TAM SAHA PRESS, YIKILMAZ BLOKSS...

17 Nisan 2026 Cuma

EKİM 2025

 

KADERSİZ, PLANSIZ İŞLER...

Kadersiz, plansız işler hayatı işgal etmişken, kaza ve kaderi sırf alınyazısı veya yazgı farzetmek kaçınılmaz musibetleri çağrıştırır. Yani herşeyi kutsal hükümlere bağlamak, din bazlı en çözümsüz ikilemdir. Diğer yandan maddi manevi muhabbetleri salt insani iradeye bağlamak ise kolaycılıktır. Bu bağlamda tüm koşullandırmalar asla kutsallık katına ulaşmayan disiplinsiz derlemelerdir. Kusurlu değerlendirmelere kapılmak ise kutlu kutsiyete zerre aldırmazlıktır. Yaradılıştan sonsuzluğa, biteviye ahirete ahıvah göndermeler içeren bu tip körleme iman, hesabı verilemeyecek yanılgıdır. Çünkü dinin esasında esamesinde olmayan kader ve kazaya tapınma sadece mevcudu korumaya ve sürdürmeye yönelik hezeyandır...

Hezimete uğrayacağını hisseden din bezirganları, düşülen yokluk ve yoksulluk girdabında, hayat dip yaptığında hemen kader algısını allar pullar. Dumura uğratan durumlar ve müzmin meseleler, kadere iman algısıyla maziye kaldırılır. Oysa bu resim, resmen dinin bitiş noktasıdır. Çünkü yaygın inanç böyle olunca  sorumluluklar biter. Yangınlar toptan yaradana bağlanır. Bu bağlanış ve bağımlılık kolay kolay bağışlanamaz. Çünkü eğer sorumluluk varsa kader yoktur. O halde kadercilik resmen sorumsuzluktur. Alışılagelen bu sınırlı sorumsuz veya sınırsız sorumlu dinsel dengesizlik feci sonu yakınlaştırır. Zaten son demde fırsat yaratıp, fıtrat ve fatalizme sığınmak, hayatı zora sokan özgür irade suçlarından bir nebze olsun kurtulmak içindir...

Her çeşit musibet insana özgüdür. Her biri bin nasihatten iyidir ve külliyen insan kudretine ve zaaflarına aittir. Musibetler, mukaddes külliyat dışlanarak kesinlikle ilahi kudrete havale edilemez. Katıyyen kutsi kurguya ihale edilemez. Çünkü dinin kitabında ve hitabında, kaza ve kadere iman yer almaz. Ama dinlerin kurgusal  yapılanmasında bulunmayan kadercilik, kurumsal yapıların en temel göstergedir. Çünkü sırf galebe çalmak için kaza ve kaderli gösteriş dini, vebali ağır suçlardan kurtulmayı anca böyle kutsallaştırır. Yani tarifi zor kader tapınması açıkça kadersizliğin tescilidir. Çünkü kader, erinde gecinde tecelli ediyorsa plansız işler nafile dayatıdır...

Dahası mevcut kader ve kadercilik imanı, yoğun kederin bertarafını kolaylaştırma adımıdır. Acı gerçeklerden kaçış hamlesidir. Ham insansı ilgidir, resmen kaçak güreşmektir ve asla atfedildiği biçimde kutsal değildir. Elbette dinsel içerikte takdir bağlamında kaza ve kader vardır. Şüphesiz kader yaşamsal düzene belli belirsiz ölçüler de koyar. Ancak işin özü maddi temelde kendiliğinden işleyen ve işleten prensipler bütünlüğüne ve bütünleyene saygıdır kader. Zaten ilimsiz imgelendiğinde hayatın öncesi ve sonrası yoktur. Salt varoluşu simgeleme vardır. İmgesel açılımında ise geçmiş ile gelecek sadece şimdiki zamandır. Yani kader var oluştur. Olay sonrası ise yazgıdır. Diğer tüm şartlanmalar baştan sona yanlış kurgu, üçten beşe boş inançtır. Kader ve kaza tamamen yaradılışa ilişkin planı ve doğanın işleyişini ifade eder...

Kader özgün yaratının kusursuz ölçülerde belirlendiği ve yaratılana dair ne varsa sonsuz zaman boyutunda özgürce gerçekleşeceği vurgusudur. Ayrıca asla dini delillere dayandırılamayacak, insan iradesi kapsamında ihtiras ve tutkularla biçimlenen bir olgudur. Dahası dinsel ve tinsel ölçekli benlik savaşıdır. Sürekli savaştayız babında hayatı çarpıtan, çap genişletme yarışçıları, kader planistleri dün vardı, bugün ve yarın da olacak. Hatta din kutsalında kesin kaydı bulunmayan bu muhafazakar muallaklığı, ebediyen muhakeme edecekler de var olacak...

İşin doğrusu kaza ve kader, işi bilmezlerin veya bilip söylemezlerin ezelden ebede her elim kazayı, kara belayı, varsıl vakayı, yoksul davayı, kızılca kıyameti, felaketi faciayı, kırımı kıyımı tanrısallaştırma yöntemidir. Günah ve vebalden kurtulmak için planlı plansız tertiplerle kurulan tektip dinsel kurgu ise resmen kader çıkmazıdır...

Sonuçta kaza ve kader imanıyla haksız zenginlikler makul görülür. Asla hak edilmeyen yoksulluk ise baştacı edilir. Böylece din adı ve namına biriken yanlışlar ilimle sorgulanmaz. Ve kadersiz, plansız işler bir güzel işler...

 

 

DEVRİMSEL FREKANS

 

Spartaküs’ten bin yıllar sonra bugün insancıl kurgu zıddına zırvalanan, mitsel insansı kuşku yerle yeksan. Karşıt devirimlerle tekleyen kalpler çok yavan. Her devrimsel frekansa tertiplenen kulp çok, kulluk kutuplu yalan. Yani dört bir yan kulpazan. Tabii ki yersen...

 

Vladimir’den bu yana devrim en şaşırtıcı frekans. Devrimler, devrilenleri olmayınca olmaz. Devirenler de. Bizzat devrimcileriyle özdeşleşen, özgürleştiren devrimler savaşlara, tüm savaşlar özgün devrimlere yol açar. Ancak sonuç daima barıştır. Fark etmez yurt cihan...

 

Trotski’den sonra her aşamada devrimlerin en zayıf halkası, zarif örgütlenmiş zoru gördüğünde çark eden şok edici fraksiyonlar. İşte o nedenle oradan vurur yok edici karşı devirimciler. Çünkü devrim, savaşçı devrimciler ve sert duruş gerektirir. Yani devrim için sertin serti toplumsal durum kaçınılmazdır. Çünkü dirençli tutum ve toplumsal eşitsizlik devrimleri vazgeçilmez kılar…

 

Ernesto’dan beri devrimler halk katmanlarını şahlandıran, emperyal düzeneğin hiper hızına keskin frendir. Devrim belirtileri görmezden gelinen, ani tarihsel patlamadır. Çünkü evlerde ve sokaklarda umut tükenince devrime çok az kişi inansa da devrim gerçekleşebilir. Yani devrimi tetikleyen unsurlar, gidişatın aksine düpedüz iyileştirici ideleri yola koyar. Ve gerçek öncüsünü bulan özgün devrimler olur. Bunu bilen karşı devirimciler ‘kolektivizm ve yıkılış’ algoritmasını her dönem günceller. Tüm dünya lehine sosyalist devrimleri böyle engeller. Ancak ‘Che’ aleyhine tek kelime edilemez…

 

Deniz’le birlikte devrime destek bilinci ve devrimci gelenek birikimi toplumda yerleşir. Devrim inancının radikal yöntemlerle arttığı öğrenilir. Kelli fellilerde devrimcinin sırtındaki parkadan korku, halkta yürekleri paralayan coşku. Hem de tüm devrimci girişimlerin devlet düşmanlığı olarak adlandırıldığı kor günlerde. Sonuç malum, etki tepki mantığıyla itibarsızlaşma beklentisinin dip yapması. Dile kolay daima pik yapan Deniz ve arkadaşları…

 

Evren katilinden itibaren her devrim inancı sakıncalı moda. Her evrede bey zadelerin türettiği kurgu skandallarla sönümleme, hain pusularda zedeleme girişimleri. Elbette devrim ve devrimcilik, mutlu katmanların katıldığı toplumsal doku değil. Soyut tetiklemelerle değil somut eylemsellik ile gelir devrim. Kutlu kehanet, teorik ihanet kıskacından kurtulanla, bilimsel geçişlerle devrimci yol güçlenir. Ve devrimlerden bir devrim yaşar bozguna uğramış toplumlar…

 

Marks dahil dünyadaki tüm devrimlerin devrimcileri, sonsuzluğu temsil eden devrimsel frekansın değişmez parçasıdır. Devinen değişimi gören oportünist bozgunculuk, şaşkın iradeyle derin stratejiler belirlemeye soyunur. Dolayısıyla toplumsal kargaşalar körükler. Böylece birleşik cephe oluşturulmamasının önü alınır. Mikro-makro milliyetçilik gergefinde evrensel krizler sertleştirilir. Lakin şartlar çok çetin olunca, dünya çapındaki devrimlerden güç alan devrimciler, olgun fikirler ve eylemlerle salt devrime odaklanır. Tıpkı Deniz ve arkadaşları gibi…

 

Bugün veya yarın kazanımı ultra emperyalizmin yıkılması olan devrimler, şaşırtıcı derecede olanaklıdır. Pekâlâ pek yakındır. Yeter ki devrimsel frekans geniş yığınlar ve nice yorumlar ile güçlensin. Ve güç olsun geç olmasın…

 

 

 

SİNSİ CİNSİ ŞATAFAT

 

Yaza, kışa ve yazıya ilişik azınlık iddiası belli, cinslik kalemi. Erlik alemi, mevcut düzen karşıtlığı ve anatomik kaos romantizmi. Aşkı yazmak ise illa ki bocalatmak kelamı...

Kalemci yazmaz irrasyonel hayata sabitlenmiş cinslikler içeren aşkları, rasyonal cinselliği. Ama çember içi aşklar, çepeçevre çapına bölündüğünde beden pi kalır. Pi sonsuzluğu yaşamak demek önce akılda. Sonra aşk aşkla yazılır...

Allem kallem bir yana eskisi yenisi iksi eksi, aşk iksirini bilmeden tınmadan hatta tanımadan tadanlar yarım yaşar aşkı sevdayı ya da hiç. Hatta her sınıftan dev aşkları aforoz ederler. Bilmişler ise tutku ve zevk çıkmazında, mülk edindiği düşüncesiyle başka bedenlerde özgürleşme ararlar. Sınıfsal keyif kıstasında kısıtlanmış cinsler, her kronik klikte cinsellikle bütünleşir. Ve makine rolüne mahkumiyet başlar. Bu tip mekanik kapışmada geleneğe sırt dönülemez. Ama ana izlekten, şiirsel örgüden vazgeçildikçe cins cinsellik etkinleşir ve aşkı eskitir...

Esrik cinsellik yaşatır eksik aşk hamleleri. Oysa yoğun emek, aşkın direnç aşka hizmetçidir. Aşk anca böyle devleşir ve modernitik ivmelenişe yelken açılır. Aşk denizine güneş doğunca, yelkene rüzgar dolar, göğe asılan starpole zirveyi parlatır ve dalgalanmalar başlar. Beden teline baştan savma değil aşkla dokundukça, lafta değil ağızda öptükçe, arafta değil bedende seviştikçe artar aşk. Azaldıkça aşk sinyal yüzde başlar ve ikiyüzlüce biter. Dağınık isyanla, değişik istemlerle anlamsızlaşır herşey. Yetmez doğaüstü değerlerle yıpranır, yıpratılır ilişkiler. Ve aşkı anlama ve tanımlama birikimi daima ertelenir...

Ertelenen sıradışı aşklarda sıradan aşıklardan olmayanlar, tarihe notu düşülen aşk düşkünlüğünü yaşar. Cins şekilde şiirsi cinselliği de. Aşk denilen dava derinleştikçe, aşka boyut kazandıran hava büzüştükçe, boynu bükük kalır memelerin. Aşk kanatlı meleklerin. Ve unutulur bir anda mazi. Yine de kana kana içilir aşk, haz yarıştıran bedenler mayışır. Yani azar azar imha edilir cinsellik. Ten uyumuyla övünenler, rutin  ritmin inceliklerine kapılır. Ve aşk imalı kavramlar, imlasız dizelerle 'üçüncü yeni' şiir dizelerinde sorgulanır.

Dizdizeyken ötelenen sinsi dizge, soyut somut ne varsa ardı sıra ipe dizer. Saf cinsellik aşka kendi aşısını zerkeder. Kaygan göçebelik, bebelikten gelen bildik içdüdüyle sarılır ovalara. Akıl oyalanır eksik giderme hırsıyla. Ve eksik gedik hazlar, mutlu aşk arayıcılarına yıllar kaybettirir. Ancak aşk sürekli usturuplu usüller sunar. Usulca tutsaklık zincirleri kırılır. Giyotine uzanır başlar ve yokoluşa kadar sürer aşktan ölüm. Öyle ki 'her ölüm erken ölümdür'. Kalem bitkin kelam bitkinken erken boşalır akıl ve ölünür...

Acemi aşıklar aşk virajını dönemez. Uçurum korkusuyla aşk, sırf varlığın devamı için cinsellikle tamamlanır. Yani cins bir tanışıklıktır aşk debelenmesi. Ve aşk neferi Şahmeri kaderini Firdevs ile Gördes'te bulur. Sonuçta göze mana, göle maya, çileye devadır aşk...

Özünü tanımadan aşkı cinsellikte bulan cinslik, hücreleri yenileyen veya öldüren bir metafordur. Oidipus esareti cinsel sahiplenme, açlık doyurma, çoktan seçmeli boşluk doldurma yaratsa da tinsel ve tensel arınma gerçekleşmez. Aşk, haz ve tutku girdabına giriş, gelişme ve sonuçtur. Sonsuz aşkı yaşatan cinsellik körelince, aşkı erotizmle kavrama, aklı kavramlar yerine karartma geceleriyle paylama başlar. Bu kısmen anonim tabulu karanlıkta resmen çıplak kalmadır...

Kaldı ki sımsıcak ten, soğuk çeliğin keskin yüzüyle öpüşünce, suç ve ceza kapsamına giren ne varsa dört bir yana sıçrar. Tavında dövülmüş kor demir, kabuk bağlamış yaraları yeniden dağlar. Ve şehirde tek bir yaprak kıpırtısız kalana dek ölüm kalım savaşı sürer. Ta ki can bedende kolay kolay soğumayana kadar. Zaten aşkın doğal uzantısı ve platonik uyarısı, bol girintili ve çıkıntılı platformda, bozuk plak halidir. Çok katmanlı ama tek anlamlı kavrayış zaafı, özellikle zarif duyguların hırpalanmasıdır. Bu durumda tinsel ve tensel varoluş, durduk yerde cinsel çağrışımların kucağına itilir. Yani yaşama dahil edilen başta pek sakıncası görülmeyen tavır, tava gelmenin ötesinde geri dönüşsüz sürgün demektir...

Bu yabansı sürgünün bireysel ve eylemsel sürümü ise cinsi latife sarfı ve sinsi cinselliktir. Bu ters akım yazgı aşkın zalimi ve katili olma cinsleşmesine dek gider. Ve yoz yobaz yargı, çoğunluk iddiasıyla erlik kalemi kırılana, dünya alemi aşka düşman edene dek sürer...

Kalemkar deli divane aşkla, kelama kelam katar sıralar; aşkı yaşamak da var cinsellikte bocalamak da var. Ya da tersi. Yani ne kadar aşk o kadar cinsellik işte o kadar...

 

 

 

 

Pİ SAYISI PİR SAYGISI

Rasyonel hayat sabiti, sonu yeni başlangıçlara çıkan yollarla netleşir. Bu dairesel döngülerin her biri kutlu aşk içeren yolculuktur. Çember çepeçevre çapına bölündüğünde ise elde kalan pi sayısı, pir saygısıdır. Çünkü yol, yolun değerini bilen yoldaşlarla gidilir...

Mesele salt gitmek olsa yol herkesle gidilir. Ancak denizden ağaç denizine yolculuklar idenin olgunlaşması, yolun felsefi temellerinin atılması içindir. Yani kavramların kavranması içindir. Bir sıra tek mısra poetik sırrın ünlenmesi içindir. Bu yüzden yoldaşlık önemlidir. Yol yordam gözetmeyen, dilde ve kalpte özümsenmeyen sentetik sentezcilerle yol gidilmez. Bunlarla çıkılan yolculuklar diyalektik mantıkla güncellenemez. Zaten her durumda dünya düaliteyi yaşar. Ve düalizm için dünya ötesi bir cennet veya cehennem gerekir. Bu değişik zamanlarda üst akılla çeşitlenen ve çeşitli argümanlarla zenginleştirilen realiteden kaçıştır. Böylesi her öğreti ortaklaşmacı boyuta evrilemez sadece savunma refleksini zayıflatır. Haliyle ortak yarar anlayışı da unutulur gider...

Unutulmaması gereken trajikomik traş, irrasyonal aforizma; “Neoklasik ekonomi düşüncesinden epistemolojik bir kopuşu temsil eden heterodoks yaklaşım, günümüzde giderek ön plana çıkan davranışsal ekonomi ve nöroekonomi gibi alanların da etkisiyle daha fazla önem kazanmaktadır.” farazasıdır. Hayat bazen bu döngüsel sörf artığı ve benzerleriyle evrene sabitlenir. Falan feşmekan fikri sabitlik zor geçen kirli paslı günleri yaratır...

Eksik yaratı yoğun karartı güzergahında yola koyulanlar resmen ölüm kalım savaşına endekslenir. İşte o zaman iki yüzü de keskinleşir yaslı şehrin. Yollar tutulur, ide unutulur, yolculuk zorlaşır. Haliyle yoldaşlık da yozlaşır. Yine de irrasyonal çembere sabitlenen yollara vurulur ister istemez. Ama daha ilk etapta tuzaklar kuruludur. Kulvarlara siperler kazılıdır. Gözaltılar kasıtlıdır. Ve çanlar canlar için çaldıkça çalar...

Çalıntı hayatlarla çekişmenin değişmezi pi sayısı, pir saygısıdır. Hayata sabitlenen bu kararlılık bozulamayınca, çatkapı bozguncular çaresiz bozuk pusulayı parlatır. Çünkü kor ateşe yakışan, ateşsiz silah ustalığıdır. Bu nedenle uslara acı gerçeği  küsküleyecek belgeler, kurtarılmış bölgeler ve kutsanan gölgeler asılır. Artık her yolculuk çıplak kının içinde belde tutulur. Tutku daimi ama can tatlı, can pahallıdır. Bu can pazarında bıçak sırtı gidilen yol ise salt ölüm kalım savaşıdır...

Her ölüm kalım savaşında herkes kendisidir. Kendisi herkes olanlar ise esir kampına tabidir. Hayat denen özgün yolculukta sıcak savaş yaralısı, soğuk savaş davalısı, barış sevdalısı gönüllere yayılan bir damlacık umut varsa eğer bu dairesel döngüde o da kaybedilir. Kendini kaybedenlerin aklında kontrollü öfke nöbetleriyle gelişen, can bedenden çıkmayana unutulamayan anılar kalır. Elde kalan, kökünden halletme faslına özlemdir. Elde iki, bir faslından pir saygısından katlanılan ölümcül yol özlemi bazen santimle de olsa canlı hayatın önüne geçer. Böylece sanı ve kanı ile katmerlenen kirli paslı günler, günü gelir bir güzel temizlenir.

Pi sayısına pir saygısına şartlanılan dairesel döngü, içgüdüsel ideal somutlaştırma yolculuğudur. Yolun sonu kızılca bahar, teğet geçilen uçurumunun dibi meteor oratoryosu. Yosun tutmuş taş metinlerde tanımlanan ideolojiler çok boyutlu. Rasyonel hayata sabitlenen yollara göğün imzası...

Dairesel döngüye sabitlenen yayık dünyada çaplı kayıp belli; pi sayısı pir saygısı...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DEVRİMİN ALFABESİ

Bir devrim-karşıt devrim kitabı okumadan, eylemsel dinamik içinde olmadan, devrime inanmak ve sömürüsüz toplum ütopyasını hayata geçirmek büyük hayaldir. Hele ki vahşi kapitalizmin kol gezdiği yeryüzünde devrim yapanları, devrimin kitabını yazanları yok sayarak yeğlenen teorisiz pratik daha büyük hayalciliktir...

Çünkü kapitalizm onlarca yıldır dünyaya salgın hastalık gibi yayılmış, insanlığı tehdit eden bir beladır. Eğer insanlığın mutlu bir geleceği olacaksa mutlaka kapitalizmden kurtulunmalıdır. Kapitaliz devrilmeli ve yenilmelidir. Bilinmelidir ki kapitalizmle gelen emperyalizmle gider...

Aslında kapitalizmin gelişmesi, işçi sınıfından olanların veya sayılanların çoğalmasına koşut vahşice sömürülmesiyle mümkündür. Hatta bu sömürü odaklı gelişme kendini yok edecek bir sınıfı yaratana dek sürer. Ancak bekleme modunda tekdüze davranılarak, mevcut sistemin sürmesi gittiği yere kadar argumanıyla desteklenirse devrim gecikir. Bu çetrefilli atmosferden çıkışı sağlayan, kapitalizmin yıkıcı ve yokedici ilerleyişine dur diyen devrimler ise örgütlü veya örgütsüz sınıf hareketlenmelerinin ürünüdür. Yani devrim yeni bir ileri toplumsal düzeni etkin ve hakim kılan tarihsel süreçtir. Bir şekilde mücadele şart ve başlamak gerekir...

Ayrıca eşitsizlik üreten her düzen ve bozuk düzeni şirinleştirenler oldukça devrim kaçınılmaz gerçekliktir. Tüm ezilenlerin de en doğal hakkıdır. Toplumsal ve tarihsel zorunluluktur. Tarihi akışta emperyal düzenekli duraklamalar peydahlansa da kesintisiz devrim iddiası daima vardır. Çünkü katlanılabilir kapitalizm bile asla ortaklaşan bir düzen kurmaz...

O halde devrimden asla kaçılamaz. Çünkü her devrim, günü gelip herkesin devrimci olmasıyla olasıdır. Aksi halde kapitalizm herşeyi siler süpürür. Yani herkes işin içindeyse, mücadelenin tam merkezindeyse devrim olanca hızla gerçekleşir. Tertiplenemeyen ve tektiplenemeyen toplumsal dalgalanmalar da devrimci mücadeleyi büyütür. Devrimin yükselişe geçişini sağlar. Devrimci cepheyi genişletir. Bu arada mevcut düzenle hesaplaşma keskinliği kaotik bir ortam yaratsa da bu süreci kısa sürede aşmaya, yoldan sapmazlık ve direnç yeterlidir. Devrimin sürdülebilirliğinin en akılcı yolu da budur...

Akla ve mantığa uyan devrim, aşağıdakilerin basıncıyla yukarıdakilerin çözülüşüyle yeni bir devlet aygıtının kurulmasına dönük ivmelenmedir. İlla ki toplumsal enerjinin boşalmasına yön veren evrim bilincidir. Diğer yandan egemen sermaye kapitalizmi geliştirdikçe salt burjuva devrimlerini öğütler ve örgütler. Sosyalist devrimi bertaraf etmenin yegâne yolu budur çünkü. Bu uğurda tüm yolları dener. Özellikle olanaksız ve hiç gereksiz önermelerle toplumsal dinamizmi alt üst etmeyi sınar. Bu işin aleni sırrı ise coğrafyalara dini, etnik ve mezhepsel çatışmalar satmaktır.

Egemen güçlerin tekelindeki sömürü sistemi, sınıfsal temeldeki köklü dönüşümleri ve değişim isteklerini böyle kırar. Devrimci duruş ise nesnel duruma göre gelişen, konjonktüre uygun birleşmeyi, ideolojik ve sosyolojik tamlanmayı önceler. Ve böylesi bir içerik kazanan devrimci yapı, öznel ve nesnel koşullara uygun yepyeni perspektifler sunar. Bu yüzden kapitalizm, bir şekilde sözünü geçirdiği katmanların olası devrime bilinçli destek sunmasını türlü yöntemlerle denetler, faşizan baskılarla engeller.

Tüm baskılara ve engellemelere karşın ezilen ve sömürülen geniş kitleleri, toplumları ve dünyayı devrimle buluşturmak kendini devrimci görenlerin başlıca görevidir. Bu salt devrimci değil bizzat devrim, devrimin ta kendisi olmakla olasıdır.

Olmaz denilen olunca kapitalizm kıskacında, emperyalizm sarmalında devrimci enerji birikmesi normal realitedir. Bu enerji yüklemesi olabildiğine artar, nicel ve nitel büyüklüğe ulaşır.

Kapitalist düzenek her ne kadar milli diktacı taktiklerle, yerli işbirlikçi kalkışmalarla devrim hattının gazını almaya çalışsa da fayda etmez. Anca devrimi biraz öteler. Eninde sonunda devrim patlar ve tam teslimiyetçi düzen yıkılır. Tam bağımsız düzen kurulur...

İşte tam burada devrim kavramını, içsel kargaşa yaratmadan ele almanın yolu bulunmalıdır. Bu formül yönetilebilir bir devrim gerçekleştirilmesidir. Çünkü tarihe geçmiş insanlığın kurtuluşuna dair tüm devrimler bir sınıf diktasını yıkıp bir başka diktatörlüğe sert geçiştir. Veya yumuşak zemin hazırlamaktır. O halde günün sol gerçekliği 'tavizsiz demokratik devrim' tezi üzerinde çalışmak olmalıdır.

Devrimin alfabesini bilenler, mutlaka dünya pratiğine uyacak bu tez ve benzeri çalışmalara eğilmelidir. Çünkü makaleler yazılır, kitaplar yazılır, 'Devrimciler ölür ama devrimler durmaz sürer'...

 

 

 

 

FUTBOL ÇAĞININ ÇAĞRISI

Bu anlatının özü yine Kanarya ötemedi, gine Aslan kükreyemedi, gene Kartal uçamadı, kene Pirhana koparamadı bağlamında, işler yolunda gitmiyor vurgusu değil. Açıkça futbol üzerinden yapılan vurgun dayatısı da değil. Faşizanca davranmaktan hiç çekinmeyen bir yapının ifşası da değil. Yalancı, yabancı tanık iftirası da değil. Bu anlatı bir bakıma, futbol tanrısının işe yaramazlığına acil tepki. Göz görür ve yürek dayanmaz dürtüye gönüllü katkı...

Dünden bugüne çığırından çıkarılan futbol oyununda futbol topu yuvarlaktır. Çağın net çağrısına uymayanlar da emre amade hakemler de. Hatta her defasında çılgınlaşan futbol, bizzat yükselen faşizmin karanlık yüzüdür. Çıldırmışçasına çapsızlaşanlar da yüzsüzdür, çağdıdışı üç fe-ciler de. Zaten beklenen felaket bastırınca, kara maskeli oligarklar futbol vasıtasıyla toplum katmanlarını hizaya çeker. Bu arada beter eksiklikler ve doymaz ilkellik yeşil sahalardaki keşmekeşin içine gizlenir. Yani sos sinyali veren mevcut sistem, futbol aracılığıyla bir güzel soslanır. Oysa sistem bozuktur. Futbol da bozuktur, hakemler de. Hele ki hakimler de...

Havanda su döverek çağın tersine cakalanan faşizan sulta, önce kulüpsel suskunluğu kurumsallaştırır. Sonra toplumsal öz değerleri hissettirmeden törpüler. Geniş kitleler sahalarda egemenleştirilen egzotik havayla, estirilen aşırı gerilim ve keskinleşen ruhsal fukaralıkla dizayn edilir. Kuşatılan karşıtlar açıktan kapalıya kontrol altına alınır. Bu arada kontrolsüz şiddet kullanımı ve yüksek fanatizm tüm mevzileri kuşatır. Cepheleri saran delirtici dejenerasyon yeni nesilleri ehlileştirir. Haliyle futbol estetiğine hiç yakışmayan içgüdüsel kamplaşmalar da yeni futbol oligarşisini yaratır...

On yıllardır hiç de keyif vermeyen formatla sahnelenen futbol oyununda daima çığırından çıkmış tribünler yeğlenir. Yani faşizmin gölgesinde, futbol görsel şölen olmaktan çıkarılır. Bu arada toplumsal muhalefet öncülüğüne soyunanlar orta saha civarında oyuna gelir. Dandik kararlar katlanır, sandık kuraları kurslanır ve düdük asılır. Neredeyse asılma pahasına günlükler tutulur. Geleceğe borçlu kalmamak için futbolun kitabını yazanlar bile 'önümüzdeki maçlara bakacağız' diyerek faşizmin otağında skor yarıştırır. Böylece futbol sokak hiyerarşisinin belirlediği dönemlerin bile çok gerisinde kalır...

Klasik anlatıları okumayanlar hatta kendi yazdığını dahi okuyamayanlar, kolpa kondurmalarla yetinir. Yetkililer futbolun kitabını tersinden okur. Zamanla kullanılması gereken sportif dil, faşizan dile yakınlaşır ve yaygınlaşır. Yani faşizm çağdışı çığırtkanlıkla futbola sığınan kesimleri, kör karanlığın çağrısına hapseder.  Fener söndüğünde faşizan kurallar kıskacında kıvrananlar, futbolun evrensel değerleri ve temel ilkelerinden kopar. Ve meşin yuvarlak teker tokmak demir kapıyı geçer. Zaten futbol anarşistleri ve kötücül futbolistler için önemli olan çağın tüketilmesi kolaylığıdır. Resmiyet rahatlığıdır. İhanet hoyratlığıdır...

Futbol oligarkları oyunun neyi varsa neyi yoksa, yok pahasına yağmalamak için çıldırır. Bu yağmacı sistem sorumsuzlarının sonu oyuna gelmektir, ayağa düşmektir. Kale kapıdan içeri ayak topu sektirenler böyle giderse gün gelir dip sarmalında sağılıp alt kümeye gider. İtaatkar hakemler kündeye gelir. Tatminkar olmayan kararlar veren hakimler özellikle tarihi günceye girer...  

Gireni çıkanı bir yana yerli ve milli arasında bocalayan futbol çağının dipnot çağrısını önemsemek için biraz süre var. Uzunu kısası, uzatmalar oynanırken çağın çığlığına kulak tıkayanlar da var. Varoğluvar da çığırından çıkarılan futbol oyununda top yuvarlak. Dört köşe ve plastik sananların aklına taslak ise futbol çağının çağrısının özü. Özlenen Kanarya bir kere daha ötemedi diye başlar önsöz. Ve diğerleriyle devam eder...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÖMRÜN DENİZ OLSUN DENİZİM

Deniz kızım, deryam Denizim, iklim buhurum, ilkim dengim, ilgim derdim, uğurum umudum, Ekim üçlemem ömrün Deniz olsun. Çöl çorak okyanusumun Denizi, doğduğundan beri dileğim belli; zaman su gibi aksın, ömür bir çırpıda geçsin, termin çöksün, derman kalmasın ama Deniz hep kalsın. Deniz kızım, bembeyaz kumaşa minnacık ve cıscıbıl sarılmayla başlayan öykün uzun sürsün. Hiç bitmesin. Hayat perdesine üflenen nefesin asla dara düşmesin. Deniz kızım darağacına çekilse de ömrün onurunla yaşayasın. Ömrüm, çok yaşa...

Malum an gelip çattığında adım gibi biliyorum; Deniz canda, Deniz akılda, Deniz yürekte yaşayacak. Elbette yanar döner sahneden sessiz sedasız  çekilebilmek çekilir dert değil. Deniz kızım bil ki hatrına, hiç çekinmeden sonsuzluğa çekilirim. Sırf senin için ölümden korkmadan, ölümüne ölümsüzlüğe yürürüm. Efeler gibi. Son yolculuğum yanma pahasına masmavi gökte parlayan güneşe. Deniz kızım çoğlu çoğulu, eğrisi doğrusu kalan ömrün Deniz olsun. Ekimden diğer ekime asla durma devamlı çağla. Varol, çok yaşa...

Çağ açan Denizim, doğduğun gün bugün. Tan yerini ağartan, yalınkılıç ufka seğirten hırçın dalgalara ver sırtını. Kızım Denizim kızma, yitirme umudunu asla. Kutlu inancını katiyyen kaybetme. Yarınları çalanlar çoğaldıkça diren. Güneşi lekeleyenler ecel şamarını yiyene dek, Atana yakışanı yaşa. Denizim çok yaşa emi. Çok...

Artık biliyorsun Deniz kızım, pederpanın dara asılana, ceryana çarpılana, son soluğunu verene dek durulmaz. Çarpar yüreği sadece senle. Gün güne eklenir, gözüpek yüreklenir, sus telkinine ayaklanır daima. Uyumaz uslanmaz. Bilirim ki son etap etik yarışı, güncel etkisi sonsuzluk. Soylu kızım isyanım soysuzluğa. Tek gerçek bu, gerisi kocaman yalan. Daha nice gerçekle yüzleşeceksin Deniz kızım, o yüzden en azı yüz yıl yaşa. Ömrün deniz olsun, okyanusu yaşa...

Hayatımı sahici kılan Deniz kızım, denizaşırı da olsa buz tutan yüreğimi kavurur şahlar şahı. Şahmeranım kızım kör bıçak gibi göğsüme saplandın bir kere. Çekip çıkarmam. Göksel öğütücü, tohum serpilen mevsimi, Ekim üçünü sayende filizlendirdi. Deniz kızım, şavkın şanıma vurdu. İyi ki doğdun tekerlemesi kulağıma duygu seli. Şarkın kızıl toprak ve güneş tenli yaprak güzellemesi. Dinledikçe dinleniyorum hayatımın  rumuzu, sen çok yaşa...

Ekim devrimi güncesi Deniz kızım, Deniz devrimdir tek başına. Doğum ile ölüm arasına sakın sıkışma. Lakin limon gibi sıkılma. Tılsımlı gün batımlarına inat, inatçı dalgalarla bütünleş. Can dayanmaz, gökkubbeye asılan gökkuşağının renklerini iyi seç. Canımsın canıma cana, gurbetçi kuşlar gibi özgür kal. İlelebet özgürlüğe uç, devrimci gibi yaşa...

Deniz kızım, kara yalazlı siluetler tırpanları varoluşçu isyanlara çaldığında, sen insancıl türküler söyle. Umuda sarkan zalimlerin zulmüne sitem gönder. Gönderde dalgalanacak olan belli. Asla korkma. Ardında giz değil, sonsuza kalıcı iz bırakan eylem kuşunun kanadında kal. Yarensiz olmaz elbet yaman çelişkilerle boğuşmak. Çekinme ılıman serinlikten, kızıl ateşi tut elinden. Deniz kızım adamsın benden fazla, bir yakadan karşı yakaya el heykelli adayı kucakla. Bırak kızgın güneş denize doğsun kızım. Ben senin yerinede ölürüm, sen yeniden doğ bin yaşa...

Can kızım, Denizin doğduğu gündür günlerin getirdiği. Sen yeryüzünde güneşin tutulduğu günleri de yaşa. Çünkü bitmeyecek kesinlikle devasa kavga. Ben bitiremedim sıra sende. Bitirmeyi dene. Unutma bitmeyen kavga neredeyse yol da yolculuk da oraya. Asıl olan varlık nedeni ile yokluk nedeni çakışması Deniz kızım. Var git bildiğince, gözlerin çakmak çakmak çok yaşa...

Deneyim en bela dost Deniz kızım. Onca yılın en hazin birikintisi, en yalın beklentisi karadan denize ulaşmak. Denizden göğe varmak. Bir kalemde okyanusları geçmek. Densizlere nispet, Deniz ile sonsuza koşullanmak. Yani Deniz kızım, Deniz olmak tüm uğraşı. Derdo kızım, kor demir kör duvar çıkmazında ellere dillere kelepçe vurulsa da 'Deniz koptu geliyor' olsun tek parolan. Deniz kızım, adıma yazılan son deneyim son ikilem. Ekim üçlemesine hazırım şimdiden 'ben koptum gidiyorum' yeni davam. Ben diyeyim en ala dostum Deniz kızım. Sen varol, çok yaşa...

Aslım yaslım, elim dilim,  iklim buhurum, ilkim dengim, ilgim derdim, umudum uğurum, ekim üçlemem mai gökten üç ömür düşsün adına namına. Her biri bin ömür. Ömrüm nurum, çoğlu çoğul milyon yaşa. Ömrün Deniz olsun Deniz kızım...

 

 

ÖYKÜCÜ ÖYKÜ OLURSA

 

Bir öykü kitabında özenle karmapolit öyküler okumak, inanılmaz ama öylesine geçen giden zamanı bile durdurabilir. Hele ki öykücü ve okuru aynı kişi olunca mesele bambaşka merhale. Hatta Sütlü Kahve eşliğinde çıldıran ateş dondurur sıralı öyküleri. Akıl şaşar. Nirvana denizinde eriyen buzdağları ise yakar ciğeri. Göz bakar. Böylece kaale alınabilir ve kolay anlaşılır bir karmapolitan makale yazmak da çok zorlaşır...

Anlaşılan, kısa roman havasında öyküler yazan, mistik rüyalar çelebisi öykücünün yazın seyahati epeyce sürecek. Elbette bu kutlu yolculukta öykücü denen, kutsallığın ayak izlerini takip eder. Kutsallık atfedilen kitabın manasını, mabetlerin tılsımını çözümleyene dek sürer edepli ediplik mücadelesi. Zaten öykücülüğün özü ölümsüzlük suyunu bulmak ve kana kana içmektir. Parodik çalkantılar sarmalına savrulunca akıl, evliya derecesinde sabır göstermek üslup gereğidir. Üstadlık ise evladiyelik anlatı sağanağında mitolojik değerler ve doğaüstü olaylara duyulan hayranlıktır. Zaten peyderpey hayata geçirilmesi gereken günceler çoğaldıkça öykülerle cebelleşmek kolaylaşır. Ancak yine de öykücünün işi zor...

Görünen, devamı gelecek uzun öyküler veya öykülerden kısa roman yazacak öykücünün kitabına mükkem makamda olmada da bir makale yazılabilir. Zor veya kolay ancak yapısal ve yazınsal türevi pek bulunmayan öykülerde, kahramanların çoğunun göç eksenli arayışlarla yaşama tutunmaya çalıştığı bir gerçek. Her birinde klasik öyküler sınıyor öykücü. Dışa dönük minimal ayrıntıların üzerine modernist sıradanlıkla gidiyor. Gidişat sahici ve anlaşılır olmanın ötesinde maksimum ötekileşme içeriyor. İçsel sorgulamalar bu yüzden anlatıların özüne katılıyor. Sanki bilinçaltı öykücülüğü girdabında öykücü işleniyor. Eğer yapbozun parçaları akılcı işçilikle birleştirilirse ortaya çıkacak olan kısa bir hayatım roman. Bu yadırganabilir belki ama kesik umutlu yabancılaşma düşlere rahat vermiyor. Zihne çakılan da hayal ve gerçek arası kasıtsız kesitlerin karması. Yani akılda iz bırakan, bilincin aldığı veya algıladığı büsbütünlük ambiansı. Öykülerin büyüklüğü veya romansının kısalığı değil...

Ulaşılan son değer veya değmez ama dile ve damara dokunan parçalanma kaygısı. Kaygısız abdal öykücüyü kendiyle kavgalı öykülerle buluşturuyor. Öyle ki dünya dışı bağlantılar, olanaksız akışlar ve nesnel sezgiler öykücünün anlık saptamalarını biraz etkisizleştiriyor. Anlamsız tasarımlar sanki uzun öykülerin içinde vasfını kaybediyor. Kısacası öykücü, yalnızlığın yediği vasıflı vasıfsız insanları bitiş noktasına getirip başlangıcı sorguluyor. Bir biçimde kaybedenlere bilinçdışı yolculuklar hazırlayarak sonsuzluğu sorgulatıyor. Yani koşullu gerçekliği düşsel fantezilerle süsleyerek yaşanmazı içselleştiriyor. Hatta öykücü, öykülerin tamamında boşa öykünülen evrenlerde, birilerinin etrafında pervane olan gölgelere zamansal atlayış rotası belirliyor. Belli belirsiz yol tarif ediyor. Yani öykücü, unutulmaz olaylara farkındalık ve farklılık boyutunda olur veriyor. Bu onamayla olay mağdurlarını onurlandırıyor...

Gözlenen, öykücü gözettiği savlarla ve özlediği kavramlarla inatlaşma ve oynaşma içinde. Kimi sezgilerle baştan savar biçimde kaynaşma derdinde. Bu nedenle bilinç akıyor akıyor ve bölük pörçük ilişkiler öykülerle öykücüyü aynı panelde buluşturuyor. Ve öykücü paralel dünyalara yönlendirilen umarsız ve umursamazlara yön kaybettiriyor. Sanki deneyimlenen öyküler bir süre başıboş bırakılıyor. Ancak öyküler, açıktan açığa dizginleme yöntemi uygulanmadığı halde bir anda görsel güzelliğini gizleyen sentezci bir forma giriyor. Öykücü dizim ve dizin sorunu yaşayan bu yaratım sürecine pek müdahil olmuyor. Nirvana çarpıtması yapmayan bir kararlılığa bürünüyor. Ve dağılmış öykülere dalgınlıkla dalmış izlenimi veriyor.

Dahası öykücü, öykücü olmak yerine öykülerin içsel derinliğinin sessiz sesi olmayı yeğliyor. Öykücü bizzat öykünün kendisi oluyor. Bu okurun öykülere odaklanma sorununu artırsa da biçimsel varoluş tam da böyle. Öyküsel doku gerekli gereksiz dokunuşlarla, öykücüyü haklı çıkaran yapıya dönüşüyor. Zaten öykücü, öykülerin vasat roman anlatısıyla yetinmeyip sırf çarpıcı, alaycı ve kalaycı sesleri duyurmak için araya girenlere sırlı ayna tutuyor...

Tutturulan kıvamlı romansal ayrılık, ayrı ayrı öykülerde düğümlenen aynılık ve aykırı öykücünün elinde tam bağımsızlık. Başka ne duyumsatıyor derken öyküler durduk yerde duygusallığa yenilip baştan çıkarıcı havaya evriliyor. Böylece isimsiz bir öykücünün isimli cisimli öykülerine sahip çıkmak okurun mahirliğine kalıyor. Bu metazori sahiplenmeyle birlikte, uzun anlatım ve kontrolsüz tanıtımlarla kırılma ve kopma noktasına gelen izlenmesi zor öykülerde zaman sıfırlanıyor. Anlatısı ve anlatıcısı pek önemsenmeyen bu öykülerde öykücü zamanın erişilmez hızıyla ve herşeyle alay eden erişkinliğe ulaşıyor..

Belki de herdem yazdıklarıyla kınanan karmapolitan öykücü, uzun öykülere serpiştirdiği usturuplu ulamalarla yazınsal yolculuğunu kurtarıyor. Veya karmakarışık ve de altüst edilmiş hayatın üstesinden geliyor. Etik kapışmalar çerçevesinde daima özgürleşme peşinde koştuğunu vurguluyor. Beklentilere koşut boyunduruktan kurtulmanın tatlı bela ögelerini sunuyor. Öyküleri kuşatan manifesto düzeyinde sunular, politik kargaşalardan beslenen kısmet ve kıyamet ufuklu geleneği de sorguluyor. Sanki uzun öykülerin her birinde ileri sürülen soyut ve somut örneklemeler sırf eksen kaymasını önlemek için...

Öykücünün gölgesine sığındığı nirvananın etkisi, eksisi artısı bir yana, öykülerin karmapolitan tavrı  kayda değer. Diğer kayda geçirilmesi gereken hassas durum ise öykücünün bizzat öykü olması...

Peki, öykücü öykü olursa veya öyküler öykücünün inisiyatifinden çıkarsa n'olur? Cevabı öğrenmek ve bilmek için mutlaka herhangi bir öykü kitabından kararında karmapolit öyküler okumak gerekir. Okudukça pek istenir düzeyde olmasa bile bir karmapolitan makale yazmak kolaylaşır...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

HER YAZ YAZI FUARI

  HER YAZ YAZI FUARI Park köşelerinde çadır gölgelerine park eden her yeni fuar, yazın gelişinin müjdesi artık. Her yaz yazı fuarı, açık h...