KADERSİZ,
PLANSIZ İŞLER...
Kadersiz,
plansız işler hayatı işgal etmişken, kaza ve kaderi sırf alınyazısı veya yazgı
farzetmek kaçınılmaz musibetleri çağrıştırır. Yani herşeyi kutsal hükümlere
bağlamak, din bazlı en çözümsüz ikilemdir. Diğer yandan maddi manevi
muhabbetleri salt insani iradeye bağlamak ise kolaycılıktır. Bu bağlamda tüm
koşullandırmalar asla kutsallık katına ulaşmayan disiplinsiz derlemelerdir.
Kusurlu değerlendirmelere kapılmak ise kutlu kutsiyete zerre aldırmazlıktır.
Yaradılıştan sonsuzluğa, biteviye ahirete ahıvah göndermeler içeren bu tip
körleme iman, hesabı verilemeyecek yanılgıdır. Çünkü dinin esasında esamesinde
olmayan kader ve kazaya tapınma sadece mevcudu korumaya ve sürdürmeye yönelik
hezeyandır...
Hezimete
uğrayacağını hisseden din bezirganları, düşülen yokluk ve yoksulluk girdabında,
hayat dip yaptığında hemen kader algısını allar pullar. Dumura uğratan durumlar
ve müzmin meseleler, kadere iman algısıyla maziye kaldırılır. Oysa bu resim,
resmen dinin bitiş noktasıdır. Çünkü yaygın inanç böyle olunca sorumluluklar biter. Yangınlar toptan
yaradana bağlanır. Bu bağlanış ve bağımlılık kolay kolay bağışlanamaz. Çünkü
eğer sorumluluk varsa kader yoktur. O halde kadercilik resmen sorumsuzluktur.
Alışılagelen bu sınırlı sorumsuz veya sınırsız sorumlu dinsel dengesizlik feci
sonu yakınlaştırır. Zaten son demde fırsat yaratıp, fıtrat ve fatalizme
sığınmak, hayatı zora sokan özgür irade suçlarından bir nebze olsun kurtulmak
içindir...
Her
çeşit musibet insana özgüdür. Her biri bin nasihatten iyidir ve külliyen insan
kudretine ve zaaflarına aittir. Musibetler, mukaddes külliyat dışlanarak
kesinlikle ilahi kudrete havale edilemez. Katıyyen kutsi kurguya ihale
edilemez. Çünkü dinin kitabında ve hitabında, kaza ve kadere iman yer almaz.
Ama dinlerin kurgusal yapılanmasında
bulunmayan kadercilik, kurumsal yapıların en temel göstergedir. Çünkü sırf
galebe çalmak için kaza ve kaderli gösteriş dini, vebali ağır suçlardan
kurtulmayı anca böyle kutsallaştırır. Yani tarifi zor kader tapınması açıkça
kadersizliğin tescilidir. Çünkü kader, erinde gecinde tecelli ediyorsa plansız
işler nafile dayatıdır...
Dahası
mevcut kader ve kadercilik imanı, yoğun kederin bertarafını kolaylaştırma
adımıdır. Acı gerçeklerden kaçış hamlesidir. Ham insansı ilgidir, resmen kaçak
güreşmektir ve asla atfedildiği biçimde kutsal değildir. Elbette dinsel
içerikte takdir bağlamında kaza ve kader vardır. Şüphesiz kader yaşamsal düzene
belli belirsiz ölçüler de koyar. Ancak işin özü maddi temelde kendiliğinden
işleyen ve işleten prensipler bütünlüğüne ve bütünleyene saygıdır kader. Zaten
ilimsiz imgelendiğinde hayatın öncesi ve sonrası yoktur. Salt varoluşu
simgeleme vardır. İmgesel açılımında ise geçmiş ile gelecek sadece şimdiki
zamandır. Yani kader var oluştur. Olay sonrası ise yazgıdır. Diğer tüm
şartlanmalar baştan sona yanlış kurgu, üçten beşe boş inançtır. Kader ve kaza
tamamen yaradılışa ilişkin planı ve doğanın işleyişini ifade eder...
Kader
özgün yaratının kusursuz ölçülerde belirlendiği ve yaratılana dair ne varsa
sonsuz zaman boyutunda özgürce gerçekleşeceği vurgusudur. Ayrıca asla dini
delillere dayandırılamayacak, insan iradesi kapsamında ihtiras ve tutkularla
biçimlenen bir olgudur. Dahası dinsel ve tinsel ölçekli benlik savaşıdır.
Sürekli savaştayız babında hayatı çarpıtan, çap genişletme yarışçıları, kader
planistleri dün vardı, bugün ve yarın da olacak. Hatta din kutsalında kesin
kaydı bulunmayan bu muhafazakar muallaklığı, ebediyen muhakeme edecekler de var
olacak...
İşin
doğrusu kaza ve kader, işi bilmezlerin veya bilip söylemezlerin ezelden ebede
her elim kazayı, kara belayı, varsıl vakayı, yoksul davayı, kızılca kıyameti,
felaketi faciayı, kırımı kıyımı tanrısallaştırma yöntemidir. Günah ve vebalden
kurtulmak için planlı plansız tertiplerle kurulan tektip dinsel kurgu ise
resmen kader çıkmazıdır...
Sonuçta
kaza ve kader imanıyla haksız zenginlikler makul görülür. Asla hak edilmeyen
yoksulluk ise baştacı edilir. Böylece din adı ve namına biriken yanlışlar
ilimle sorgulanmaz. Ve kadersiz, plansız işler bir güzel işler...
DEVRİMSEL
FREKANS
Spartaküs’ten
bin yıllar sonra bugün insancıl kurgu zıddına zırvalanan, mitsel insansı kuşku
yerle yeksan. Karşıt devirimlerle tekleyen kalpler çok yavan. Her devrimsel frekansa
tertiplenen kulp çok, kulluk kutuplu yalan. Yani dört bir yan kulpazan. Tabii
ki yersen...
Vladimir’den
bu yana devrim en şaşırtıcı frekans. Devrimler, devrilenleri olmayınca olmaz. Devirenler
de. Bizzat devrimcileriyle özdeşleşen, özgürleştiren devrimler savaşlara, tüm
savaşlar özgün devrimlere yol açar. Ancak sonuç daima barıştır. Fark etmez yurt
cihan...
Trotski’den
sonra her aşamada devrimlerin en zayıf halkası, zarif örgütlenmiş zoru
gördüğünde çark eden şok edici fraksiyonlar. İşte o nedenle oradan vurur yok edici
karşı devirimciler. Çünkü devrim, savaşçı devrimciler ve sert duruş gerektirir.
Yani devrim için sertin serti toplumsal durum kaçınılmazdır. Çünkü dirençli tutum
ve toplumsal eşitsizlik devrimleri vazgeçilmez kılar…
Ernesto’dan
beri devrimler halk katmanlarını şahlandıran, emperyal düzeneğin hiper hızına keskin
frendir. Devrim belirtileri görmezden gelinen, ani tarihsel patlamadır. Çünkü evlerde
ve sokaklarda umut tükenince devrime çok az kişi inansa da devrim
gerçekleşebilir. Yani devrimi tetikleyen unsurlar, gidişatın aksine düpedüz iyileştirici
ideleri yola koyar. Ve gerçek öncüsünü bulan özgün devrimler olur. Bunu bilen karşı
devirimciler ‘kolektivizm ve yıkılış’ algoritmasını her dönem günceller. Tüm
dünya lehine sosyalist devrimleri böyle engeller. Ancak ‘Che’ aleyhine tek
kelime edilemez…
Deniz’le
birlikte devrime destek bilinci ve devrimci gelenek birikimi toplumda yerleşir.
Devrim inancının radikal yöntemlerle arttığı öğrenilir. Kelli fellilerde
devrimcinin sırtındaki parkadan korku, halkta yürekleri paralayan coşku. Hem de
tüm devrimci girişimlerin devlet düşmanlığı olarak adlandırıldığı kor günlerde.
Sonuç malum, etki tepki mantığıyla itibarsızlaşma beklentisinin dip yapması. Dile
kolay daima pik yapan Deniz ve arkadaşları…
Evren
katilinden itibaren her devrim inancı sakıncalı moda. Her evrede bey zadelerin
türettiği kurgu skandallarla sönümleme, hain pusularda zedeleme girişimleri. Elbette
devrim ve devrimcilik, mutlu katmanların katıldığı toplumsal doku değil. Soyut
tetiklemelerle değil somut eylemsellik ile gelir devrim. Kutlu kehanet, teorik
ihanet kıskacından kurtulanla, bilimsel geçişlerle devrimci yol güçlenir. Ve devrimlerden
bir devrim yaşar bozguna uğramış toplumlar…
Marks
dahil dünyadaki tüm devrimlerin devrimcileri, sonsuzluğu temsil eden devrimsel frekansın
değişmez parçasıdır. Devinen değişimi gören oportünist bozgunculuk, şaşkın
iradeyle derin stratejiler belirlemeye soyunur. Dolayısıyla toplumsal kargaşalar
körükler. Böylece birleşik cephe oluşturulmamasının önü alınır. Mikro-makro
milliyetçilik gergefinde evrensel krizler sertleştirilir. Lakin şartlar çok çetin
olunca, dünya çapındaki devrimlerden güç alan devrimciler, olgun fikirler ve
eylemlerle salt devrime odaklanır. Tıpkı Deniz ve arkadaşları gibi…
Bugün
veya yarın kazanımı ultra emperyalizmin yıkılması olan devrimler, şaşırtıcı
derecede olanaklıdır. Pekâlâ pek yakındır. Yeter ki devrimsel frekans geniş yığınlar
ve nice yorumlar ile güçlensin. Ve güç olsun geç olmasın…
SİNSİ
CİNSİ ŞATAFAT
Yaza,
kışa ve yazıya ilişik azınlık iddiası belli, cinslik kalemi. Erlik alemi,
mevcut düzen karşıtlığı ve anatomik kaos romantizmi. Aşkı yazmak ise illa ki
bocalatmak kelamı...
Kalemci
yazmaz irrasyonel hayata sabitlenmiş cinslikler içeren aşkları, rasyonal
cinselliği. Ama çember içi aşklar, çepeçevre çapına bölündüğünde beden pi
kalır. Pi sonsuzluğu yaşamak demek önce akılda. Sonra aşk aşkla yazılır...
Allem
kallem bir yana eskisi yenisi iksi eksi, aşk iksirini bilmeden tınmadan hatta
tanımadan tadanlar yarım yaşar aşkı sevdayı ya da hiç. Hatta her sınıftan dev
aşkları aforoz ederler. Bilmişler ise tutku ve zevk çıkmazında, mülk edindiği
düşüncesiyle başka bedenlerde özgürleşme ararlar. Sınıfsal keyif kıstasında
kısıtlanmış cinsler, her kronik klikte cinsellikle bütünleşir. Ve makine rolüne
mahkumiyet başlar. Bu tip mekanik kapışmada geleneğe sırt dönülemez. Ama ana
izlekten, şiirsel örgüden vazgeçildikçe cins cinsellik etkinleşir ve aşkı
eskitir...
Esrik
cinsellik yaşatır eksik aşk hamleleri. Oysa yoğun emek, aşkın direnç aşka
hizmetçidir. Aşk anca böyle devleşir ve modernitik ivmelenişe yelken açılır.
Aşk denizine güneş doğunca, yelkene rüzgar dolar, göğe asılan starpole zirveyi
parlatır ve dalgalanmalar başlar. Beden teline baştan savma değil aşkla
dokundukça, lafta değil ağızda öptükçe, arafta değil bedende seviştikçe artar
aşk. Azaldıkça aşk sinyal yüzde başlar ve ikiyüzlüce biter. Dağınık isyanla,
değişik istemlerle anlamsızlaşır herşey. Yetmez doğaüstü değerlerle yıpranır,
yıpratılır ilişkiler. Ve aşkı anlama ve tanımlama birikimi daima ertelenir...
Ertelenen
sıradışı aşklarda sıradan aşıklardan olmayanlar, tarihe notu düşülen aşk
düşkünlüğünü yaşar. Cins şekilde şiirsi cinselliği de. Aşk denilen dava
derinleştikçe, aşka boyut kazandıran hava büzüştükçe, boynu bükük kalır
memelerin. Aşk kanatlı meleklerin. Ve unutulur bir anda mazi. Yine de kana kana
içilir aşk, haz yarıştıran bedenler mayışır. Yani azar azar imha edilir
cinsellik. Ten uyumuyla övünenler, rutin
ritmin inceliklerine kapılır. Ve aşk imalı kavramlar, imlasız dizelerle
'üçüncü yeni' şiir dizelerinde sorgulanır.
Dizdizeyken
ötelenen sinsi dizge, soyut somut ne varsa ardı sıra ipe dizer. Saf cinsellik
aşka kendi aşısını zerkeder. Kaygan göçebelik, bebelikten gelen bildik
içdüdüyle sarılır ovalara. Akıl oyalanır eksik giderme hırsıyla. Ve eksik gedik
hazlar, mutlu aşk arayıcılarına yıllar kaybettirir. Ancak aşk sürekli usturuplu
usüller sunar. Usulca tutsaklık zincirleri kırılır. Giyotine uzanır başlar ve
yokoluşa kadar sürer aşktan ölüm. Öyle ki 'her ölüm erken ölümdür'. Kalem
bitkin kelam bitkinken erken boşalır akıl ve ölünür...
Acemi
aşıklar aşk virajını dönemez. Uçurum korkusuyla aşk, sırf varlığın devamı için
cinsellikle tamamlanır. Yani cins bir tanışıklıktır aşk debelenmesi. Ve aşk
neferi Şahmeri kaderini Firdevs ile Gördes'te bulur. Sonuçta göze mana, göle
maya, çileye devadır aşk...
Özünü
tanımadan aşkı cinsellikte bulan cinslik, hücreleri yenileyen veya öldüren bir
metafordur. Oidipus esareti cinsel sahiplenme, açlık doyurma, çoktan seçmeli
boşluk doldurma yaratsa da tinsel ve tensel arınma gerçekleşmez. Aşk, haz ve
tutku girdabına giriş, gelişme ve sonuçtur. Sonsuz aşkı yaşatan cinsellik
körelince, aşkı erotizmle kavrama, aklı kavramlar yerine karartma geceleriyle
paylama başlar. Bu kısmen anonim tabulu karanlıkta resmen çıplak kalmadır...
Kaldı
ki sımsıcak ten, soğuk çeliğin keskin yüzüyle öpüşünce, suç ve ceza kapsamına
giren ne varsa dört bir yana sıçrar. Tavında dövülmüş kor demir, kabuk bağlamış
yaraları yeniden dağlar. Ve şehirde tek bir yaprak kıpırtısız kalana dek ölüm
kalım savaşı sürer. Ta ki can bedende kolay kolay soğumayana kadar. Zaten aşkın
doğal uzantısı ve platonik uyarısı, bol girintili ve çıkıntılı platformda,
bozuk plak halidir. Çok katmanlı ama tek anlamlı kavrayış zaafı, özellikle
zarif duyguların hırpalanmasıdır. Bu durumda tinsel ve tensel varoluş, durduk
yerde cinsel çağrışımların kucağına itilir. Yani yaşama dahil edilen başta pek
sakıncası görülmeyen tavır, tava gelmenin ötesinde geri dönüşsüz sürgün
demektir...
Bu
yabansı sürgünün bireysel ve eylemsel sürümü ise cinsi latife sarfı ve sinsi
cinselliktir. Bu ters akım yazgı aşkın zalimi ve katili olma cinsleşmesine dek
gider. Ve yoz yobaz yargı, çoğunluk iddiasıyla erlik kalemi kırılana, dünya
alemi aşka düşman edene dek sürer...
Kalemkar
deli divane aşkla, kelama kelam katar sıralar; aşkı yaşamak da var cinsellikte
bocalamak da var. Ya da tersi. Yani ne kadar aşk o kadar cinsellik işte o
kadar...
Pİ
SAYISI PİR SAYGISI
Rasyonel
hayat sabiti, sonu yeni başlangıçlara çıkan yollarla netleşir. Bu dairesel
döngülerin her biri kutlu aşk içeren yolculuktur. Çember çepeçevre çapına
bölündüğünde ise elde kalan pi sayısı, pir saygısıdır. Çünkü yol, yolun
değerini bilen yoldaşlarla gidilir...
Mesele
salt gitmek olsa yol herkesle gidilir. Ancak denizden ağaç denizine yolculuklar
idenin olgunlaşması, yolun felsefi temellerinin atılması içindir. Yani
kavramların kavranması içindir. Bir sıra tek mısra poetik sırrın ünlenmesi
içindir. Bu yüzden yoldaşlık önemlidir. Yol yordam gözetmeyen, dilde ve kalpte
özümsenmeyen sentetik sentezcilerle yol gidilmez. Bunlarla çıkılan yolculuklar
diyalektik mantıkla güncellenemez. Zaten her durumda dünya düaliteyi yaşar. Ve
düalizm için dünya ötesi bir cennet veya cehennem gerekir. Bu değişik
zamanlarda üst akılla çeşitlenen ve çeşitli argümanlarla zenginleştirilen
realiteden kaçıştır. Böylesi her öğreti ortaklaşmacı boyuta evrilemez sadece
savunma refleksini zayıflatır. Haliyle ortak yarar anlayışı da unutulur gider...
Unutulmaması
gereken trajikomik traş, irrasyonal aforizma; “Neoklasik ekonomi düşüncesinden
epistemolojik bir kopuşu temsil eden heterodoks yaklaşım, günümüzde giderek ön
plana çıkan davranışsal ekonomi ve nöroekonomi gibi alanların da etkisiyle daha
fazla önem kazanmaktadır.” farazasıdır. Hayat bazen bu döngüsel sörf artığı ve
benzerleriyle evrene sabitlenir. Falan feşmekan fikri sabitlik zor geçen kirli
paslı günleri yaratır...
Eksik
yaratı yoğun karartı güzergahında yola koyulanlar resmen ölüm kalım savaşına
endekslenir. İşte o zaman iki yüzü de keskinleşir yaslı şehrin. Yollar tutulur,
ide unutulur, yolculuk zorlaşır. Haliyle yoldaşlık da yozlaşır. Yine de
irrasyonal çembere sabitlenen yollara vurulur ister istemez. Ama daha ilk
etapta tuzaklar kuruludur. Kulvarlara siperler kazılıdır. Gözaltılar
kasıtlıdır. Ve çanlar canlar için çaldıkça çalar...
Çalıntı
hayatlarla çekişmenin değişmezi pi sayısı, pir saygısıdır. Hayata sabitlenen bu
kararlılık bozulamayınca, çatkapı bozguncular çaresiz bozuk pusulayı parlatır.
Çünkü kor ateşe yakışan, ateşsiz silah ustalığıdır. Bu nedenle uslara acı
gerçeği küsküleyecek belgeler,
kurtarılmış bölgeler ve kutsanan gölgeler asılır. Artık her yolculuk çıplak
kının içinde belde tutulur. Tutku daimi ama can tatlı, can pahallıdır. Bu can
pazarında bıçak sırtı gidilen yol ise salt ölüm kalım savaşıdır...
Her
ölüm kalım savaşında herkes kendisidir. Kendisi herkes olanlar ise esir kampına
tabidir. Hayat denen özgün yolculukta sıcak savaş yaralısı, soğuk savaş
davalısı, barış sevdalısı gönüllere yayılan bir damlacık umut varsa eğer bu
dairesel döngüde o da kaybedilir. Kendini kaybedenlerin aklında kontrollü öfke
nöbetleriyle gelişen, can bedenden çıkmayana unutulamayan anılar kalır. Elde
kalan, kökünden halletme faslına özlemdir. Elde iki, bir faslından pir
saygısından katlanılan ölümcül yol özlemi bazen santimle de olsa canlı hayatın
önüne geçer. Böylece sanı ve kanı ile katmerlenen kirli paslı günler, günü
gelir bir güzel temizlenir.
Pi
sayısına pir saygısına şartlanılan dairesel döngü, içgüdüsel ideal
somutlaştırma yolculuğudur. Yolun sonu kızılca bahar, teğet geçilen uçurumunun
dibi meteor oratoryosu. Yosun tutmuş taş metinlerde tanımlanan ideolojiler çok
boyutlu. Rasyonel hayata sabitlenen yollara göğün imzası...
Dairesel
döngüye sabitlenen yayık dünyada çaplı kayıp belli; pi sayısı pir saygısı...
DEVRİMİN
ALFABESİ
Bir
devrim-karşıt devrim kitabı okumadan, eylemsel dinamik içinde olmadan, devrime
inanmak ve sömürüsüz toplum ütopyasını hayata geçirmek büyük hayaldir. Hele ki
vahşi kapitalizmin kol gezdiği yeryüzünde devrim yapanları, devrimin kitabını
yazanları yok sayarak yeğlenen teorisiz pratik daha büyük hayalciliktir...
Çünkü
kapitalizm onlarca yıldır dünyaya salgın hastalık gibi yayılmış, insanlığı
tehdit eden bir beladır. Eğer insanlığın mutlu bir geleceği olacaksa mutlaka
kapitalizmden kurtulunmalıdır. Kapitaliz devrilmeli ve yenilmelidir.
Bilinmelidir ki kapitalizmle gelen emperyalizmle gider...
Aslında
kapitalizmin gelişmesi, işçi sınıfından olanların veya sayılanların çoğalmasına
koşut vahşice sömürülmesiyle mümkündür. Hatta bu sömürü odaklı gelişme kendini
yok edecek bir sınıfı yaratana dek sürer. Ancak bekleme modunda tekdüze
davranılarak, mevcut sistemin sürmesi gittiği yere kadar argumanıyla
desteklenirse devrim gecikir. Bu çetrefilli atmosferden çıkışı sağlayan,
kapitalizmin yıkıcı ve yokedici ilerleyişine dur diyen devrimler ise örgütlü
veya örgütsüz sınıf hareketlenmelerinin ürünüdür. Yani devrim yeni bir ileri
toplumsal düzeni etkin ve hakim kılan tarihsel süreçtir. Bir şekilde mücadele
şart ve başlamak gerekir...
Ayrıca
eşitsizlik üreten her düzen ve bozuk düzeni şirinleştirenler oldukça devrim
kaçınılmaz gerçekliktir. Tüm ezilenlerin de en doğal hakkıdır. Toplumsal ve
tarihsel zorunluluktur. Tarihi akışta emperyal düzenekli duraklamalar
peydahlansa da kesintisiz devrim iddiası daima vardır. Çünkü katlanılabilir
kapitalizm bile asla ortaklaşan bir düzen kurmaz...
O
halde devrimden asla kaçılamaz. Çünkü her devrim, günü gelip herkesin devrimci
olmasıyla olasıdır. Aksi halde kapitalizm herşeyi siler süpürür. Yani herkes
işin içindeyse, mücadelenin tam merkezindeyse devrim olanca hızla gerçekleşir.
Tertiplenemeyen ve tektiplenemeyen toplumsal dalgalanmalar da devrimci
mücadeleyi büyütür. Devrimin yükselişe geçişini sağlar. Devrimci cepheyi
genişletir. Bu arada mevcut düzenle hesaplaşma keskinliği kaotik bir ortam
yaratsa da bu süreci kısa sürede aşmaya, yoldan sapmazlık ve direnç yeterlidir.
Devrimin sürdülebilirliğinin en akılcı yolu da budur...
Akla
ve mantığa uyan devrim, aşağıdakilerin basıncıyla yukarıdakilerin çözülüşüyle
yeni bir devlet aygıtının kurulmasına dönük ivmelenmedir. İlla ki toplumsal
enerjinin boşalmasına yön veren evrim bilincidir. Diğer yandan egemen sermaye
kapitalizmi geliştirdikçe salt burjuva devrimlerini öğütler ve örgütler.
Sosyalist devrimi bertaraf etmenin yegâne yolu budur çünkü. Bu uğurda tüm
yolları dener. Özellikle olanaksız ve hiç gereksiz önermelerle toplumsal
dinamizmi alt üst etmeyi sınar. Bu işin aleni sırrı ise coğrafyalara dini,
etnik ve mezhepsel çatışmalar satmaktır.
Egemen
güçlerin tekelindeki sömürü sistemi, sınıfsal temeldeki köklü dönüşümleri ve
değişim isteklerini böyle kırar. Devrimci duruş ise nesnel duruma göre gelişen,
konjonktüre uygun birleşmeyi, ideolojik ve sosyolojik tamlanmayı önceler. Ve
böylesi bir içerik kazanan devrimci yapı, öznel ve nesnel koşullara uygun
yepyeni perspektifler sunar. Bu yüzden kapitalizm, bir şekilde sözünü geçirdiği
katmanların olası devrime bilinçli destek sunmasını türlü yöntemlerle denetler,
faşizan baskılarla engeller.
Tüm
baskılara ve engellemelere karşın ezilen ve sömürülen geniş kitleleri,
toplumları ve dünyayı devrimle buluşturmak kendini devrimci görenlerin başlıca
görevidir. Bu salt devrimci değil bizzat devrim, devrimin ta kendisi olmakla
olasıdır.
Olmaz
denilen olunca kapitalizm kıskacında, emperyalizm sarmalında devrimci enerji
birikmesi normal realitedir. Bu enerji yüklemesi olabildiğine artar, nicel ve
nitel büyüklüğe ulaşır.
Kapitalist
düzenek her ne kadar milli diktacı taktiklerle, yerli işbirlikçi kalkışmalarla
devrim hattının gazını almaya çalışsa da fayda etmez. Anca devrimi biraz
öteler. Eninde sonunda devrim patlar ve tam teslimiyetçi düzen yıkılır. Tam
bağımsız düzen kurulur...
İşte
tam burada devrim kavramını, içsel kargaşa yaratmadan ele almanın yolu
bulunmalıdır. Bu formül yönetilebilir bir devrim gerçekleştirilmesidir. Çünkü
tarihe geçmiş insanlığın kurtuluşuna dair tüm devrimler bir sınıf diktasını
yıkıp bir başka diktatörlüğe sert geçiştir. Veya yumuşak zemin hazırlamaktır. O
halde günün sol gerçekliği 'tavizsiz demokratik devrim' tezi üzerinde çalışmak
olmalıdır.
Devrimin
alfabesini bilenler, mutlaka dünya pratiğine uyacak bu tez ve benzeri
çalışmalara eğilmelidir. Çünkü makaleler yazılır, kitaplar yazılır,
'Devrimciler ölür ama devrimler durmaz sürer'...
FUTBOL
ÇAĞININ ÇAĞRISI
Bu
anlatının özü yine Kanarya ötemedi, gine Aslan kükreyemedi, gene Kartal
uçamadı, kene Pirhana koparamadı bağlamında, işler yolunda gitmiyor vurgusu
değil. Açıkça futbol üzerinden yapılan vurgun dayatısı da değil. Faşizanca
davranmaktan hiç çekinmeyen bir yapının ifşası da değil. Yalancı, yabancı tanık
iftirası da değil. Bu anlatı bir bakıma, futbol tanrısının işe yaramazlığına
acil tepki. Göz görür ve yürek dayanmaz dürtüye gönüllü katkı...
Dünden
bugüne çığırından çıkarılan futbol oyununda futbol topu yuvarlaktır. Çağın net
çağrısına uymayanlar da emre amade hakemler de. Hatta her defasında çılgınlaşan
futbol, bizzat yükselen faşizmin karanlık yüzüdür. Çıldırmışçasına
çapsızlaşanlar da yüzsüzdür, çağdıdışı üç fe-ciler de. Zaten beklenen felaket
bastırınca, kara maskeli oligarklar futbol vasıtasıyla toplum katmanlarını
hizaya çeker. Bu arada beter eksiklikler ve doymaz ilkellik yeşil sahalardaki
keşmekeşin içine gizlenir. Yani sos sinyali veren mevcut sistem, futbol
aracılığıyla bir güzel soslanır. Oysa sistem bozuktur. Futbol da bozuktur,
hakemler de. Hele ki hakimler de...
Havanda
su döverek çağın tersine cakalanan faşizan sulta, önce kulüpsel suskunluğu
kurumsallaştırır. Sonra toplumsal öz değerleri hissettirmeden törpüler. Geniş
kitleler sahalarda egemenleştirilen egzotik havayla, estirilen aşırı gerilim ve
keskinleşen ruhsal fukaralıkla dizayn edilir. Kuşatılan karşıtlar açıktan
kapalıya kontrol altına alınır. Bu arada kontrolsüz şiddet kullanımı ve yüksek
fanatizm tüm mevzileri kuşatır. Cepheleri saran delirtici dejenerasyon yeni
nesilleri ehlileştirir. Haliyle futbol estetiğine hiç yakışmayan içgüdüsel
kamplaşmalar da yeni futbol oligarşisini yaratır...
On
yıllardır hiç de keyif vermeyen formatla sahnelenen futbol oyununda daima
çığırından çıkmış tribünler yeğlenir. Yani faşizmin gölgesinde, futbol görsel
şölen olmaktan çıkarılır. Bu arada toplumsal muhalefet öncülüğüne soyunanlar
orta saha civarında oyuna gelir. Dandik kararlar katlanır, sandık kuraları
kurslanır ve düdük asılır. Neredeyse asılma pahasına günlükler tutulur.
Geleceğe borçlu kalmamak için futbolun kitabını yazanlar bile 'önümüzdeki
maçlara bakacağız' diyerek faşizmin otağında skor yarıştırır. Böylece futbol
sokak hiyerarşisinin belirlediği dönemlerin bile çok gerisinde kalır...
Klasik
anlatıları okumayanlar hatta kendi yazdığını dahi okuyamayanlar, kolpa
kondurmalarla yetinir. Yetkililer futbolun kitabını tersinden okur. Zamanla
kullanılması gereken sportif dil, faşizan dile yakınlaşır ve yaygınlaşır. Yani
faşizm çağdışı çığırtkanlıkla futbola sığınan kesimleri, kör karanlığın
çağrısına hapseder. Fener söndüğünde
faşizan kurallar kıskacında kıvrananlar, futbolun evrensel değerleri ve temel
ilkelerinden kopar. Ve meşin yuvarlak teker tokmak demir kapıyı geçer. Zaten
futbol anarşistleri ve kötücül futbolistler için önemli olan çağın tüketilmesi
kolaylığıdır. Resmiyet rahatlığıdır. İhanet hoyratlığıdır...
Futbol
oligarkları oyunun neyi varsa neyi yoksa, yok pahasına yağmalamak için
çıldırır. Bu yağmacı sistem sorumsuzlarının sonu oyuna gelmektir, ayağa
düşmektir. Kale kapıdan içeri ayak topu sektirenler böyle giderse gün gelir dip
sarmalında sağılıp alt kümeye gider. İtaatkar hakemler kündeye gelir. Tatminkar
olmayan kararlar veren hakimler özellikle tarihi günceye girer...
Gireni
çıkanı bir yana yerli ve milli arasında bocalayan futbol çağının dipnot
çağrısını önemsemek için biraz süre var. Uzunu kısası, uzatmalar oynanırken
çağın çığlığına kulak tıkayanlar da var. Varoğluvar da çığırından çıkarılan
futbol oyununda top yuvarlak. Dört köşe ve plastik sananların aklına taslak ise
futbol çağının çağrısının özü. Özlenen Kanarya bir kere daha ötemedi diye
başlar önsöz. Ve diğerleriyle devam eder...
ÖMRÜN
DENİZ OLSUN DENİZİM
Deniz
kızım, deryam Denizim, iklim buhurum, ilkim dengim, ilgim derdim, uğurum
umudum, Ekim üçlemem ömrün Deniz olsun. Çöl çorak okyanusumun Denizi,
doğduğundan beri dileğim belli; zaman su gibi aksın, ömür bir çırpıda geçsin,
termin çöksün, derman kalmasın ama Deniz hep kalsın. Deniz kızım, bembeyaz
kumaşa minnacık ve cıscıbıl sarılmayla başlayan öykün uzun sürsün. Hiç
bitmesin. Hayat perdesine üflenen nefesin asla dara düşmesin. Deniz kızım
darağacına çekilse de ömrün onurunla yaşayasın. Ömrüm, çok yaşa...
Malum
an gelip çattığında adım gibi biliyorum; Deniz canda, Deniz akılda, Deniz
yürekte yaşayacak. Elbette yanar döner sahneden sessiz sedasız çekilebilmek çekilir dert değil. Deniz kızım
bil ki hatrına, hiç çekinmeden sonsuzluğa çekilirim. Sırf senin için ölümden
korkmadan, ölümüne ölümsüzlüğe yürürüm. Efeler gibi. Son yolculuğum yanma
pahasına masmavi gökte parlayan güneşe. Deniz kızım çoğlu çoğulu, eğrisi
doğrusu kalan ömrün Deniz olsun. Ekimden diğer ekime asla durma devamlı çağla.
Varol, çok yaşa...
Çağ
açan Denizim, doğduğun gün bugün. Tan yerini ağartan, yalınkılıç ufka seğirten
hırçın dalgalara ver sırtını. Kızım Denizim kızma, yitirme umudunu asla. Kutlu
inancını katiyyen kaybetme. Yarınları çalanlar çoğaldıkça diren. Güneşi
lekeleyenler ecel şamarını yiyene dek, Atana yakışanı yaşa. Denizim çok yaşa
emi. Çok...
Artık
biliyorsun Deniz kızım, pederpanın dara asılana, ceryana çarpılana, son
soluğunu verene dek durulmaz. Çarpar yüreği sadece senle. Gün güne eklenir,
gözüpek yüreklenir, sus telkinine ayaklanır daima. Uyumaz uslanmaz. Bilirim ki
son etap etik yarışı, güncel etkisi sonsuzluk. Soylu kızım isyanım soysuzluğa.
Tek gerçek bu, gerisi kocaman yalan. Daha nice gerçekle yüzleşeceksin Deniz
kızım, o yüzden en azı yüz yıl yaşa. Ömrün deniz olsun, okyanusu yaşa...
Hayatımı
sahici kılan Deniz kızım, denizaşırı da olsa buz tutan yüreğimi kavurur şahlar
şahı. Şahmeranım kızım kör bıçak gibi göğsüme saplandın bir kere. Çekip
çıkarmam. Göksel öğütücü, tohum serpilen mevsimi, Ekim üçünü sayende
filizlendirdi. Deniz kızım, şavkın şanıma vurdu. İyi ki doğdun tekerlemesi
kulağıma duygu seli. Şarkın kızıl toprak ve güneş tenli yaprak güzellemesi.
Dinledikçe dinleniyorum hayatımın
rumuzu, sen çok yaşa...
Ekim
devrimi güncesi Deniz kızım, Deniz devrimdir tek başına. Doğum ile ölüm arasına
sakın sıkışma. Lakin limon gibi sıkılma. Tılsımlı gün batımlarına inat, inatçı
dalgalarla bütünleş. Can dayanmaz, gökkubbeye asılan gökkuşağının renklerini
iyi seç. Canımsın canıma cana, gurbetçi kuşlar gibi özgür kal. İlelebet
özgürlüğe uç, devrimci gibi yaşa...
Deniz
kızım, kara yalazlı siluetler tırpanları varoluşçu isyanlara çaldığında, sen
insancıl türküler söyle. Umuda sarkan zalimlerin zulmüne sitem gönder. Gönderde
dalgalanacak olan belli. Asla korkma. Ardında giz değil, sonsuza kalıcı iz
bırakan eylem kuşunun kanadında kal. Yarensiz olmaz elbet yaman çelişkilerle
boğuşmak. Çekinme ılıman serinlikten, kızıl ateşi tut elinden. Deniz kızım
adamsın benden fazla, bir yakadan karşı yakaya el heykelli adayı kucakla. Bırak
kızgın güneş denize doğsun kızım. Ben senin yerinede ölürüm, sen yeniden doğ
bin yaşa...
Can
kızım, Denizin doğduğu gündür günlerin getirdiği. Sen yeryüzünde güneşin
tutulduğu günleri de yaşa. Çünkü bitmeyecek kesinlikle devasa kavga. Ben
bitiremedim sıra sende. Bitirmeyi dene. Unutma bitmeyen kavga neredeyse yol da
yolculuk da oraya. Asıl olan varlık nedeni ile yokluk nedeni çakışması Deniz
kızım. Var git bildiğince, gözlerin çakmak çakmak çok yaşa...
Deneyim
en bela dost Deniz kızım. Onca yılın en hazin birikintisi, en yalın beklentisi
karadan denize ulaşmak. Denizden göğe varmak. Bir kalemde okyanusları geçmek.
Densizlere nispet, Deniz ile sonsuza koşullanmak. Yani Deniz kızım, Deniz olmak
tüm uğraşı. Derdo kızım, kor demir kör duvar çıkmazında ellere dillere kelepçe
vurulsa da 'Deniz koptu geliyor' olsun tek parolan. Deniz kızım, adıma yazılan
son deneyim son ikilem. Ekim üçlemesine hazırım şimdiden 'ben koptum gidiyorum'
yeni davam. Ben diyeyim en ala dostum Deniz kızım. Sen varol, çok yaşa...
Aslım
yaslım, elim dilim, iklim buhurum, ilkim
dengim, ilgim derdim, umudum uğurum, ekim üçlemem mai gökten üç ömür düşsün
adına namına. Her biri bin ömür. Ömrüm nurum, çoğlu çoğul milyon yaşa. Ömrün
Deniz olsun Deniz kızım...
ÖYKÜCÜ ÖYKÜ OLURSA
Bir öykü kitabında özenle karmapolit öyküler okumak,
inanılmaz ama öylesine geçen giden zamanı bile durdurabilir. Hele ki öykücü ve
okuru aynı kişi olunca mesele bambaşka merhale. Hatta Sütlü Kahve eşliğinde
çıldıran ateş dondurur sıralı öyküleri. Akıl şaşar. Nirvana denizinde eriyen
buzdağları ise yakar ciğeri. Göz bakar. Böylece kaale alınabilir ve kolay
anlaşılır bir karmapolitan makale yazmak da çok zorlaşır...
Anlaşılan, kısa roman havasında öyküler yazan, mistik
rüyalar çelebisi öykücünün yazın seyahati epeyce sürecek. Elbette bu kutlu
yolculukta öykücü denen, kutsallığın ayak izlerini takip eder. Kutsallık
atfedilen kitabın manasını, mabetlerin tılsımını çözümleyene dek sürer edepli
ediplik mücadelesi. Zaten öykücülüğün özü ölümsüzlük suyunu bulmak ve kana kana
içmektir. Parodik çalkantılar sarmalına savrulunca akıl, evliya derecesinde
sabır göstermek üslup gereğidir. Üstadlık ise evladiyelik anlatı sağanağında
mitolojik değerler ve doğaüstü olaylara duyulan hayranlıktır. Zaten peyderpey
hayata geçirilmesi gereken günceler çoğaldıkça öykülerle cebelleşmek
kolaylaşır. Ancak yine de öykücünün işi zor...
Görünen, devamı gelecek uzun öyküler veya öykülerden kısa
roman yazacak öykücünün kitabına mükkem makamda olmada da bir makale
yazılabilir. Zor veya kolay ancak yapısal ve yazınsal türevi pek bulunmayan
öykülerde, kahramanların çoğunun göç eksenli arayışlarla yaşama tutunmaya
çalıştığı bir gerçek. Her birinde klasik öyküler sınıyor öykücü. Dışa dönük
minimal ayrıntıların üzerine modernist sıradanlıkla gidiyor. Gidişat sahici ve
anlaşılır olmanın ötesinde maksimum ötekileşme içeriyor. İçsel sorgulamalar bu
yüzden anlatıların özüne katılıyor. Sanki bilinçaltı öykücülüğü girdabında
öykücü işleniyor. Eğer yapbozun parçaları akılcı işçilikle birleştirilirse
ortaya çıkacak olan kısa bir hayatım roman. Bu yadırganabilir belki ama kesik
umutlu yabancılaşma düşlere rahat vermiyor. Zihne çakılan da hayal ve gerçek
arası kasıtsız kesitlerin karması. Yani akılda iz bırakan, bilincin aldığı veya
algıladığı büsbütünlük ambiansı. Öykülerin büyüklüğü veya romansının kısalığı
değil...
Ulaşılan son değer veya değmez ama dile ve damara dokunan
parçalanma kaygısı. Kaygısız abdal öykücüyü kendiyle kavgalı öykülerle
buluşturuyor. Öyle ki dünya dışı bağlantılar, olanaksız akışlar ve nesnel
sezgiler öykücünün anlık saptamalarını biraz etkisizleştiriyor. Anlamsız
tasarımlar sanki uzun öykülerin içinde vasfını kaybediyor. Kısacası öykücü,
yalnızlığın yediği vasıflı vasıfsız insanları bitiş noktasına getirip
başlangıcı sorguluyor. Bir biçimde kaybedenlere bilinçdışı yolculuklar
hazırlayarak sonsuzluğu sorgulatıyor. Yani koşullu gerçekliği düşsel
fantezilerle süsleyerek yaşanmazı içselleştiriyor. Hatta öykücü, öykülerin
tamamında boşa öykünülen evrenlerde, birilerinin etrafında pervane olan
gölgelere zamansal atlayış rotası belirliyor. Belli belirsiz yol tarif ediyor.
Yani öykücü, unutulmaz olaylara farkındalık ve farklılık boyutunda olur
veriyor. Bu onamayla olay mağdurlarını onurlandırıyor...
Gözlenen, öykücü gözettiği savlarla ve özlediği kavramlarla
inatlaşma ve oynaşma içinde. Kimi sezgilerle baştan savar biçimde kaynaşma
derdinde. Bu nedenle bilinç akıyor akıyor ve bölük pörçük ilişkiler öykülerle
öykücüyü aynı panelde buluşturuyor. Ve öykücü paralel dünyalara yönlendirilen
umarsız ve umursamazlara yön kaybettiriyor. Sanki deneyimlenen öyküler bir süre
başıboş bırakılıyor. Ancak öyküler, açıktan açığa dizginleme yöntemi
uygulanmadığı halde bir anda görsel güzelliğini gizleyen sentezci bir forma
giriyor. Öykücü dizim ve dizin sorunu yaşayan bu yaratım sürecine pek müdahil
olmuyor. Nirvana çarpıtması yapmayan bir kararlılığa bürünüyor. Ve dağılmış
öykülere dalgınlıkla dalmış izlenimi veriyor.
Dahası öykücü, öykücü olmak yerine öykülerin içsel
derinliğinin sessiz sesi olmayı yeğliyor. Öykücü bizzat öykünün kendisi oluyor.
Bu okurun öykülere odaklanma sorununu artırsa da biçimsel varoluş tam da böyle.
Öyküsel doku gerekli gereksiz dokunuşlarla, öykücüyü haklı çıkaran yapıya
dönüşüyor. Zaten öykücü, öykülerin vasat roman anlatısıyla yetinmeyip sırf
çarpıcı, alaycı ve kalaycı sesleri duyurmak için araya girenlere sırlı ayna
tutuyor...
Tutturulan kıvamlı romansal ayrılık, ayrı ayrı öykülerde
düğümlenen aynılık ve aykırı öykücünün elinde tam bağımsızlık. Başka ne
duyumsatıyor derken öyküler durduk yerde duygusallığa yenilip baştan çıkarıcı
havaya evriliyor. Böylece isimsiz bir öykücünün isimli cisimli öykülerine sahip
çıkmak okurun mahirliğine kalıyor. Bu metazori sahiplenmeyle birlikte, uzun
anlatım ve kontrolsüz tanıtımlarla kırılma ve kopma noktasına gelen izlenmesi
zor öykülerde zaman sıfırlanıyor. Anlatısı ve anlatıcısı pek önemsenmeyen bu
öykülerde öykücü zamanın erişilmez hızıyla ve herşeyle alay eden erişkinliğe
ulaşıyor..
Belki de herdem yazdıklarıyla kınanan karmapolitan öykücü,
uzun öykülere serpiştirdiği usturuplu ulamalarla yazınsal yolculuğunu
kurtarıyor. Veya karmakarışık ve de altüst edilmiş hayatın üstesinden geliyor.
Etik kapışmalar çerçevesinde daima özgürleşme peşinde koştuğunu vurguluyor.
Beklentilere koşut boyunduruktan kurtulmanın tatlı bela ögelerini sunuyor.
Öyküleri kuşatan manifesto düzeyinde sunular, politik kargaşalardan beslenen
kısmet ve kıyamet ufuklu geleneği de sorguluyor. Sanki uzun öykülerin her birinde
ileri sürülen soyut ve somut örneklemeler sırf eksen kaymasını önlemek için...
Öykücünün gölgesine sığındığı nirvananın etkisi, eksisi
artısı bir yana, öykülerin karmapolitan tavrı
kayda değer. Diğer kayda geçirilmesi gereken hassas durum ise öykücünün
bizzat öykü olması...
Peki, öykücü öykü olursa veya öyküler öykücünün
inisiyatifinden çıkarsa n'olur? Cevabı öğrenmek ve bilmek için mutlaka herhangi
bir öykü kitabından kararında karmapolit öyküler okumak gerekir. Okudukça pek
istenir düzeyde olmasa bile bir karmapolitan makale yazmak kolaylaşır...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.