TAM SAHA PRESS, YIKILMAZ BLOKSS...

4 Temmuz 2026 Cumartesi

TAM ÖZGÜRLÜKÇÜ TAM DEĞİŞİM

 

TAM ÖZGÜRLÜKÇÜ TAM DEĞİŞİM

 

Asrın darbe girişimi sonrası yayan yola revan olma tercih edilince, beklenen değişimin ana hatları da belirmeye başladı. Başta köy, kent değişimi başlatacak özgürlükçü bir partinin ivedilikle hayata geçirilmesi gerektiği anlaşıldı. Aksi halde siyasi hayat durur, halkçı çıkış durdurulur. Ancak partileşirken eskiye nazaran daha tutarlı bir rota izlenmesi gerektiği de ortaya çıktı…

 

Durum ortada, siyasi kaostan sıyrılmaya salt parti kurmak yetmez. Kısa sürede demoralize olmamak için değişimin önüne set çekmeye çalışan iktidar ve derin devlet uzantılarının hamleleri önceden hesap edilmeli. Önlemler geniş tabanlı olmalı, kararlar ortak akılla alınmalı. Yani karşı cephe açış şekli ve siyasal pratik çok önemli.  Diğer yandan herkesin eleştireceği bir ideoloji, siyasi taktik ve kısır örgütlenmeyle yol alınamayacağı da bilinmeli. Bu arada sıkı tartışmalar yaratacak ve topluma negatif yansıyacak politik mücadeleye de artık son verilmeli. Yani mevcut partiyle olmuyorsa olmuyor. Bir umut hala sürdürülen parti içi demokrasi ısrarından vaz geçilmeli. Çünkü yetkisi muallak 'Kaypak Kompak' despotizmle uğraşmak resmen enerji kaybı. Eğilim eksilmesi…

 

Düz kontak butlan karargâhı, günbegün sinsice örgüt dinamiğini yıpratıyor. Devrik sultanın çizdiği doğrultuda yasal olmayan siyasal atraksiyonlarla particilik oynuyor. Bu ucuz senaryolu oyunda yer bulmak, ‘Kindar Koordine Konseyi’ gölgesinde köklü değişim gerçekleştirmek, faşizme karşı salt parti içi demokrasiyi savunmakla olmaz. Antidemokratik düzenlemelerle gittikçe kemikleşen legal siyaset çıkmazında, başka yol kalmamış ise başka bir çıkış yolu mutlaka açılmalıdır.

 

Unutulmamalı ki kesintisiz değişim için yandaş ve yoldaş basın saptırmalarıyla yol alınırsa art niyetli eleştirilerin manyetik alanından çıkamayan geniş yığınların beğenisi bir anda değişebilir. O yüzden duyarsız 'Kıytırık Kararlar' doğrultusunda apaçık kendi kendini tasfiye eden, yasal çerçevesinden kopan parti kaosundan çıkılmalıdır. Böyle giderse sadece eksiği karşısındakine yazan, suçu başkasında bulan zikzaklı, istikrarsız bir yol izlenmiş olur. Haliyle teori ve pratiğinde, strateji ve taktiklerinde, örgütlenmesinde eylemlerinde bütünsellik taşımayan, dağınık değişim çıkışı asla toplumda tutmaz. Özetle devrimci olamamış, militan partisi olmayı başaramamış bir kitle partisiyle yolculuk son durağa yakındır.

 

Siyasal yaklaşımlar bir yana tarihten gelen sıkıntının ürünüdür tüm bu yaşananlar. Zamanında saltanatı saf dışı ettikten sonraki aşamada ulusal devlet kurulmuştur. Ancak çağcıl olmayan sağcıl hükümetler, solu daima baskı altında tutmuştur. Monarşiye sevdalı oligarşi hedefe ulaşabilecek solu aşama aşama budamaya devam etmiştir. Bunun için değişimci ve evrimci mirası küllendirme metotları faşizanca kullanılmıştır. Gece yarısı düdük çaldığında kör suskunluk dayatılmıştır. Dahası Ata emaneti tam özgürlükçü, tam demokratik değişim idealinin üstü örtülerek, özü boşaltılarak sol hamaset çerçevesine hapsedilmiştir. Militanist damarı temsil eden genç kuşaklar ölümcül derecede hırpalanmıştır. Partinin öncülüğü ve kuracağı hegemonya, korku sultanlığı yaratılarak devreden çıkarılmıştır. Solun özellikle tek çatı etrafında birleşerek, lokomotif olma gerçekliği acımasızca baltalanmıştır. Partinin karşı karşıya kaldığı şimdiki siyasi perspektif tamda budur. Ancak tarihle sabit, değişim teorisinin toplumları kucaklaması böyle durdurulamaz anca geciktirilebilir…

 

Üstlendikleri geleneğin daha gerisine düşenlerle, sürdürdükleri keyfin ilerisine geçenlerin artık kamuoyunda karşılığı yoksa partili veya partisiz tam değişim ve radikal reform istemi kitleselleşir. Dört koldan dağıtılmaya çalışılan değişimci birikim, evrensel sıçramanın eşiğinde olma bilinciyle toplumsal mücadeleye öncülük etmelidir. Mücadelenin öne çıkardığı önderler, kökleri eskiye dayanan fiilen tasfiye olmuş enkazı artık gerisinde bırakmalıdır. Tam özgürlükçü değişimciler geçmişini toptan inkâr yanlışına düşmeden kendilerine yeni bir yön tayin etmelidir.

 

Yol açalım, yön belirleyelim derken otokratik veya teokratik burjuva monarşisi paralelinde bir paradigma tuzağına düşülmemelidir. Çünkü aşırı barışçıl yöntemler tam değişim felsefesini sahiplenecekleri bambaşka yönlere savurur. O yüzden özgürlükçü değişim savunucuları, tarihsel gerçekleri yeniden günün özel ve öznel şartlarına göre eleştirel süzgeçten geçirmelidir. Çünkü egomaniler egemenliğindeki hegemonya zoru görünce, tüm yetkilerini egemen sermayenin denetiminde burjuvaziye veya asker-sivil darbelere havale eder. Bu sayede geniş halk kitlelerine dayanmayan, sırf parlayan veya parlatılan önderiyle sınırlı demokratik açılımlar tarih sahnesinden çabuk silinir.

 

Sol tahlilde büyük sermayenin işbirlikçilerine ihale ettiği kanlı darbelerle önü kesilen ‘Das Kapital’ günlerinden geçildi. Marx, proletaryaya ilelebet iktidar tarif etmişti ama bu tarife harfiyen uyulmadı. Evrensel tarife hakkınca hiç uygulanmadı. Nice nice gençlik proletarya diktatörlüğü denen iktidarı beklemekle ömrünü tüketti. Bugün yol ayrımındaki tam özgürlükçü ve tam değişimciler bu birikimi yok sayma hatasına düşmemeli. Kesintisiz değişim için devrik cümlelerle devrim yapılacağını dile getiren doktrin siyaseti ve siyasetçileri dışlamamalı. Çünkü tüm yollar kapandıysa ve bir yol açmak gerekiyorsa bu kutlu yolculukta bedel ödemişlere kapılar açık tutulmalı. Unutulmamalı yol uzun ve herkese gereksinim var.

 

Öncelikle hiç gereksiz ulu çınarın çok yapraklı bol çiçekli dalları, bindiği dalı kesenlerce kırıldı ve yere düşürüldü ise tam değişimi kotaracak tam özgürlükçü bir partiye acil gereksinim var.

 

Sonrası kendiliğinden gelir…

PARTİ

 

PARTİ

Planlı programlı gelip, tüzüğe aykırı Parti içi mücadeleyi yükseltmeyi amaçlayanlar, Kurultaya hazırlık çalışmalarını boş bahanelerle başlatmayanlar bir gün mutlaka tarihe hesap verir. Verir ama Parti, geleneksel kimliğinden ve evrensel künyesinden olur. Çünkü Parti sağa her savruluşta insafsız, hayın ve hayırsız iradeyle, yetkisiz zulmedenlerin yargısız infazı yüzünden geriler. Dip yapar...

Bu gerilemeyi görüp, bölünme çat kapı kapıda, sonumuz ‘Kör Karanlık’ diyenlere arsızca uzaktakiler muamelesi yapılır. Butlan mutlan takmayanlara sinsice siyasi mezarlık muamması uygulanır. Zaten Parti içinde 'Kayyum Kumpas' tüm uygulamalar, özellikle ardı sıra gelen 'Kalpsiz Kanunsuz' tasfiyeler, birbirinden kopuk olaylar değildir. Aksine büyük olasılıkla büyük sermayenin denetiminde büyük yıkım zincirinin halkalarıdır hepsi...

Halka dayatılan ve lafta savunulan piyonist strateji ise baştan sona yanlıştır. Bozguncu taktisyen her kimse verdiği tüm taktikler de yanlıştır. Savlanan yanlışların tasviri bile yanlıştır. Evrensel doğruları hiçe sayan eleştiriler de kör cahilce itiraz da yanlıştır. Sınav çetindir. Dört yanlışın bir doğruyu götürmesi de yanlıştır...

İşte bu yanlışları var eden 'Kemirgen Kement' ve hava civa havarileri yüzünden Parti, yanlışlar ve yanlışlıklar komedyasına mahkûm edilmiştir. Parti, uzun yıllar sonrası zirveyi yakalamışken şimdi içten dışa dönüşüm sancısı yaşamaktadır. Parti, ‘Kahpa Kahhar’ zevat eliyle sürekli iç kavga üreten, siyasi ve ideolojik hegemonyası zayıflamış konuma çekilmek istenmektedir.

Bu malum isteğe bağlı 'Kapı Kulu' komplocuların arınma, arındırma ve sağlamlaştırma derdinde olup olmadıklarını doğru okumak gerekir. Eğer okuma hatası yapılırsa ‘Katılımlı Kopuş’ veya ‘Özellikle Özgürlük’ tavrı kendiliğinden gelişir...

Gelişen koşullara koşut, gelinen nokta eğer yeni Parti olursa, yeni ulusal kurtuluş mücadelesi verecek gönüllü güçler çok önem kazanır. Bunların memleketin nesnel ve öznel koşullarını doğru analiz edebilecek olgunlukta davranması esastır. Yani Parti kurulmasında olası başarısızlık, güvenilen kadroların analitik düzeye ulaşılıp ulaşmadığına bağlanmalıdır. Çünkü toptan konjonktür baştan doğru okunamamış demektir.

Başa gelecekler tamtamına tahmin edilememiş, ‘Kindar Kavara’ ve tayfasının attığı adımların tehlikesiz olduğu düşünülmüş demektir. Oysa her savruluş sonrası insafsız ve hayırsız iradeyle zulmedenlerin infazı yüzünden değişir dünya…

Yasal yolun tek seçenek haline getirilmesi, 'Kayyumcu Kanat' karakterlerin tam

kavranamaması mevcut Partiyi iyice yan yatırır. Eğer gereken acilen yapılamazsa az sayıdaki keşifçi, illegal yollar dahil daha dolambaçlı yöntemler deneyebilir.

Üstelik Saray ve Meclis, anamuhalif Partiyi yok etme veya yeni Parti kurdurmama noktasında birleşirse siyaset çığırından çıkar. Zaten iktidar bloğu, bunları yapıyorsa

hegemonyasını sürdürmek için muhafazakâr-dinci kesimleri çoktan arkasına almıştır. Yani mevcut yapı ebedi iktidarına engel gördüğü, sol alternatif partiyi olası seçimden önce imha etme programını devreye sokmuştur.

Bu vahim vaziyet, vasiyeti görmezden gelenlerin eseridir. Ayrıca esrik metodlar sola ve sağa indirilen darbelerle, tek parti diktatörlüğü kurulana dek ara verilmeksizin güncellenecektir. Çünkü iktidar blokunun kapitalizmi yukarıdan aşağı inşa etmesinin önündeki engeller kısa süreliğine kaldırılmıştır.

Diğer yandan soldan sonra sağdaki Dinci-Saraycı unsurlar dışındakilere de  darbeler indirilecektir. Amaç hegemonyayı güçlendirmek, tek partiye dayanan devlet iktidarının temellerini adım adım atmaktır. Salt bu yüzden

on yıllardır emperyal güçlere karşı, ulusalcı-demokratik solun şansı olmadığı söylenir. Oysa bunu düşünmek dahi egemen güçlere hizmettir.

Çözümün birleşik sol cephede olduğu görülünce de anında yedekte bekleyen 'Kısmi Kontrat' imzalamışlar sahaya atılır. Hatta yeni Parti kurulması önerileri patlatılır. Oysa hazır ve tetikte olmadığından yeni Parti çakılabilir. Olası yenilgi durumunda kontrolü yitirebilir. Ama bir yeni

Parti, sağcı-dinci unsurların hücumlarına karşı kendini her zaman koruyabilmelidir. Her ne kadar deneyimsiz olsa da yeni kurulmuş bir partinin hatasız başlangıç yapması da olanaklıdır. Hedefe ulaşmak illa ki imkânsız değildir.

Yani yeni Parti bir Kurtuluş Partisi olacaksa eğer uyarıcı vurgularda uzmanlaşmalıdır. Eğer teoriden pratiğe geçişin kesintiye uğramayacağı yollar bulabilirse, araba devrilmeden sonuca ulaşılabilir. Zaten araba devrildiğinde yol gösteren çok olur. Her şey olup bittikten sonra geriye doğru akıl yürütmek kolaydır.

Yine de tarihten ders çıkarmak için değinmek şart. Mesele toplumsal sınıfların tahlili, devrim üzerine yazıların analizi ve teorik-siyasal doğruların tespiti düzeyinde kalmamalıdır. Dolayısıyla yeni Partinin pratikte sınanacağı hesaba katılmalıdır.

Yapılan spekülasyonlara aldırmadan, sorumlulukların hayata geçirilmesini süreyle sınırlamak haksızlık olur. Ancak yeni Parti de kendine sunulan bu güvenle sağına düşen geleneği temsil etmemelidir. Çünkü stratejik yaklaşımlarında ciddi farklılıklar vardır. Sola indirilen ağır darbenin arkasında da bu sağcıl yılgınlık vardır. Unutulmamalıdır. Ayrıca olası bir yenilginin yaratacağı travmaya bağlanarak sağa kayış, yeni Partinin emperyalizme karşı mücadelesini de yavaşlatır.

Diğer yandan sağcılaşan yeni Parti eninde sonunda rotasından şaşar. Ve asla "emperyalizme ve feodalizm kalıntılarına karşı mücadele etme sürecini destekleyemez". Başlangıçta formül bu olsa da yeni bir aşamaya geçildiğinden yeni Parti ciddi taktik hatalar yapar. Yıllarca nice parti modelleri sınanmış.ancak tutmamıştır. Hatta aynı frekansta olanlar dahi zamanla ayrışmıştır. Bu son ayrışma olmalıdır.

Değişen dünyaya yeni versiyon bağlamında emperyalizmle bağlarını tamamen koparan bir yeni Parti kurulmalıdır. Burjuva demokratik devrimi tuzağına düşmeyen objektif tezlerini usturuplu anlatan, yeni bir parti olunmalıdır. Zaten başka çare yok, başkaca çıkış yolu da yok. Var diyen çıkarsa anlatsın da öğrenelim...

2 TEMMUZ 93...

 

2 TEMMUZ 93...

Sözde din adına, dine bağımlılık namına din dışılığın resmen tescilidir 2 Temmuz 93. Memlekette resmen kırılma noktasıdır 2 Temmuz 93. Gizliden gizliye, planlı programlı bu karanlık günleri hazırlayan provadır 2 Temmuz 93...

Bir zamanlar şu garip memlekette kapkaranlık geleceğin provasında diri diri körkaranlık karşıtı insanlar yakıldı. Apaçık insanlık suçu işlendi. Ateş utandı. İnsan postundaki kör kurtlar utanmadı...

Bu her anı canilik tüten cürümde bulunanlar ve iştirakçileri ilahi adaletten hiç çekinmedi. Davası yıllar yılı sürüncemede bırakıldı. Adaletli olmayan yasalar uyarınca zaman aşımına uğratıldı. Katillerin birçoğu benzer zihniyetin şemsiyesi altında yakıcı güneşten korundu, kollandı. Ve plan program dahilinde bu insanlıktan çıkan, insan yakmaktan çekinmeyen güruhla her devirde iş tutuldu yıllar içinde...

Yıllar sonra mozolesi, müzesi yapılsa da yakıcılığı, kavurucu ateşi asla sönmez 2 Temmuz 93'ün. Anaların babaların yüreği hala yanar, hala kanar. Alevinin ve küllerinin savrulduğu üç yanı deniz memleket, bu tavlı toprakların kararlı insanları, kör karanlığa karşı çıkar binlerce, milyonlarca. Sürer gider dava yıllarca...

Egemen dünyanın kurguladığı neo dinci-liberal iktidarlar hegemonyasının ne ilk ne de son kıyımıdır 2 Temmuz 93. Yeşil ateşe gömülmenin ilk kıvılcımıdır. Kurmaca din adına, göstermelik din bağımlılığı namına, bu hesapsız kitapsız yelteniş dinden kopuş, din dışılığa akıştır...

Tıpkı 2 Temmuz 93 gibi bir insan topluluğunu düşünsel, etniksel, mezhepsel, dinsel nedenlerle yok etme girişimkerinin, jenosit hamlelerin asla iddeti müddeti, müdafası müdanası olmaz. Yakın tarih yazacaktır, oldu ne yazık ki...

Kökten dinci vahşet eğilimlerinin en canlı örneği 2 Temmuz 93. Resmiyette zincirleme, pratikte diz boyu insanlığı sıfırlayan dinci-faşizan eğilimler dizgesi. Övünülen ve salık verilen sağduyunun ateş denizine gömüldüğü gün 2 Temmuz 93...

Sonrası daha feci. Hayret bu katliam nasıl durdurulamaz, bu nasıl bir fanteziymiş ki gerçekleşti diyenler sürüsü bir anda köşesine çekildi. Sindiler. 2 Temmuz 93 gizli planlar çerçevesinde önlenmedi, önlenemedi. Geç anlaşıldı şimdinin kaotik günleri o günden sonra hazırlandı...

Milyarlık yeryüzünde yer kaplayan canlı türleri içine kazara giren bir tür, 2 Temmuz 93 günü vahşi bir kalkışmanın hazırlayıcısı oldu.  Sonu nereye varacak düşünmeden böylesine adi bir kalkışma da aktif rol aldı. Lafta adil düzen namına pasif kalıp destekledi. Bu canlı mefta türler, kahrolası kahrolasıcalar, toptancı kafayla canlara kast etti. Adalet,  adalet de neymiş diyen bu cellatlar Madımak'ın kadife perdelerini tutuşturdu. Akıllar tutuştu...

2 Temmuz 93 Muhatabı belli, faili aleni bir olaydır. Buna rağmen yıllar yılı tecelli etmeyen bir adalet ayıbıdır. Ayrıca masumane bir girişim olarak başladı, provakasyona gelindi denilerek gizli savunuculuk tertibi ayıbın ötesi günahtır. Böylesine kitapsız, mezhepsiz, vahşice, gaddarca yapılan katliamın bahanelerle geçiştirilmesi ayıbın ayıbı büyük günahtır. 2 Temmuz 93 insanlık tarine girmiş en birinci utançtır...

2 Temmuz 93 kara lekesini memleketin yüzüne süren karanlık güçlerle, zaman içinde iş tutmak insanlığa ihanettir. Bu kara kalkışmayı sinsice ak eyleme eylemliliği ise insanlık tarihine geçmesi gereken hainliktir...

İşte salt insanlık onurunu kurtarmak adına yapılacak kutlu yürüyüş er geç başlayacaktır. Bu katılımı yürek yaracak, özel ve güzel bir büyük yürüyüştür. Küllerinden yeniden doğmak içindir. 2 Temmuz 93’ten bu yana gecikmiş, geciktirilmiş adaletin tesisi içindir...

Yoksa bir daha, bir daha başa gelir beterin beteri kanlı olaylar. Kambur vahşet pik yapar. Zalimler zirveye çıkar. Tıpkı 2 Temmuz 93 gibi emanete hıyanete seyirci kalındıkça devlet, millet yine insanlıktan sınıfta kalır. Töre, türe, tüze dip yapar...

Bilinen o ki karanlıklar ile karanlığa karşı çıkanların binlerce, milyonlarca yıllık mücadelesi sonsuza dek sürecek. İnsanlık var oldukça yüreklerdeki kızıl ateş ilelebet yanacak. Çünkü varoluşun temelinde ölmek, yanmak, dara çekilmek, yakılmak pahasına hep kutlu isyanlar yatar.

Ey insan unutma 2 Temmuz 93'ü. Unutturma ki karmator karanlığa karşı kutsal isyan sürsün. İnsanlık kazansın...

 

27 Haziran 2026 Cumartesi

DÖNGÜ

 

DÖNGÜ

 

Dalıp gittim baş tacı günlere

uçsuz bucaksız coşku dalgasıydı, hem de nasıl?

Ölümüne taptığım özün darlandıydı ilk kez,

İnanır mısın? hüzne bulandı Hürriyet.

Dudak izin kaldı kırmızı uçlunun dumanında

dalgalandı Deniz hem de nasıl?

Kadırgaların ışığında uçsuz sonsuz.

son yolculuğum yeşillenmiş stepler ecesine.

Şahmeran hayatım kendine aciz mahpus damına süs

gözbebeklerin buhar desenli altıpatlar hem de nasıl?

Ucu kurşunlu okların iliklerime ilişti 

kılcal damarlarım sayende ışık seli

İnanır mısın? Kedere boyandı memleket...

Döngü döndürdü başımı feci günler

düğün dünkü düğün düğüm kördüğüm hem de nasıl?

İnanır mısın? bu Haziran umulmadık hazlar sunağı

sustum hazanı zehir edilenlere inat.

Can suyu olsun canım hazinen hazire hayatlara

içi kırmızı bambu dışı kıytırık örgü

sırsız sınırsız döngü zeytin gözlüm sınavdayım.

Oy fener boy hızar iki artı bir hem de nasıl?

gölge perdeler ardında kesiliyor asırlık zeytinler.

İnanır mısın? Kadere doydu millet…

Sayıp sövdüm baş belası günlere

kaypak öfke formaliteden kampana hem de nasıl?

hava civa sebepten saldırgan savaş kelebekleri,

İnanır mısın? ‘Benim evim Senin evin.’ Çav bellam

sıfır piksel korsanlar kuşatmış prens adalarını

Adalı gezginliğimin son demi gerisin geri dönerim

başlara bela olurum hem de nasıl?

İnanır mısın? kılcal damarlarım ışık seli...

DİNDE KIRILMA NOKTASI, MAHI MATEM...

 

 

DİNDE KIRILMA NOKTASI, MAHI MATEM...

Her dinde mutlaka fay hatları vardır. Faylar kırılınca dinler bir daha belini zor düzeltir. Sürekli aynı kırılma noktası yaşanır durur. Tıpkı Mahı matem Muharrem, Yası matem Muharrem gibi…

Bin yıllar öncesinden beri din ve ahlak örgüsü bozulunca haksız zenginlik perdesi aralanır. Ve her defasında din adına korkunç sona yakınlaşılır. Ayrıca dinsel değerler yere ve zamana göre değişkenlik gösterdiğinden rota şaşar. Yüzyıllar içinde dinsel kemikleşme keskinleşir. Bu nedenle din adına acı katliamlar yaşanır da yaşanır…

Katliamlarla iyice katmerlenen kabuk kırılamayınca da din ülküsü çöker. Din adına sapkın eğilimler sokuluverir dinlere.  Asırlar boyu siyasete yön veren veya siyasete endekslenen din öğretileri her kırılmada biraz daha garipleşir. Zamanla yetenekli dinbazlar ve dilbazlar dine egemen olur. Üstelik sarı madene dayandırılan dinler ve dinci siyaset, birbirinden çok farkı olmayan kültürleri kültleştirir. Ve din kisvesi altında küçük bölgelere hapseder. Hayat akar gider ama binlerce yıl geçse de daima ayni noktaya dönülür. Dinde kırılma noktasına…

Devre devre maddiyata yatkınlığın artmasıyla birlikte sırça köşk dinleri saplantılara ve günahlara, sapkınlıklara ve haramlara göre ayarlanır. Ve dini bandı her gerisingeri sarış, katı siyasal dinciliği hortlatır. Oysa dinlerin çoğu tamamlanamamıştır. Hal ve durumu hep bir kırılma ve acıya gark olmuşluğudur. Ve fay kırıkları sonsuza dek acı yüzünü ve açık seçik etkisini gösterir.

Dinlerin çoğunlukla manzum hikâyeler mertebesinde kalması acı gerçekleri örter. Din adına yol göstermesi muhtemel kitaplar ve evraklar, görmezden gelinir. Böylece ahlaken fakirleşme, dinen yoksullaşma eğilimleri ağırlık kazanır. Artı sözde bu dinsel yapılar kendi katı katılımcılarını ve kendi müritlerini yaratır. Öyle ki yaratan bağlantılı farz edilen vasıflandırmalar,  kör gönüllere taht kurar. Bireysel vicdanlara hükmeden basmakalıp kalıplaşmalar ise din veya dinden sayılır.

Oysa dindışılık şerbetinden içildikçe, Tanrı armağanı sayılan her şey anlamını yitirir. Diğer taraftan dinler gökte ararken yerde buldumculukla, tehlikeli biçimde maddi manevi yatırımlara aracılık eder. İşte bu araflık ve yön tayini, trajik ve beter bir sona sürüklenmedir.

Bu süreçlerde basiretli çıplak uyarıcılar anında din düşmanları olarak yaftalanır. Böylece dikensiz gül bahçesi yaratılır. Sonraki aşama ise dinlerin ve sonsuzluğun şifresinin anında kesin biata, dincilerin de derin bir sessizliğe ve kurmaca kehanetlere bağlanmasıdır. Oysa din adına desteksiz savlananlar hızla sona savruluşun emaresidir.

Tıpkı Kerbela gibi. Facianın öncesi ve sonrası gibi. Mahı matem Muharrem, Yası matem Muharrem gibi...

Her savruluş sonrası insafsız ve hayırsız iradeyle zulmedenler yüzünden dinler en ileri sayılan çağda bile çöker. Çünkü din, tin, beden terbiyesi beynin hükümleri dışına itilir. Pratikte gelişen dinle beraber aklın dehlizlerinde hapsedilenler kendiliğinden belirir. Lafını esirgemez diller ise hemen dinsizlik safına indirgenir. Çünkü vahşileşen dinler bilinmezlik çıtasını yükselterek, maddi manevi karanlığa yolculuğu başlatır. Ara dönem geçişleriyle de din motifli tabela ve dinci tablo yenilenir. Yani ele geçirilen mühür sakınılmadan tersine yenilenişin tam üstüne vurulur.

Zaten dinler tarihinin acı gerçeği, peygamberlerin ortak yazgısı mührün adil kullanılmayışıdır. Hiçbirinde değişmez, dinler peygamberlerinin hayata vedasıyla biter. Hatta peygamberi hayattayken biten dinler bile vardır. Vedaların hemen hemen peşine mühür yüzünden ilk ayrılıklar ateşlenir. Tüm ciddi ayrışmalar da kanla tasdiklenir.

Tıpkı Kerbela vakası gibi. Tam bir kırılma noktasıdır Kerbela. Mahı matem Muharrem, Yası matem Muharrem gibi...

Son dinde kırılma noktası Kerbela'ya en makul ve en özel analizler yapılsa da tarafların uzlaşması olanaksızdır. Çünkü Kerbala insanlık tarihinde ve dinler tarihinde en keskin dönüm noktasıdır.  Kerbela tarihin seyrini değiştiremedi belki ama dinin seyrini değiştirdi. Din ortadan ikiye bölündü. Ve bu bölünmeyi başlatan kırılma noktası birçok ırkı ve medeniyeti yüzlerce yıl çok derinden etkiledi…

Özellikle de Türkleri. Türkler ki binlerce yıl tek tanrılı, çok tanrılı yaşamıştır. Özellikle kendi kültürel birikimlerine ve törelerine uygun dinleri seçmiştir. Dayatılan dinleri zor kabul etmiştir. Tarihte Türkler şamanist, animist, manist, doğa tanrıcı, Zerdüşt, Budist, Musevi, Hristiyan iken son bin yıl da Müslüman olmuştur. Kerbela sonrası ise doğup devam eden iki din anlayışından birini seçmiştir. Öncesi de vardır mutlaka ama özellikle 12. yüzyıldan itibaren Türkler ya Alevileşmiş veya Emevileştirilmiştir.

Bu merkezde değişik bölge ve coğrafyalarda devletleşenler, ilk iş karşıtını ezdi. Yüzyıllar boyu akla mantığa sığmaz biçimde siyasallaşan ‘bir dinin iki kolu’ olarak hep ayrışıldı. Ve din, devlet siyasetine dönüştü.

Devlet gücü kullananlar tarafından, iktidar otoritesi veya kutsal değerler arasında sıkışmış din bağımlıları, tarihin dönüm noktalarında hep karşı karşıya geldiler. Getirildiler. Kırım ve kıyım savaşlarına dönüşen bu 'Kasıtlı Kinci' karşılaşmalarda acımasızlık zirve yaptı. Kerbela merkezli, karşılıklı sürgünler ve toplu kıyımlar sürdü, gitti.

Din adına hala mazur gösterilen bir katliam Kerbela. İçerdiği vahşet Tanrı katındaki hiçbir dinin kalıbına sığmaz. Çünkü bu olayla resmen dinin yörüngesi kaydırılmıştır. Kutsal Kitap dini Kerbela'da toprağa gömülmüştür. Kan revan

Peygamberin soyu tüketilmiştir. Peygamber soyu sopu resmen yok edilmiştir. İşte o gün bu gün tüm yaygın din coğrafyası ve ülkeleri bitmez tükenmez kavgaların içine düşmüştür. Düşürülmüştür.

Kerbela bilinen sona bile bile sürüklenişti. Karşılaşılacak tehlike ve vahşet en baştan belliydi. Hüseyin de farkındaydı. Aklında dinde reform, devlette devrimden başka hiçbir şey yoktu. Bu doğrultuda tarihe yeni mesaj düşmek istiyordu. Canıyla kanıyla da olsa, cesaretle direnecekti. Asla hiçbir güce boyun eğmedi, hiç bir güç kullanmaya da kalkışmadı.

Hüseyin biat etmedi. Hunharca katledileceğini bilmesine karşın, Medine tutsaklığına dönmedi. Hak bildiğinden geri durmadı. Dik durdu. Özgürlüğü yeğledi. Toprağa kaldı, sembol oldu. Ölmedi…

Yolunun da yürüyüşünün de tek amacı vardı, dinin yozlaşmasına tarihi çözümleme getirmek. Ata’sından emanet dinsel birikimin son öncüsü olmak. Gerçeği ortaya çıkarmak. Gerçek dinin tekrarını sağlamak. Geleceğin bilincinde derin ve silinmez izler bırakmak.

Kerbela, Ata’sının getirdiği dini, son kez sonuna dek sahiplenme yeriydi. Eylemse eylem, ölümse ölüm. Ata’sının izinde, ortodoks Arap tutuculuğuna bir başkaldırıydı. Hedef dinin ilerici pratiğine uygun değerleri savunmaktı. Dinin savaşla kurulamayacağını, kurulsa da din birikiminin kurtarılamayacağının tescillenmesiydi.

Kerbela öyle böyle bir kırım değildi. İnanç silsilesini kirleten 72'ye binlerin düştüğü, kısır ve çorak bir arazide acımasız bir kuşatmaydı.

Kuşatma kırılamadı. On Muharrem de Hüseyin düştü. Din kırıldı. Kutsal davet bitti. Kula kutsala soykırıma başlandı. Karanlığa hizmetçi trajediler üzerine din yeniden kuruldu. Ve ruhsal ve nesnel yok oluş, Kerbela da tarihe kazındı…

Peki, bu kırılma noktasından sonraki Din, bu gün bu dakika itibariyle can hıraş yaşanan, kıyamete dek Kutsal Metninde tek bir harfe dokunulamayacağı ve değiştirilemeyeceği mührü olan din mi? Bu hangi dindir? Dünya ideallerine tutsak zihniyetin kurguladığı bu dinin köleleri, kös heveslileri Kerbela’ya nasıl bakacak? Yüzleşilebilecek mi? Elbette hayır...

Kerbela vakası Din'de kırılma noktası. Mahı matem Muharrem, Yası matem Muharrem. Diller lal, yürekler ebediyete dek kanamaya devam edecek...

YAZAN YAZSIN BEN YAZMAYACAĞIM

 

YAZAN YAZSIN BEN YAZMAYACAĞIM

Gazozuna maç takımlarına elenen bir milli takımım var. Hangi akla hizmet ise lakabı "bizim çocuklar" lanse ediliyor. Son çıkılan "formalite maçı" rakip turu garantilemiş "bizim amarika'...

Şimdi kazansan ne? Kaybetsen ne? Eve erken dönüş bileti daha ilk maçtan cepte. Aman da ne zafer? Bu saatten sonra bu hezimetin sorumluları her kimler ise derhal gereğini yapmalı. Lakin nerde? vakti zamanında hakkıyla bırakabilmek erdemliliği...

Madem bırakmıyorlar, bırakın bağlansın kırmızı telefonlar, ahkamlar kesilsin. Peşi sıra bedavadan övünülsün. İvedilikle yapılsın bomboş kritikler. Kadere bağlansın keder ve tüh yazık diye dön baba dön dövünülsün.

Tek amaç var unutturmak. Bırakın unutturulsun, onyıllar sonra başa getirilen başarısızlık. Tek hedef vardı la kupanın kulpuna yapışmak. Olmadı. Olmazsa olmasın, tek atımlık kuru sıkı hava nasılsa dertlere deva. Bir gol yakınlıktaki hedef ıskalanırsa ıskalansın. Yeter ki ısmarlama piyonlar bizi bırakmasın. Asla yasla n'aparız sonra?

O halde bırakılsın yorum, konum, forum yazarlığı. Tek norm var saltanatın devamlılığı. Peki bırakmazsan ne olur? Bıraktırırlar...

Dakka doksan, bir gol noksan. Yazan yazsın bir eksik bir fazla. Ben bu başarısızlık abideleri başta kaldıkça, milli takımlar düzeyinde fitbolu yazacak mıyım? Hayır. Peki neden? Çünkü bunlar gerçekleri yazanlara çok yakında bol ceza yazarlar.

Ya bunlar devam ettikçe  malum "yerli ve milli" fiyaskosunu bir daha izleyecek miyim? Evet. Peki neden? Çünkü bunlar izlemeyenlere çok yakında vatan haini yaftası takarlar...

Gazozuna yazı yazanlara, son gaz fitbola siyaset bulaştırıp millilere dip yaptıranlara ilk ilanımdır. İllaki "bizim amarika-bizim çocuklar' gazozuna maçına isyanım, tezahüratım son duyurumdur. Peki neden? Çünkü baştan sona bunlar toptan, bunlar fitboldan anlamaz, ben futbolistim. Ayrıca "Kod Kozalak" ofsayt gol peşinde koşuşan vatan hainlerinin topunu bilirim. Bu konuda benim hainliğim varsa ki asla yok varsa da ustam emanetidir. Başım üstüne...

"...Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt

hainiyim, ben vatan hainiyim.

...vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,

vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,

ben vatan hainiyim.

Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla..."

23 Haziran 2026 Salı

TEMMUZ'DA ÖLMEK VEYA PARTİ KURMAK...

 

TEMMUZ'DA ÖLMEK VEYA PARTİ KURMAK...

 

Mutlak butlan veya mutlaki kayyum sarmalında iyice bunaltılıyor Ata’dan emanet parti. Sanki mahkemece atanmışlar, Seçilmişleri partiden kopmaya zorluyor. Böyle giderse ağırdan alınan yeni parti tartışması temmuz ayında alevlenir. Ancak şimdiden tartışılması gereken konu parti kurulması değil. Yeni partinin kaderinin, doğu ülkelerindeki devrimci-demokrat hareketin gelişme derecesine ve gücüne bağlı olduğu gerçeği. Bu acı gerçeği inatla reddederek ‘biz doğu ülkesi değiliz’ diye çıkışanlara ‘Evet Öyleyiz’ diyebilecek bir tartışma üslubu bizde yok. Yoksa çekindiğimizden değil kesinlikle…

 

Atama memurların, seçilmişleri hırpaladığı ve dışlamaya çalıştığı Partinin temel çelişkisi de on yıllardır bu bilimsel gerçekliği yok saymasıydı. Eğrisini doğrusunu tartışmadan merkeze yanaşarak, parti dışı sol güçlerle teması geliştirmeyi ihmal etmesiydi. Bu konuda kısa, orta ve uzun vadeli planının olmamasıydı. Partinin en zayıf yanı veya siyasi arenada iyice zayıflamasına neden olan unsur, üye ve sempatizanlarının da iddia ettiği gibi sola, solun solundaki sosyal güçlere ve siyasal partilere yanaşacak özveriyi göstermemesiydi. Ancak son birkaç yılda burjuva devrimcisi bir parti kalarak da halk güçlerinin, halkın bağımsız örgütlerinin parti çatısı altında asla toparlanamayacağı inancından vazgeçildi.  Özellikle artan taleplere yanıt bulma başarısı yakınlaşmayı körükledi. Hatta sürece dahil olmalarını aklından bile geçirmeyenlerin katılığı yumuşadı. Birlikte olabilirmiş düşüncesi radikal tutumu ve kati durumu bir anda değiştirdi. Partiyi yönetenlerin sıcak iletişim kurma becerisi, hayata tutunamayanların partiye kanalize olmalarını sağladı.

 

Şimdi böylesine bir deneyim yaşanmışken, merkez sağdan solun soluna yelpaze genişletilmişken, ceberrut devlet geleneğine bağlı kalacağı aşikâr bir partide izin verildiği sürece ve belli oranda kalmak olmaz. Bu işin tek oluru parti kurmaktır, yek başına kalıp macera aramamaktır. Çünkü mevcut partiyi kapatma noktasına dek sürebilir bir komplo söz konusu. Yaratılan kaosun arkasında kimlerin olduğu da açık seçik belli. Öyleyse bir hiç uğruna kendilerini ateşe atan hukuk tanımazlarla uğraşmak yerine, en kısa sürede yolu ayırmak en doğru karar olur.

 

Verilecek karar bugünden yarına kolay savunulan siyasi tezlere dayanan ve sürekli karşı çıkılan sol görüşlere sahip bir partinin kurulmasıdır.  Kurulacak bu partinin geniş halk kitlelerini kucaklaması ve sınıfsal çıkar temelinde yükselmesi asla ütopist beklenti değildir. Hararetle olması istenendir. Hele ki örgütlenmeye destek vermekten yana tavır geliştirenler arasındaki farklılıklara da uzlaşma yolu bulunursa mesele kendiliğinden çözülür.

 

Yani çözüm, burjuvaziye demokratik ayar çeken bir parti yerine, ulusal-devrimci kavramı geliştirecek bir parti kurmaktır. Elbette emperyalizm kuşatmasındaki sömürge ülkeler burjuvazi önderliğinde kurtuluş mücadelesi verebilir. Vermiştir de ama bu doğal durum bir yere kadar geçerlidir. Ancak bugün kitlelerin devrimci bir ruhla eğitildiği ve örgütlenebildiği, radikal çıkışlara asla engel olunmayan bir partiye gereksinim vardır. Malum iktidar ‘böyle bir partiye izin vermez, halk da desteklemez’ diyerek partide kalmayı kabulleniş sadece sindirilmeyi günceller. Oysa aksine kurulacak yeni bir partiyi yelpazenin solu da sağı da tereddütsüz destekleyebilir...

 

Diğer yandan evrensel gelişmelere Kemalist şüphecilikle bakmayı öğütleyenler yüzünden ulusal kurtuluş felsefesini aşamayacak bir parti kurmak da çok yanlış olur. Çünkü çevresel faktörler ve organik bağlantılar çerçevesinde güdük kalacağı muhtemel bir parti zamanla emperyalizmle uzlaşma olasılığına yakınlaşabilir. Tıpkı ayrılanlar ayrıldıktan sonra mevcut partinin içine düşeceği durum gibi. Hal ve durum böyle gelişince iki yarımın bir tam etmediği görülecek ama yine atı alan Üsküdar’ı geçecek.

 

Şimdi bu da ne demek yerine, kurulacak partide tam bağımsızlık mücadelesini destekleme kararlılığı dikkate alınmalı. Ve egemen güçlere karşı etkin mücadeleyi yücelten, içteki sınıf baskısını dikkate alan bir yaklaşımla sürekli devrim inancını sürdürebilen bir parti kurulmalı. Özellikle belli kesimlerce özlendiği bariz mutlakiyete karşılık, anti-demokratik burjuva cumhuriyetini dayatan bir parti değil, emekten yana olan işçi-köylü seçeneğini temsil eden bir sosyal dayanışma ve direniş partisi kurulmalıdır. Çağdaşlığı perçinleyen, uluslar kendi kaderlerini kendileri tayin etmeli hakkına geniş açılımlı bir parti programı hazırlanmalıdır. Yani bir an evvel çünkü zaman az, yol kısa, yolculuk uzundur…

 

Hızlıca parti kurmak yerine, mevcut parti içinde değişik kanalların yoklandığı, karşılıklı olmayan hukuki atışmalarla yönetsel onay alınmaya çalışıldığı ortada. Ancak mutlak butlancı taraf, bu işi çözmek yerine çatışmaya vardıracak vurdumduymazlık içinde.  Ayrıca partinin birliği ve dirliği için iş birliğine nasıl baktıkları öğrenildi. Uzlaşmacı niyetten tamamen kopmuş oldukları da saptandı. Yani düşükler de düzelir umuduyla bekleme süresi çoktan doldu.

 

Bundan sonra geçecek her dakika kaybedişin kayda geçirilmesidir. Onun için bu parti kurma işi daha da uzatılmadan hayata geçirilmelidir.  Uzatılmamalıdır çünkü mutlak butlancı, ‘Komplocu Kayyumcu’ taraf Haziran’dan Kasım’a ortak amaç olan Büyük Kurultay etrafında bütünleşmeyi önermeyen, birliktelik adına olumlu cevaplar vermeyen hava içinde.

 

Havada Temmuz’da ölme korkusu değil, Parti kurma kokusu var. Ölüm korkusu olanlar bir daha korksun, bir daha. Çünkü parola ‘ya istiklal ya ölüm’…

22 Haziran 2026 Pazartesi

SERPENT TEST TATBİKAT…

 

SERPENT TEST TATBİKAT…

 

Bu aralar alt takım tabakasından sakıt çalımlı serpentes, sere serpe test sürünüşünde. Yani serpent test tatbikat resmen başladı. Testçi sürüngen sürüsünün vücudu, birbiri üstüne çullanan pullarla kaplı. Bu allama pullama serpentesler ve allama dallama serpentestler, ilk fırsatta malum zırhından sıyrılabilir. Ancak serpenter teste tabi tutulanların kutsal arınması lafta kalır. Megalomaniak iddia asla gerçekleşmez. Akıllarda yine geçiş dönemi kutulanan suç ve günah baki kalır…

 

Tarihi gerçeklik apaçık buyken 'Kımıl Koruk' tipli arsız serpentor, suçsuz günahsızları sınırsız dürtüleri ve hareketli çenesi vasıtasıyla yutar. Koca kafasından büyük olanları bile yutmaya ıkınır. Salgıladığı zehirle cüsseyi yavaş yavaş eritir. Ehil ergasiloz çatal dili, ağzındaki yarıktan dışarı sarkar. Sarkık kara mamba diklenir ve açık kapıdan serinliğe uzar. Bu uzayış yerdegezen sinsiliğin ve serkeş hainliğin sembolüdür.

 

Serpentesler tarih boyu ilkel, dinsel, cinsel, sosyal ve siyasal yaşamın gizemsel ve büyüsel ögesidir. Özellikle dünya öncesi varlık mitidir. Serpentes denen bu 'Kıvrak Kıvrımlı' iblis, mitolojik çağlardan modern çağa belli çıkarlar uğruna safları sömürür.  Bunlar serpent kafalı derbent, insan bedeninde sürüngen haliyle bir seri vakaya dolanır. Topu ‘Kavisli Kurnazlık’ sergiler. Bu kuralsız serpent test sürünüşünü öz yaşamla sınananlar ve özellikle dolu boş zırvalayanlar tatbik eder.  Tabii ki tam tamına snake şeytanı oluverirler.

 

Orada burada, olura olmaza sevimsiz ve sinsi snopluk fışkırtılınca da emanete hıyanet eğilimi artar. Bu kez tılsımlı tıslamalarla snake dansına kalkışılır. Yıkılmaz sanılan dağları, snake pit ile serpentis pik arasına sıkışmış yüzsüzler tırmanır. Bu test sürünüşü ve terbiyesiz tımar bireysel duyarlılıkları da zehirler. Toksin ölüme hayvansal ağulu tek bir ısırık yeter…

 

Isırık zehirlenmesiyle cıvıyan zihne akıl ötesi kin, akıl dışı düşmanlık ve akıl almaz kötülük hükmeder. Hemen sokma akıl sokulur devreye. Sonra softa garez ve gereksiz diş bileme satanlığı sürülür damarlara. Dahası arafta bocalama süreci acayip etkiler hayatı ve hayata borçlanılır ölümüne. Erinde geçinde bu serpentes testin, bu hesapsız kitapsız saldırganlığın hesabı gün olur devran döner sorulur.

 

Ancak acabası olmaz bu yerdegezen tayfasının. Çünkü hiç duymazlar. Duyargaları çene ve karın kaslarıdır. Bu doğal sensör sayesinde yalan yanlış titreşim hissederler. Yanılma ve kandırılma kaygısıyla daima korkuyla titrerler. Dahası üç beş adım sonrasını da görmezler. Itırları koklayamazlar. Duymak ve görmek için salt salınan uzun ve çatal dillerini kullanırlar. Zehirledikleri avın peşini tıslayarak böyle sürerler. Avane bahanesiyle avları pusuya düşürüp, punduna getirip, yakalayıp yutarlar. Çünkü diş dibinde sakladıkları peptit karışımlı zehir, sinir kas iletisini keser avı felç eder. Artı kalp uyarım sistemini de bloklar. Serpentes test anca böyle biter...

 

Serpentesin zerk ettiği zehre direnç zayıflayınca, panzehir de bulunamayınca, zevke zevahiflik denge sapması yaratır. Durduk yerde mort hali ve mortal sin sineye çekilince hayata uyum düzensizleşir. Zihinsel ve duygusal durum, tinsel ve dinsel ahenk, sosyal ve siyasal ritim bozulur. Bozuk düzene bayağı sıvanılır. Yerdegezen serpuşu takılır ve bir süre sünepe sürüngenlik sürdürülür. Zaten süreç kendiliğinden kayınca, kemik plaklanma ve yalan yumurtlama süreci de sekterlenir. Zehir, zifti beton bedenlere yayılır. Zehirsiz piton ile yüzleşme korkusu ise herpeton bilinçsizliği yaratır. Suda ve karada gerilim artar, tuhaf bir gerileme güncellenir.

 

Serpent test sürgününde bütün olan biten dahil, tüm reperküsyon repertuara stoklanır. Bir müddet sonra reperfüzyon da işe yaramaz.  Çünkü kapalı durak sendromu, zehirli ‘Kıl Kuyruk’ dokunuşuyla tene ve tine bulaşmıştır bir kere. Bulaşı sonrası sere serpe sürünüşün üst takımı bile 'Kusurlu Kuyrukçuluk' ve serpentes teslimiyetçilik zehri yüzünden epey bocalar.

 

Boca edilen serpent çalgısı, uluorta çalınır. Çalınan hayatlara bolca serpelenir serpenteslik. En nihayetinde serpençelere rast gelineceği bilindiği halde pullu dilekçeleri tanımama hilesine kuyruk oynatılır. Ama bu bile kurtarmaz serpent zevatı. Çünkü gemi azıya almış kumpasçı takımın serpente halleri ve yılışık gevelemeleri amniyat omurgalı etçil serpentlere birebir öykünmedir. Ne yazık ki bunların soy çizgisi evrilmemiştir. Bunlar bünyesinde iskelet ve kıkırdaklar barındırsa da kendi içlerinde sınıflanınca girebildikleri kategori ancak ve ancak omurgasız hayvanlıktır. Umursanmayan sindirim bozukluğu ve doymaz açlık hissettiren etobur beslenme alışkanlığı onları bu serpentis alt kümeye düşmeyi getirir. Forma değiştirilse de fors düşer.

 

Düşük profillerin iptidai akılla formika masalarda, formal istilayı görmezden gelerek formaliteden tartışılan fornikatör iptilasıdır forsu düşüren. Hemen sepetlenmesi gereken serpentvari hayat hevesi, coşkusal rezillik, kurvatura cinslik, sere serpe serpentlik iptal girişimleriyle form değiştirir. O yüzden son günlerde serpentes teste tabi tutulanlar iyi bilmeli ki serpentes seraklar, milyonlarca yıldır ilkel, dinsel, cinsel, sporsal, sosyal ve siyasal yaşamın gizini gizemini ve sırrını büyüsünü sıfırlamıştır.

 

Sıfırlananlar serpenterist taktiklerle yeryüzü habitatında habisini aramıştır. Bu periyodik deri değiştirmeler, katakulli dökülmeler silme silik, küllenemez genetik yanılsamayı yoğunlaştırmıştır. Serde serpentlik yerde sürüngenlik, arza geçme, arzdan arşa haddini aşma, arsızlığın kulpuna yapışma sergisi yayılmıştır.

 

Bu aralar artan sere serpe sezgiyle serpentes familyasına düşkünlük ve serpentor taşkınlık yayımı asla hafifletilemez. Kahır dergahında sabır çekmek yerine, kâh zehirlenmeye neden serpentlerin halline, kâh nalına mıhına, kâh zıkkımın kökü ziftin peki yakıştırması yadsınamaz. Zaten tüm deri atmalara rağmen tatlı su serpentesliğinin ortalama ömrü taş çatlasa üç beş yıl.

 

Bu kadar sürecek serpent test tatbikata ve komple sürünüşe zehir dayanmaz. Diğer taraftan panzehir zehhar, zinhar zehhar…

hazira26

 

BİLMİYORUM, BİLMİYORUM, BİLMİYORUM...

Bir tarafta mutlak butlan diğer tarafta mutlak mağlubiyet, bilmiyorum ne olacak futbolun ve siyasetin sonu. Akşamında butlancıdan 'bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum' nakaratı. Sabahında 'mağlubiyet, mağlubiyet' mağlubiyet' serisi.

Bir yanda onüç kere maç kaybetmiş bilmiyorumcu umuma butlan başkan. Bir yanda umuda fren koyan on kişilik rakibe kaybeden umuma hükmedemeyen teknodirektör. Bilmiyorum ne olacak bu ahlaktan arınmış siyasetin ve bu golden arınmış futbolsuzluğun sonu. Zaten onlar da bilmiyor.

Ayrıca gün Ada umumunda gençlere geleceğini kazanacakları bir sınav günü. Ancak bilinen güzergah ve önlemsiz trafik yüzünden zor yetişilen veya daha girmeden kaybedilen bir maç daha. İyi ki bilmiyorlar. Bu üçlemede bilseler ne olurdu onu da ben bilmiyorum...

Biliyor herkes, komple biliyoruz herşeyi ancak hep sıfır çekiyoruz. Ekonomistim her bir şeyi biliyor ama ekonomi mafiş. Futbolistim topu biliyor ama tur sonraki turnuvaya kalmış. Öğrencim onca yılın emeği diyor ama yarındandan umudu kesmiş. Yani memleketin önü tıkanmış. Bir nefeslik huzur da da kalmamış. Her tarafta tüm taraflarda, bütün taraftarlarda anında çarkediş şatafatı. Hattı zatın da 'bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum' safsatası. Peki kim bilecek? ben de bilmiyorum...

Ben de tam bilmiyorum ama bir bildiğim var. Bu mutlak kayyum tarifsiz bir bilgisizlik içinde. Tek bildiğim bu yerli ve milli takım, tabela yapmaktan aciz büyük kısırlık içinde. Tek bildiğim Ada'da ilk, ilk ciddi maçına çıkacak öğrenciler kendilerine reva görülen keşmekeş içinde. Bu 'bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum' nakaratlı işleyen kaotik süreç kimleri yakar kimleri harcar ben de bilmiyorum...

Bildiğim varsa bu arada yazık oldu birilerine. Olan malum kırmızı telefondan naklen yapılamayan soyunma odası aramalarına oldu. İçleri yanmıştır, arayamadılar diye. İçleri bulanmıştır ayak oyununu iyi bildiğini sanan saçı başı, eli ayağı süslü püslü metroseksüellerin de. Bu dünya vitrini turnuva geçti bir dahakine bu donuk zihinle gidilebilir mi ben de bilmiyorum. Ömürler yeter mi bende bilmiyorum.

Bildiğim varsa ki var derim, tıpkı hayatlarının en ciddi sınavına giren üniversite adaylarının ritmi bozuk kalp atışları gibi ayarım. Bolca boşa atıp tutmaları denize hasret canım gençliğin asla unutmayacağını da bilirim. Unutmadan bir daha vurgulayayım, evet kursağında kaldı birilerinin bu turnuva. Zırtapoz pozlara giren futbolistler ile ona buna zırt pırt telefon uzatan bakanlar makanlar birlikte çime gömüldü. Sıkıştıkça 'bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum' diyen  'Kibir Kumkuması' da kendi açtığı mezara düştü.

Bildiğim kaybedilen maçlar, kazanılamayan sınavlar, kaybedilen değerler kurgusu çürük sistemin bizzat götürüsü. Çağdaş yaşamdan kopuldukça karşı karşıya kalınan her ne varsa bu parakoyak yapılanmanın doğal sonucu. Demek ki sırf bireysel yetenek işe yaramıyor çağın futbolunda. Zerre üretmeden, sırf ekonomistim cakalanmasıyla ayakta kalınamıyor dünya ekonomisinde. Sırf 'bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum'  diyerek bildiğini okumak üstünlük sağlamıyor reel siyasette. Siyaset sarayın, futbol siyasetin, gençler geleceksizliğin gölgesinde başarı anca bu kadar...

Bildiğim bir şey daha varsa 'bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum' diyen çok bilmiş 'Koca Kafa' arsıza öğren de gel derler. Seriye bağlanan 'Mağlubiyet mağlubiyet mağlubiyet' üstüne 'herşeyi yaptık, herşeyi hemde ama olmadı' diyen teknodirektöre bırak da git derler. Gençlerin geleceğini zehir edenlere gençliğinizden ilelebet hayır göremeyesiniz derler.

Bilmiyorum daha başka ne denir ama dahasını söylemek yürek ister. Çünkü mangal yüreklilere de gel seni biraz misafir edelim derler...

Bildiğim hoşbulduk demekten başka çare, direnmekten başkaca yol kalmadığı...

 

YOK, YOL KALMADI BAŞKA...

Durmak yok, yazıyorum bir yazı daha. Bu konuda yazmayı hiç istemeden son defa. Karaladığım manifesto kikirik ceberrutların cemi cümlesine gitsin bari. Adres belli, ucu açık. Çünkü politikada hukuk mukuk kalmadı, at izi it izine karıştı resmen. Ne yazık ki iktidar düşü kurarken, devlet ve illet elele tabela partisine doğru evriliyor ulu çınar. Parapolitik 'Kudubet Kukla' ve zehir zemberek zillete rağmen partililer hala dimdik ayakta. Masum millet benekonomist ekonomisi yüzünden zar zor hayatta. Partiye çöken 'Kindar Kantar' politikacı tartma hevesinde. Ayrıntısı alttaki satırlarda, gidilesi tek yol belli. Aksi durumda yok umut. Yok, sanki yol kalmadı çekip gitmekten başka...

Çünkü 'Kukumav Kuşu' ve kumpanyası en uzak ihtimal görülenleri partidaşlarının gözüne gözüne soktu. Sıra dışı sanılar bir bir panoya tutturuldu. Yıllardan sonra iyice yaklaşılan umuda yolculuk unutuldu. Unutturuldu. Mahkeme güvenceli, usturupsuz uyarlamalarla kısa zamanda doğru politika tersine döndürüldü. Öyle ki 'Kanunsuz Kindar' ve kampanyası, iktidar merkezli operasyonel taktikleri umursamazlıkla uyguladı. Hatta haddini aşan hukuk dışı eylemsel tahriklerin tamamı  denendi. Ve başı sonu uygunsuz kepazeliklerle partide istikrar bozuldu.

Lafa gelince sakınılan haram lokmayı 'Keltek kerkenez' ile bozguncuları bizzat yuttu. Zalimin attığı zokaya takılanlar, politika tarihinin karanlığında uydulaşır ve uyur diyenler anında disiplinsizlikle suçlandı. Şaka gibi ama usulsüz kesin ihraçlar başladı. Yargıday şakayı tasdikledi. Şimdi illerin sırası, pek yakında ilçelere dek uzayacak seçilmişlerin doğranması. Yani parapolitik sarayın loş koridorları kokoş cellat fışkırıyor...

Dahası zorunlu kurultay hazırlığı berrak bilinçleri zehirleyen bahanelerle öteleniyor. Bilim dışına kaymış politikos zihinle parti yerinde sayar pozisyona puntalanıyor. Tırnak içinde punduna getirip tüm seçilmişlere kanca atılıyor. Gerisingeri krizlerle parti içi galeyan geliştiriliyor. Sonuçta çok yakında adını ve adamlarını kurtaramayan parti, halkı ve memleketi nasıl kurtaracak serzenişi semtlere pompalanır.

Demedi denilmesin, iktidarı değiştirecek partinin ayak seslerini egemen sınıf duyar duymaz oluyor bu büyük

kriz. Ve kıyı köşeler tutuluyor 'Kolpacı Kast' tarafından hemen. Yani benlik hırsı ve bencillik tutkusu tavan yapmış utkusuzlar acilen devreye sokuluyor. Velhasıl kamuoyunu ikna derdi olmayan bu 'Kapitalizm Kapatması' bu 'Kara Korsan' tayfası partiyi bitirmeye kararlı başından beri. Çok belirgin bir kötü niyetlilik var cemi cümlesinde.

Eğer bu tersine durumu tersine çevirecek hamlelerde geç kalınırsa kaos iyice derinleşir. Diğer yandan sus pus kalmayarak da bu kaotik süreç aşılamaz. Konuş konuş kime, anlayan yok ki...

Yok baskın veya erken seçim yapılırsa hazırlıksız yakalanırız, yok şimdi hiç zamanı değil kapışmanın, kapılmayalım kara yele bekleyelim biraz, yok darbesel ayara bizde ayar çekeriz sonra diyerek hepten yok olma ile karşı karşıya partinin seçilmişleri. Oysa beklenmedik bir anda çekilmek, 'Kafadan Kontak' butlan koalisyonuna tarihi bir ders olur. Tek dersi vermek şart. Yok, zorla güzellik olmaz. Yok da yok...

Yok da yol kalmadı başka. Yok yol bu, yok şu yok şubu derken asıl hedeften uzaklaşılıyor. Sürekli imkansızı yaşamak, devamlı imkanları zorlamak kötümserliğe sabitliyor partidaşları. Yani parti de hırpalanıyor partililer de...

Yok babanın partisi mi, yok başka parti mi yok? diye yoklama çekenler de yok değil. Çok. Verilecek cevap da çok ama neyse. Evet babamızın partisi, evet şimdilik başka parti de yok bize. O zaman kur ve başla diyor iç ses. Dış sesler tedirgin ama ödevleri belli, ya asimile et ya da yok et. Malum mesele memlekette sömüren ve sömürülen aynı çizgiye çekilmiş. Parti içinde butlan ve sırtlan kesinkes öne çektirilmiş. O halde

bu asrın en acılı süreci uzamasın daha fazla. Yaz fermanı, kes cezayı...

Eskide ısrar, resmen hak düşmanlarıyla uzlaşı, halk düşmanlarıyla uzlaşı demek sol tahlilde. Yani binbir zahmet eskinin yenilenmesi yerine, yenisini kurmak daha kolay. Bırakalım 'Kılıç Kınında Kalsın' yokları oynasın. Yok, gerçekten yol kalmadı başka.

Durmak yok, ne feci facialar atlattım ben ve yazgımı kendim yazdım yeniden. Yok silinmez yazıdır, yok bilinmez yazgıdır deyip, yok yere auta çıkmadan, yok yere taça atılmadan, bir kere daha Türkçesini yazdım. Latincesini okudum; 'Aut viam inveniam, aut faciam.'

Yazamayabilirsiniz normal ama mutlaka okuyun. Siz okuyun...

17 Haziran 2026 Çarşamba

haziran26

 

SANTRAFOR YOKSA GOL YOK, TUR YOK...

Futbol, milyarları kendine bağlayan muhteşem bir oyun. Sırf oyun olmanın ötesinde dünyadaki en büyük endüstrilerden biri. Turnuvalar, organizasyonlar, şampiyonalar kapsamında öncesi ve sonrası maçlar ise en ucuz eğlence ve seyahat tipi. Ayrıca futbolun tılsımı ülke gücünde değil oynayış gücünde. On yıllar boyu ekonomisi dip yapan ülkeler  bile dört yılda bir sahaya doğru yayılınca hele futbolda en güçlülerden olunca işin rengi değişiyor. Hatta futbolu hiç umursamazlar bile uzman edasıyla havaya giriyor. Futbol böyle bir saplantı işte...

Bir de futbolu ikinci üçüncü spor branşı gören ülkeler var. Onlar için kazanılması mucize sayılabilir bir maçı almak şampiyonlukla eş değer. Onlarda maç maç ilerlemek ve değerlenmek derdinde. Bu nedenle futbolu pek önemsemeyen ülke takımlarıyla oynanan maçlar hayli zor geçer. Favorisi belli, kazanılması basit görülen bir karşılaşma çok çetin ve bol çekişmeli olur. Çünkü sportif statüsü düşük görüldüğünden, diğer branş sporcuları gibi ilgi görmediklerinden hırslanan  futbolcular ekstra efor sarfeder.

Bizde öyle mi ya futbol her şey. Ekmek kadar, su kadar değerli. Hatta siyasetin bile üstünde. Veya siyaset futbolun içinde. Her şampiyonada yıllar yılı futbola bulaştırılan kara para, bahis, şike,  astronomik transferler, hak gaspları anında unutulur. Diğer yandan Milli forma bir partinin, ideolojik bir yapının temsil edilebileceği, ayrıştırıcı siyaseti simgeleştirme aparatı değildir. Bu prokatif tavır karanlık zihniyetin karşısında duranları rencide edebilir. Milyonların ortak değerine bakış açısını zedeleyebilir. Çünkü dünya futbolu ırkçılık barındırmaz. Futbol faşizan nefreti kabullenmez. Futbolda gücü futbolla göstermek esastır. Radikal milliyetçi şuuraltı hareketlerle değil. İşte bunlar unutulmamalı...

Unutulursa Kapıkule dışındaki her maça gaza aşkıyla, yürekler ağızda çıkılır. Çıkılır da yarı amatör bir takım gelir, uluslararası arenada kendine ön sıralarda yer bulan, bire birde yetenekleri yadsınamaz millileri üç atak, iki gol sahadan siler. Sonra yüzde bilmem kaç top bizde kaldıyla övünme faslı. Oysa futbolu zayıf olanlar, çapını bilenler rakibine topla daha çok oynama fırsatı tanır. Rakip topu evir çevir dolaştırırken hata kollar, golleri çakar, dünyada manşet olurlar.

Oysa futbolda top hakimiyeti önemli, topa çok hakim olmak değil. Yeteneğine güvenmeden gelen her topa ilk sen hakim olacaksın. Gol atarsın veya atamazsın. Ama disiplin kaybedilmezse eninde  sonunda bir karambol olur gol. O da olmadı umutlar başka turnuvaya kaldı. Eğer bu maç alınsaydı tur garanti. Ya şimdi. Şampiyonaya devam etmek için kesinlikle kazanılması şart iki maç. Kalan maçlar galip bitirilse de  tur şansa bağlı.

Belki de bu öngörüyle maça tam saha baskı başlandı. Eğer yelkenler fora, maç

baskılı oynanacaksa, soldan sağdan, yandan ortadan ortalar yapılacaksa, oyun sıkışınca doldur boşalt yapılacaksa illa santraforun olacak. En az bir tane, iki civa gibi ikiz kule olursa ne ala.  Yoksa hayana top sende kalır, boyuna golü yer kala kalırsın. Çaresizlikle çırpınırken ikincisi de girer çürük kapıdan.

Çünkü santrafor sadece gol atmaz. Planlı pres koyar, topu her şartta stoplar, indirir, kaldırır, saklar, üç direği görünce vurur. Oyun stoplayınca, sahanın her yanında adam boşaltır, kısa verkaçlarda duvar olur, uzun aşırmalarda top aktarır kral olur. Şandel şişirmeleri bile bir dev adam gibi yumuşatır, şakülünde adrese gönderir, oyunu açar. Özellikle onsekiz dışından içinden önüne düşeni sert vuruşla şutlar. Altıpastan sekene sakince ayak koyar, ritmik uzanışla kafayı çakar oyunu bitirir...

Zar zor gitmişsin Dünya kupasına ama kafada oynamadan şampiyon olma hayali. Üstelik rakibi de küçük görerek çıkmışsın ilk maça bir santrforun bile yok. Kadroda var da çağla, çaylak diye güvenmediğinden atmıyorsun sahaya. Taktiğin kontratak yani geçiş oyunu olsa kadro tercihi belki anlaşılabilir. Ama sahada tam  aksi bir oyun oynanınca bu forvet hattıyla maça tutunmanın güç olacağını anlamak gerekirdi. Belki taktik bu olmayabilir ama maça rakip sahada baskı uygulayarak başlayıp bitiriyorsan akla bunların gelmesi çok normal...

Anormal olan kanatlardan bazı anlar top getiriyorsun, oyunun doğal sonucu olarak sık korner atıyorsun. Ama hep havayı dövüyorsun. Çünkü sahada santrfor tandanslı tipik bir oyuncun yok. Rakip de devşirme santraforun başta tüm takımını dövüyor. Oysa o pozisyona sürdüğün oyuncunun silik ve etkisiz performans göstereceği malum. Çünkü rakip stoperler fiziksel olarak çok üstün. Boy pos endam onlarda. Ve sanki görmüyorsun, ikili mücadeleleri hep onlar kazanıyor. Santraforsuz oynadığın için hava topları tamam da yerden bile üstünlük sağlanamıyor. Yani santrafor yokluğu veya o yere ikame edilenin fizikondisyon eksikliği, ceza sahası etkisizliği olarak sahaya ve maça yansır...

Durum böyle gelişince elbette yokları oynarsın. Yirmisekiz hücumla bile skorbordu değiştiremezsin. Çünkü santraforun yok. Santrafor, hücum hattının en ucunda sorumluluk alır. Rakip savunmaya en yakın durur, sık sık stoperler arasına girer, bitmez tükenmez fiziksel gücüyle onları yıpratır. Dakika nefes aldırmaz. Hava toplarını sektirmez, etkili ve bitirici hamlelerle hücumu neticelendirir. Didinir didişir.

Sahadaki dizilişe bir türlü böyle bir santrafor ekleyemezsen kısa pas, yan pas top çevirirsin. Futbolbilir izleyiciyi canından bezdiren bu paslaşmalarda top kaybıyla oluşan rakip kontra ataklarını kesmekte de zorlanırsın. Bir veya iki önlersin, bir defalığına bariz bir hata ve maçı verirsin.

Ayrıca bu tip bir futbolcunun sahada bulunması gerektiği ve kadroda var olduğu anımsatıldığında 'yer bulamadık' diye yakınan bir hocayla buraya kadar. Bu beyanatı da ayrılığın kanıtıdır resmen. Ayrıca taktik gereği mi oyuncu tercihi mi bilinmez, maçın son dakikalarında stoperin hücum hattında çakılı oynaması zayıf rakibi çok bunalttı. Ya hemen yenilen ilk golden sonra daha çok vakit varken santrafor değişikliğine gidilseydi maç bu sonuçla biter miydi? Belki biterdi yine de. Denemek lazımdı, yer bulmak lazımdı. Yanlıştan dönülseydi eğer bir umut şimdi umut da yok.

O halde santraforlu veya santraforsuz kalan iki maç kazanılıp üst tura çıkılsa dahi şampiyona sonunda hocayla el sıkışılıp yollar ayrılmalıdır. Çünkü soyunma odasında tahtaya santraforsuz onbir yazmak maharet değil. Bilinir gerçek eğer santrafor yoksa gol yok. Şansa gollerle tur yok. Erken eve dönüş bileti daha şimdiden cepte. Turpun büyüğü şimdiden heybede. Hele bir şu şampiyona bitsin...

Santrafor 9 giyer, doğru söyleyen 9 köyden...

 

TEK YOL YENİ PARTİ, DEMOKRATİK DEVRİM SÜRECİ...

CHP'de yaşananların veya CHP'ye yaşatılanların bir teorik boyutu var bir de pratik  boyutu var. Meseleye her iki açıdan bakıldığında da durum vahim. Olanları teorik açıdan irdelemek çoğu kesimin anlamayacağı veya anlamak istemediği bir gerçeklik olarak dökülür satırlara. Pratiğine ise akıl sır ermez. Hatta satırın kimin elinde olduğu bilindiği halde ve acı gerçek açık seçik ortadayken.  Yani yaz ortası 'Kızıl Kar' yağdı, 'Cumhuriyetin ikinci yüzyılında, teolojik saplantılı ikinci cumhuriyetçi bir yapı, Cumhuriyeti kuran bir partiyi en diri ve dirlik düzen içindeyken truvalist işbirlikçiler vasıtasıyla masaya yatırdı. Uyduruk hastalıklar icat ederek operasyona başladı...'

Operasyonu kendine hak gören 'Karanlık Kafalı' mutlak butlancı tayfa dünden hazırdı. Şimdilik duracağı da yok. Bu yersiz ve arsız istilanın en  bariz özelliği ise ne yazık ki mevcut iktidarın hukuk dışı yaptırımlarla, hukuk tanımaz vasıtalarla geçmek istediği varsayılan anti-demokratik diktatörlüğe kapı aralayacak olması. En kötüsü ise partiyi ve parti örgütünü dolayısıyla memleketi geleceksizliğe teslim etme girişimi. Diğer yandan 'Kötünün Kötüsü' ise partide parçalanmayı getirecek bu kadar da olmaz dedirten 'Kasıtlı Kusur' işleme pervasızlığı. En 'Kötünün Katmerlisi' ise daha dün kendinden olanlara 'Kör Kılıç' kuşanılarak siyasi hayatın dar edilmesi. Kutsal dava unutularak, mutlakiyetin güzergahına 'Kora Kor' davranışlarla kara taş döşeyen butlancılıktan geri adım atılmaması. Daha ne olsun. Ek olarak ayıptır günahtır demeden 'Kös Kös' atak üstüne atak geliştirilerek, komplolarla ve asılsız yakıştırmalarla Ata emanetlerine ihanet edilmesi. Yetmez mi?

Zaten ülkede sinsi ve vahşi kapiralizm uyarınca yönetimsel üstyapı ve yönetildiğini farz eden altyapı kemikleşmiş. Kendi çapında kapitalistleşmiş. Hatta 'Kapitalsiz Kapitalistler' bile  bu faşizan girişimlerden siyasi nemalanma hevesinde. Bu nedenle devlet-hükümet eliyle, keskin muhalefeti önceleyen, birinci parti olan CHP içten çökertilmeye çalışılıyor. İş tutulan 'Kaypak Karakterli' dar düşünceliler sayesinde gelecekteki işleyişe CHP'nin karıştırılmaması öngörülüyor. Bu 'Kuyum Kayyum' müsveddelerinin işbirliğiyle pentagonist planın hayata geçirilmesi hedefleniyor. Çünkü mevcut iktidar karşıtlığı geniş bir toplumsal tabana yayılmış durumda. Bu nedenle muhalefete öncü parti konumuna evrilen CHP'nin, atanmış 'Kötü Katı' kimliklerin yasa dışı edimleriyle ve radikal tedbirlerle aradan çıkarılması  gerekiyor...

Plan dahilinde gereğince sonuç almak için, partiyi ters yüz etme iradesi de bir süredir el altında ve dışarıda tutulan 'Kara Karga' particilere sunuluyor. Peki niçin? CHP güdük bir parti konumuna evrilsin ve malum iktidarın söylene gelen sinsi emellerine asla ve kata engel olmasın. Hal ve gidişat apaçık böyleyken 'Kapı Kulu' zatların ve zehir zemberek zerzavatların hiç umurunda değil. Bu ucuz vesikalı vasatların tek umusu 'kapa gözü ye sözü, yap işi kap hazineyi' uydulaşmasının siyasi getirisi.

Proje program sapması büyük ve ekonomik sonucu endişe verici boyuta erişince atı alıp denizi geçmek de işe yaramaz. Cumhuriyeti eskitme hevesindeki bu karşı devrimci odaklar, kendi kurdukları ucube  rejime  rağmen duraksar ve gerilemeye başlar. Hatta yeni rejimden alabildiğine yararlanan üst sınıflar bloku, siyaseten ikinciliğe düşüşü bir türlü içine sindiremez. Dibe vuruş önlenemez olunca alt sınıfları zerre önemsemeyen başına buyruk malum yönetsel dinamik, son çare düşkün CHP'lileri devreye soktu. Kendi partilerini kendileri devirsinler biz de rahata erelim diye.

Soktu çünkü seçilmiş CHP kadroları ekonomik, sosyal ve siyasal taleplerinin sözcüsü olmayı içselleştirdi. Ezilen ve sömürülen tüm katmanların CHP'ye desteği gün geçtikçe arttı. İktidar değişikliği isteyen halkın ve iktidara yürüyen CHP'nin

bir şekilde bastırılması gerekiyordu. Düğmeye basıldı ve öyle de olacak gibi...

Hukuktan bir haber 'Kasıntı Kılavuz' ve toplama azınlık, bağımlı yargı ile kolluk gücü arkasında tipik baskınlarla ilk gediği açtı. Zamanla kulvar boşaltıldı. Ardından karşı devrim halkasını sevince boğan ikinci aşamaya geçildi. Kamuoyunda partiyi temsil edenlerden iktidarın işine gelemeyenlerin tasfiyesine başlandı. CHP'nin Büyük Meclis ayağı ve temel dayanağı yok edilerek orada aslını inkar eden güruha meşrulaşma zemini yaratıldı.

Kutlu direniş ve asli mücadele artan ivmeyle sürerse bu 'Kayıtsız Kanıtsız' tasfiye furyası vekillere, belediye reislerine, il ve ilçe başkanlarına ve Partinin asıl sahibi örgüt üyelerine dek sıçrayacak gibi görünüyor. Hatta halkın gözünde özel bir yer edinmiş Seçilmiş Genel Başkan bile atanmışı tarafından ihraca dönük tartışmaya açılacak görüntüsü var. Eğer CHP örgütleri tek yumruk yek vücut net tavır gösteremez ise malum iktidar ve işbirlikçilerinin 'Kafaya Koyduğu' ne varsa kısa sürede hayata geçecek gibi görünüyor.

Geçer çünkü içten ve dıştan karıştırılan CHP'de tüm pratiğin önce 'parti benim veya benim partim' aymazlığına sonra minik bir bölge mahkemesinin mistik kararına dayandırıldığı hiç unutulmamalı. Yani hukuk tüzük, yasa yönetmelik tanımayıp hiçe sayan 'Kalemi Kaypak', kanunen ve siyaseten geçersiz ıslak imzalı suç pusulalarıyla hıyanetçi duruş sergilemekten kaçınmıyor. Bu 'Kaçık Kaypak' süreçte her usulsüz hareketin izlendiği ve kayda geçtiği bilindiği halde Cumhuriyet tarihinin en hukuksuz ve adaletsiz siyaset anlayışı güdülüyor. Ama çıkarılan kuru gürültü artık toplumda karşılık bulmuyor.

Bulmaz çünkü yaşanan siyaset mimarlığı ve algı mühendisliği. Yaşatılan resmen tipik siyasi rezonans. Açıkça rezonans kanunu işliyor. Çünkü 'Kafadan Kanunsuz' idareci pozuyla, ihraç istemleri ve disiplin sevkleri devam edecek deniyor. Nihai amaç  Genel Başkanlık ikilemi yaratılarak Seçilmişini devre dışı bırakmak. Yani partiye çökme hangi çizgiye veya hangi çiziğe eklemlenecek belli aslında.

CHP'nin büyük yıkım getirecek bu arınma ve restorasyon masalıyla masada kalmasına seyirci kalmak, ortacı ve dengeci tutum sergilemek tarihi suça ortaklıktır. Bu suç ortaklığıyla geçiş dönemini atlatmaya kalkışmalar kesin unutulmaz. Unutulsa dahi bu kez tarih asla afettmez. O nedenle yılmadan direnenler ve nerede pozisyon aldığını ve almak gerektiğini cesaretle ifade edenler acil önlemler planlamalı. Hangi alternatif seçeneğe yakın duracaklarını ayrıntılı düşünmeli. Düşünmekten öte bir an önce uygulamaya geçmeli. Çünkü üçüncü bir seçeneğe daha yakın olma konusunda örgütün tavrı açık ve net. Safını açıklamayan 'Koyu Ketumlar' bile örgütün hassas dengeleriyle oynandığının farkında. Keskin saflaşmayı çıkar yol görme maliyetinin bizzat millete çıkacağı da kesin inanış. Ayrıca sırf güç dengesi oluşturmak maksatlı

etki tepki çerçevesinde kısır hamlelerin sırf enerji kaybı yarattığının da hesaba katılma beklentisi yüksek.

Ayrıca yargının taraf olduğu, taraflı yargıdan güç devşiren 'Kof Kobaylar' kanunsuz atamalarla parti içi meşruiyet kazanırsa ki rota bu ne olağanüstü kurultay ne de kurultay yapılmaz. Bu teoremler daha da çeşitlenebilir. CHP'de aleni terör estiren bu 'Kaotik Kafalı' yamaklara karşı parti içi demokrasi diyerek kazanım elde etme düşüncesi ise bundan böyle fazla ütopik bulunur. Bu polikazan düşkünlere, faşizan protiplere karşın güzel düşler kurmak ise hayalcilik olur.

Olur da tabansız tavansız  tartışmalar biteviye sürerken 'Kör Kerkenez' uzlaşmacılık anca olağanüstü kurultayın birbuçuk ay içinde toplanması için olur. Aksi halde CHP'nin ideolojik çizgisi dışına çıkan, çakma akılla partiyi çalma peşine düşen düşkünlerle el sıkışmak olmaz.  Olursa üçüncü yol ihtimali zedelenir. Parti hafızası olanlar yok sayılır. Ortak akıldan iyice uzaklaşılır.

O halde fazla beklemeden çok kısa bir sürede köprüleri yakanlarla yollar ayrılmalı. Parti içi mücadeleyi zamana yaymak riskli tavır. Çünkü konforlu alan heveslileri kaotik süreç uzadıkça kontrollü belirsizliğe düşer. Zaten daha şimdiden bu stratejisi uygulanıyor.

Ayrıca seçmen olaya ideolojik bakmadan, karşılıklı ilişkilere, siyasal kırgınlıklara takılı kalır. Düşünür taşınır ani ve sert tepki verir. Durum oraya doğru gidiyorsa ki gidiyor öncelikle mevcut siyasi atmosfer değişmezliği hedefe koyulmalı. Parti içi güç mücadelesinde daha da enerji kaybedilmemeli. Çünkü kim ne derse desin tek yol kaldı, baskın veya erken seçimlere girebilecek yeni bir parti kurulması. Bekleyip durup aciliyetten diyerek kurulmuşa kurulmamak gerek. Çünkü başlatılacak süreç demokratik devrim sürecidir. Bu süreç çoğu kesimin işine gelmeyebilir. 

O yüzden yıllardır kontrollü siyaset sarmalına  kızan bir 'Kötü Kalemşör' ardı sıra 'Kötü Kelamlar' sıraladı bahanesiyle eleştirilir veya 'zapt zabit' hizaya çekilebilir. Bir daha da yazmaz, olur biter. Ancak CHP'yi haksız hukuksuz sıfırlamaya görevli kötülükler pirosu 'HKK' bu şekilde davranmayı sürdürürse tırnak içinde tarih yazmaya devam eder. Yazmayı asla bırakmaz. Ve 'Kaknem Kadükler' bugün veya yarın, mutlaka bir gün hesaba çekilmez mi? Kimbilir....

 

LAKAP DÜŞKÜNLÜĞÜ...

Yerli yerinde paşalar gibi durup dururken, yersiz yere yüksekten düşmek korkutucudur. Bu düşüş, dehliz göçüğünde, toprak altında boğulmak kadar ürkütücüdür. Resmen kızıl ateşte yanmaktır. Hiçbir makam ve mevki, sırf bir lakap uğruna bu ve benzer hallere düşmeye değmez. Çünkü düşkünlük, en ihtişamlı zenginliği haybeden rest çekerek kaybetmektir. Böylece ilelebet yangın yeri coğrafyaya borçlu kalmaktır. Böylesine muvazaalı iflasın ağır yıkımı senelerce yaşanır. Ayrıca zehir zıkkım bir dille, lebden goncalar derilir. Eski lakaplar değişir. Yenisi iki cihanda kolayca yayılır...

Keyfi kekalar da bilir aslında "Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz..." Ve ecdat sırf takılan lakaplarla anılır. Genellikle yaptığı işe göre lakap almak, tarih yazanlara saygının ve tarihe yakın şahitliğin en öğretici ayrıntısıdır. Bu orijinal yakıştırmalarda orijine pek bakılmaz. Hiç sorgulamadan lakabının yüzyıllarca keyfini sürer insanlar. Öyle veya böyle göçüp gitmekle de takılmış lakaptan kurtulmak olanaksız. Çünkü asla reddi miras yapılamayan, dededen babaya, babadan evlatlara, evlatlardan torunlara geçen tek mirastır lakap...

Geçmiş siyasal lakaplar mevcut cenahta solcu, ilerici, devrimci, sosyalist, gomunist, anarşist, yolcu, orta yolcu ve benzer biçimlerde çeşitlenir. Ancak tümünün gayesi hayra alamettir. Tümü hikmet ve hizmet içerikli insani ve sınıfsal vasıflandırmadır. Bazı çapraşık lakaplar ise egemen güçlerin ve büyük sermayenin sosyal infilak çıkarmaya dönük dayatmasıdır. Popülist dini kültürün kısa sürede egemen kılınmasıyla başlatılan süreçte kullanılan tüm yakıştırmalar gibi...

Sıralı faşist darbelerle örtülü dincilik sokağa indirildi. Ve yeni siyasi lakaplar güncellendi. Öncellikle safiyane inancın terkedilmesi sağlandı.  İçi boş süslümanlık modalaştırıldı.  Avluculuğa prim yaptırıldı. Böylece memleket az gelişmişliğin kucağına itildi. Millet mecburen gericiliğin en ileri derece bozuk yapısını bağrına bastı. Aynı gemideyiz söylemi ve devlet eliyle ılımlı ılımlı, ılımlı dinciliğe yelken açıldı.

Zaman içinde din menşeili, karakteristik sağduyu, hayat tarzlarını da değiştirdi. Yaşama dair doğal içgüdüler, binlerce yıllık kültürel izlenimler dışlandı. Günlük yaşayanlar ile iki dünyalık geçinenler çok kolay kandırıldı. Sosyal lakaplarla, toplumsal kalıplarla sinsice oynandı. Zamanla eklenti adların, adamakıllı yakıştırmaların ve eski lakapların geçerliği kalmadı. Yani algı operasyonlarıyla her şey üst akla emanet edildi. Lakaplar dahil…

Oysa tarihle sabittir; düşmek, düşkünlük ve düşkün ilanı zor paklanır durumdur. Ateşle kazınır yüreklere. Bu öyle bir itibar kaybıdır ki iadesi asla olmaz. Makam ve mevkiden düşmek çok incitmez belki ama milletin gözünden düşmek iç dünyaları yakıp yıkan, kahreden en incitici duygudur. Zamanla inceldiği yerden kopsun babında pespayeleşilir. Nice değerler, eğerlerin peşinde berhava olur. İşin sonunda keşkeler dolar yüreğe. Ancak nafiledir. Yani temize çıkmak, hayatı temize çekmek düş olur. Arınmak güçleşir. Toplum bilimi çerçevesinde bile analizi zor durumdur bu...

Dramatik sürece hapsoluş ve yeni lakaplara bulaşma gerçekleşince nedenler önemsizleşir. Görünüşte özgün hikâyesi olanlar, milletin dağarcığını kurcalayan akışkan ve ucuz senaryolarla zedelenir. Gelecek kötücül şekillenir. Resmen bildik profillere kıyılır. Ve bu kıyıcı gaddarlar, kendi konumu ne olursa olsun, kontrol her kimdeyse ona tabi olur. Derin maksatları algılamadan, tatbiki lakaplar türetilişine aldırmadan sırf verilen görevi ifa ederler.

Yani yıllar yılı türlü badireler atlatmışlığın eseri olan, yapılanlarla anlam kazanmış lakaplar yüksünmeden değiştirilir. Sonra eza ceza mührü, alabora olmuş memleket evlatlarının evraklarına basılır. Hatta kurtuluş manevraları bir bir yasaklanır. Yani yeni emperyalizm, türdeş lakapları yataklık ve yatkınlık yönünde yeniler.

Ayrıca memleketin kurtuluş maliyeti arttıkça yeni anlamsız lakaplar doğar. Memleket meseleleriyle direkt ilgilenmeyen bir güruh, bu engizisyon yansıması karakterleri bulur, meydana çıkarır ve her cephede kullanır. Nice alamet görülmez, nice felaket baş gösterir. Eninde sonunda avlucu zihniyet topunu teslim alır. Yalandan arıt ve düzelt senaryosu işleme konur. Ardından art maksatlılar, lakap sağanağını karnaval havasında sürdürür.

Havaya kapılanlar, yarım ağız şu bu diyenler, ortanın sağına soluna serpilen ortacılar, hurafeci lafazan taşeronlar taifesi, kendi kurgusal karakterlerini yaratır. Tarifli, tarifeli uydurma pozisyonlar, varsayımsız varyasyonlar karakter erozyonunu hızlandırır. Ve geçmişten emanet lakapların yerine ağza yakışmayan yenileri eklenir. Ek bük tanımaz tafralı Adalılar bile lakapsızlardan veya lakayt lakaplardan azçok etkilenir.

Bu lakap düşkünlüğü, bir süre daha menfi kelamşor kekeler tarafından keyfe keder kullanılır. Sonrasında bu kaotik dönemde düşenler düşer, ayakta kalan kalemşorlar yeni bir yürüyüş yeğler. Tarihe geçecek yeniden yapılanmayla birlikte ata lakaplarından asla vazgeçmeyiş kutsanır.

Cavusolu da aklına söz düşer, yüreğine köz, bu lakapsal düşkünlüğü yazar...

 

FİTBOLDA 'PİRO, PİERO VE TRİO' ÜÇGENİ

Fitbol literatürüne yıllar yılı neler girdi neler. Giren çıkan, çoğu unutuldu. Ancak bu unutulmaz çünkü fitbolcu fitbolcunun yurdudur. Realist fitbol kamuoyu öyle malumun kaybedeceği anlaşılan maçı mahkeme de bitiren politik operasyona kanmaz. Evrensel fitbol üçüncü gözün fitbolu, uyduruk bir kararla kanun, kural, adalet tanımadan kuşatmasına rıza göstermez. Fitbolikler tepegözün kullandığı sınırsız  güçle, saldığı korkuyla sinmez. Fitbolistlere can feda bu da girsin literatüre ve unutulmasın ilelebet, 'Korkaranlık güçler, sevginin ve rengin gücüne direnemez...' Cümle alem duysun. Son yıllarda tevatürle literatüre giren, yakınlarda  düşük bütçeli avantüre ayağı dolanan 'piro-pirom' da duysun. Duyarsa duysun, duymazsa uydursun...

Fanatik fitbol uydusu Piro,  amigoslara direnemez. Kutlu aşka ve renkdaşlığa da direnemez. Çünkü fitbola epey büyük ve çok geç yaşta başladı. Fitboldan fazla anlamaz. Yaşıtlarına göre daha çömez fitbolcu. Emektar jenerasyonun ilgisiyle enerjisiyle, kısa zamanda bilge ve saygı uyandıran konuma yükseltildi. O kadar. Sonra geriledi, kala kaldı her maç. Kendi gerildi, ortamı gerdi. Ve fitbolda yol göstericiliği hiç tutmadı. Uzun yolculukla kan uyuşmadı. Fitboliklere yeni bir yol açamadı. Hatta açılanı kapadı. Genel kanaat odur ki önder olamadı. Sadece kaptanlığı kaptı. Fitbolun yüzyıllık ulu çınarına kaptanlığı bile kofti, 'Ahlak ve iyiniyet kurallarına aykırı' diyen fitbol yazarları var. Piro yine ofsayta düşerse artık Var da var...

Ayrıca fitbolda artık piero var. Birçok sportif alanda aktif, tam faal. Piero, analiz yapan, grafik çıkartan, istatistik tutan, denge derleyen ve fitbolu demleyen bir yazılım metodu. Bu modeli yani Piero veya benzerini kullanmadan yeni ve modern fitbolu tahlil etmek zor. Maç kazanmak ise kocaman hayal. Şampiyonluk ise ütopya. Pironun fitbolun vazgeçilmez sistemi, Pieroyu kullanmadığı çok belli. Çünkü fitbolda taktik maktik tanımadan bodozlama atak pratiği uygulatıyor. Bir otomatik panik yaşıyor sanki hazirun. Netice de yazık olacak, yazıklar olsun diyenler olacak ama kime? Şimdilik piro oralı değil. Değilse radikal fitbol hafızası suçlu. Fitbolistleri sürekli absürd yanıltmalarla oyaladığı için.Tek bir kere olsun fitbol tarihinde doğru tarafta yer almayanları çabuk unuttuğu için...

Bu arada fitbolun malum manzarasına bakıp puro tüttüren neofaşist- holiganist kodamanlar da hiç oralı değil. Zaten buralı da değiller. Salt kalp paraları burada, kalpazan paryaları her sahada. Misal maçın her safhasında 'parayı veren düdüğü çalar' havalı, fitbolun bol atarlı tek akımlı hakim triosu da iş başında. Bu her türden hakim triosu, eksigon kara bulutların, şiddetli pentagon hava akımlarını mikro-makro patlamalara dönüştürmesiyle düdüğü üfler. Mutedil deniz dalgalarının müthiş tusinamilere dönüşmesiyle çalınan düdükler anında çark eder.

Çarkedenlerin topunun çarkına zurna. Ancak fitbolun rotası tek düdükle bile hemen değişir. Fitbolun deniz bakışlı aktörleri de cebren ve hileyle değiştirilir. Mutlak değişmezlik kuralı ise; tek sesli düzen. Butlan ve Sultan. İkisi de Taksim-Tünel'de ayni telde gelen giden küçük vagon gibidir. Ama vagondakilere yazık...

Reel fitbolda tüm Pe'ler değişir de Pi sayısı değişmez. Çünkü fitbol topunun boyutu ne olursa olsun, hayallere sığmaz dev boyuta ulaşsa dahi Pi sabittir. Fitbolun çemberi daraltılsa, özü boşaltılıp, gerçek değeri küçümsense de Pi sonsuza dek tekrar etmeden uzar gider. Hal böyleyken en başta fitbol hafızası suçludur. Özellikle bilgi kirliliğiyle içeri kapatılma kararlarına karşı koyma gerekçelerini unutturduğu için. Emek düşmanlarının fitbolu dizayn etme girişimlerine 'yeter karışmayın, biz yönetiriz" demeyi hafızalardan sildiği için...

Fitbolda, 'Piro, Piero ve Trio Bermuda Şeytan Üçgeni'  yazısı, hafızalardan silinmeyen bir fitbol anısıyla bitsin. Bakırköy Zuhuratbaba fitbol sahası turşucusuyla sonlansın kutsal üçleme. Her yaz, Zuhuratbaba' da amatör profesyonel fitbolcu karması takımların yerel kupa maçları pek meşhurdu. Turşucu da. Elinde Çengelköy bademi turşusu, seyircilere 'Hıyara bak hıyara' diye marketing yapardı. Öyle ki 'Hıyara bak, hıyara' makarası kukarası ile turşu kovası ilk turda biterdi. İkinci tura başlardı...

Fitbolda ikinci turun ilk maçı belli. Malum durumdan vazife çıkarıp, şahsi çıkar sağlamadan küresel fitbolun azgın p-iyonlarıyla dişe diş mücadele. Her maç final. Mücadele, direniş, dayanışma ve son hedef şampiyonluk..

 

FİTBOLDA BAYRAM, ŞAMPİYONLUK...

Fitbol tarihinde kazananı daima endüstriyel blok belirler. Yani her türlü şart ve koşulda kesinlikle o değişmez kural işler. Yani fitbolda daima baştacirin dediği olur. Fitbolda bayram ise şampiyonluktur. Onu da tüccar statüsünde cakalanan sarsak yöneticiler, sabık hakimler ve solak politikacılar belirler. Şanlı ikinciliklerde ise devreye tarihin en eski mesleği, hayal tacirliği sokulur. Fitbol tacirliğini layığıyla yapamayanlar, yaptıklarını yüzüne gözüne bulaştırınca da bayram zehir olur. Şampiyonluk yine yeni sezona kalır...

Fitbol tarihine teneke harflerle yazılan kaçırılmış onüç şampiyonluk ardından gölge şampiyonluğa koşulduğu görülünde düdükler meşin yuvarlağın şamyeline üfler. Kabak tadı veren fetbazlıkla, fitbolu temkinsiz icracılar, salbenili hayal satanlar veya absürd hayallere alıcı bulanlar ele geçirir. Yetki göçertilir, yetke geçirtilir. Taraftarın beklentilerini öngörme ve taleplere göre fitbola yön verme şartı hemen çiğnenir. Zaten bunların topu, çipli topa ikna edilse atom bombası sanır, arka buldukları kolluğa teslim eder. Herbiri bir çapanoğlu, arkasına dönüp bakmaz. O yüzden yerelden genele artan şampiyonluk hayali ve hevesi kursakta kalır...

Malum kurguyu reddetmeyip, hakimliği haklayan bir kararla koltuklara yerleşir holiganist klikler. Bu kimliksiz ve kişiliksiz fitbol düşmanları kanun dışı salmalarla masum fitbolistlere  mevki ve makam kaybettirir. Acı gerçekleri yansıtmadan, akıllarda beşlik hurafeler, umutları süpüren  frikikler ve idari suistimaller sacayağında fitbolu sulandırırlar. Ondan sonra gelsin bakalım bayram, gelsin bakalım şampiyonluk. Bayram gelmiş kime, niye gelmemiş leylime...

Hah gelir vah gider. O halde fitbolda her yeni başlangıç kazanmaya dönük ciddi tasarruf. Bazen özel veya tüzel varyantlar, ansızın azınlığın zenginliğinden doğar. Gelişen azgınlık ise  hayal edilemez derinlikten beslenir. Kin kusar. Kendi krallığını, monarşik düzenini kurmaya kalkışır. Bu hin kalkışmalarla kuşkusuz geniş yığınların hayalleri yarım kalır. Kalsın varsın duyarsızlığı da zamanla sarpa sarar. Ve düz yolda tökezlenir. Yani tekrar bir şampiyonluk daha kaçar...

Fitbolda kurgu kusuru yıllardır bayramları zehir eder. Fitbol formatı mutsuzlarına bayramın ilk günü, yeniden incelenecek bir dosya hediyesi verilir. Adaleti onbir yıl sonra tecelli ettirecek, faili meçhul peşine düşüldüğü ilan edilir. Fitbolun gidişatından alınanlara bayram hediyesi aldatısı...

Bu aşamada erkin terkinden çekinmeyen fitbolistleri, erk sarhoşluğuna kapılanlar bunaltınca, hayaller gerçekle bağdaşmayınca, yaz günü dağına bağına tipi yağar. Tekelin ağına düşen zevatı uçukluk, ölçüsüzlük, aşkın hırs ve açgözlülük sportiflikten uzaklaştırır. Fitbolist ortamda zorbalaştırır, eylemlerini çirkinleştirir...

Yani fitbola anarşik yapı egemen olunca öğütler tutulmaz. Aç karınlar doymaz. Başıbozukluk baş gösterir. Uyduruk haller üç paraya işportada satılır.  Resmen ikincilikler yeni gerçeklik diye pazarlanır.

Ne yazık ki fitbolun politika kazanını kaynatan kılıcı körler iflah olmaz. Mutlak butlan ile mutlaki sultan kaftanı giyer. Kazanılmamış şampiyonluklar elbet bu pozla geri alınmaz. Dert başka. Kurtuluş gelmez. Şampiyonluk gelmez. Sportif enerji yetersizleşir. Ve hatta şampiyonluk gereksizleşir.

Fitbol gereksizlerinin savunduğu kurul iradesini yok saymak. Geçmişin kazanımlarını lafazanlıkla sayım döküm hilelerine bağlamak. Çapsız gafları yeryüzünün en kolay alınan satılan metasına dönüştürmek. Bu öylesine bir satış ki salt kaybetmek üzerine dalavere. Kibir soslu kelkibar tavrı. Ama fitbol arenası öyle bir arınma yeridir ki bazen tam kazanacakken kaybedilebilir, kaybederken de kazanılır...

Fitbol ham hayal, montaj film, uçuk kaçık proje, sığınmacı sığdırma  ve şatafatlı kampanya desteğiyle vizyona girenlere sahayı dar eder. Tehlike kampanaları çalınca, fitbol kaynaklarını lüzümsuz çarçur edenler hizaya çekilir. Edep yahu dedirtecek türden fitbol düzeneğine bulaşan banallik, düzmece imece, düzgün şuura sığmayan ilelebet kalede kalma hırsı hesaba çekilir. Ancak her hezimetsi netice de fitbol taciri politikacılara yeni senaryolar yazılır. Roller uyurgezer oynanır. Ve...

Fitbolda tam kerevetine çıkılacağı vakit, truvalık indirme bindirme operasyonlarına yeltenilir. Bir turnuvalık enerji boşa harcanır. Ayrıca evdeki hesap çarşıya uymayınca, cılız ateş feneri yakmayınca, provasız aşı tutmayınca tan yeri ağardığında kara masklı baskın turuna geçilir. Ek olarak iftira  tacirliği üzerinden fitbol politikasına revizyonist travma yüklenir. Yükü sadece taraftara yüklenen fitbol açmazıdır fitbolistlere reva görülen. Panoramik kısır döngü, kara günlere kapı aralayan  kamplaşma ve alenen karşı devrim süreci. Şutlan butlan karşılaşılan...

Fitbol maskaralarının eline geçen bu son turda, fitbol demokrasisi kesinkes kısa veya uzun vadeli kesintiye uğrayacak. Bizzat dumura uğratılacak. Yüreği fitbol aşkı ile çarpan fitbolistlerin vay haline...

Şanlı Alsancak uğruna Gündoğduda oynanan fitbol maçı öncesi tazyikligazlısuyla 'Gazi' olan, bayramı zehir edilen fitbolist Adalıların olsun bu bayram.

Bayram eskiden bayramdı diyenlere de fitbolda şampiyonluk gelsin seneye...

TAM ÖZGÜRLÜKÇÜ TAM DEĞİŞİM

  TAM ÖZGÜRLÜKÇÜ TAM DEĞİŞİM   Asrın darbe girişimi sonrası yayan yola revan olma tercih edilince, beklenen değişimin ana hatları da bel...