TAM SAHA PRESS, YIKILMAZ BLOKSS...

20 Nisan 2026 Pazartesi

HER YAZ YAZI FUARI

 

HER YAZ YAZI FUARI

Park köşelerinde çadır gölgelerine park eden her yeni fuar, yazın gelişinin müjdesi artık. Her yaz yazı fuarı, açık havada bir tür yaptık oldu, tüyaptan daha güzel oldu fuarcılığı. İnce ayrıntı açık kapalı tüm fuarlar, son yıllarda yayın-yayım dünyasında soru işaretli huzursuzluk demek. Haziruna dayatılan cehalet furyası dorukta. Yazı fuarı yapılsa ne yazar, yapılmasa ne zarar. Cemilcümle soğudu kitaptan...

Demokrasinin toplumda yerleşmesi, devlette kurumsallaşması tek elden engellendikçe kitap kokusu, kitap korkusu olur. Korku her alanda. Yine de engel ve yasak tanımaz fuarlar, kitap sıcaklığı sunuyor. Yazarlar hayatıyla sınansalar da yazıyor. Ancak dertli davuldur her kitap, her yeni yazı fuarı...

Dertlendikçe Derdo kalemiyle devamlı yazdık. Dedik ki, marketing başka dava yazarlık bambaşka mecra. Kitap fuarcılığına dernek mernek katkısı ticari görünebilir ama aslında yayıncılığa köstek. Yazarlara hol sokak, katı kuralcı estek köstek. Dedik durduk, hele ki yazarlık yolu asla geçmemeli salt kitap satmaktan. Ama ne yazık ki öyle artık...

Deniz kentlerinde yazı fuarları hep yazın. Yani yaş almışlara yeni yaz aşkı yazarlık. Bir yazan, iki yazmayan üç ilçe bucak fuar takibinde olan. Yazın alemi, yazın başından sonuna göçebe. Kitap yazmak kolay, mali desteksiz yayınevine yayımlatmak zor, olmuş yeni basım politikası. Kaçınılmaz sonuç ise yazın yaygın fuarlar...

Tek seçenek var harca borca ticari girişimler. Kitabi iletişimler. Dijital baskılar dağ gibi borç demek olmasa da bir külfet. O yüzden küfede kitap, seyyah yazarlık seyyar fuarcılık. Kader kısmet. Hele yazar kokartlı, yazdığınla bir tezgaha sığınmak büyük hasret. Elbette satılacak kitaplarla ödenemez çekilen krediler. O yüzden yaz kış her yeni yazı fuarı hep bir korku hep bir huzursuzluk...

Haza karşılığı ödenemez emektir yazmak. Kırklarında kitapla uğraşmak, bitap düşmek. Çünkü yaz fuarları sıralı bastırınca, avamdan yazara rahat yok, sıradan yayıncılara rahat yok. Zaten eskisi gibi kitap okuyan da yok. Bu yüzden yeni sürüm fuarlar kitaba odaklanmanın dışında yeni arayışlarda...

Açık kapalı, açılan kapanan her fuarın her aşamasında başka bir mücadele. Evvelden beri esnaf mantıklı kelli felli yazarlar, kefaleten okura borç ödeme hevesinde. Dikkatli okurlar borçtan kurtulma derdinde. Derdo ne yapsın kaç yılın, neyin borcu bu ödenemeyen. Bu kez reddi miras hakkı kullanma düşüncesinde...

Batan yayıncıları kurtaran ide, öde kurtul yazarlığı sakat. Sonuç olarak hedeflenen her fuarda okura ulaşacak yeni çalışmalarla ayakta kalmak. Yeni çakma yazarlar vitrine çıkarmak. Oysa yalpa yalnızlıkta yazarlığa devam etmenin amacı anlaşılmak. Gerçekten anlaşılmak. Telafisi yok teliflerin artık  önemi yok. Zaten telef olmuş herkes. Park ortasına parketmiş çadır gölgeleri olmasa kitap mı bakılacak. Kitap mı basılacak. Tezgaha düşeni kim bulacak, satın alacak ve okuyacak. Fuarcı hevesler matik, yazarcı hayaller bitik. Her doğan güne yitik manşet, zor günler...

Bu zor günlerde bu fuarcı havayla yazlıkçı yayınevleri ve göçer yazarlar ağır yükün altından kalkamaz. Aza çoğa kurtarılamaz artan maliyet. Kırılır akşama kadar iyiniyet. Yani keskin virajda yayıncısı yazarı çizeri. Her yeni fuarla budanıyor kitapsal pratik. Ada küçük ama ademimerkeziyetçi fuar dünyansında, yazarı kurtarma politikası sıfır. Git gel safi zarar. Elbet aklını, saklını okuyucu akımlara sunma operasyonu şart. Her türlü zorluğa katlanmak şart. Güneşi görmek ise kitabın mucizesi...

Yazar önce kendisi kitapla buluşur. Fuarlarda kitabı okurla. Gerçi yazı fuarcılığı yıldan yıla geriliyor ama bir umut. Asla zincirlenemez bu toplum ve kitap kitap atan yüreklerdeki isyan...

Asi sayılmak pahasına kullanılabilir reddi miras hakkı. İlla ki iması, ifası, icrası belli her yeni fuar, yeni bir fırsat. Belki yayıncılara, yazarlara kazara görece imkan. Olabilir. Söz haklı, göz hakkı katılmak ama bencileyin bir garip yazar karşı çıkabilsin. Direkt 'yazın böyle yazı fuarları istemezük' diyebilsin. Kısası makbul ziyaret hakkı saklı kaydıyla. Kitaba koşanlara rast gele...

EVDE CEPHANELİK OKULDA KIYIM

 

EVDE CEPHANELİK OKULDA KIYIM

Yetkili mercilerce acilen sorgulanmalı, bireysel silahlanma sınırlarını zorlayan evdeki cephanelikler. Sonra sorgulanacak olan zıvanadan çıktığı bariz ergen aklıyla bu cephaneliğin okula taşınması. Devamında bir günlüğüne yayın akışından çıkarılan ucuz senaryolu serialler sorgulanmalı. Ve onlardan kopyalanmış silahlı şiddetin niçin okullara sıçradığı da ciddiyetle ele alınmalı...

Okulları kana bulayan bu ardışık menfi vakalar sıkışık gündemi işgal etti. Daha da edecek gibi görünüyor ama yakında hız keser. Çünkü çokbilir tayfa tarifeli seferlere başladı bile. Lafta şeytani bilgisayar oyunlarına kanan, mafyozovari dizi filmlere aldanan ve tırnak içinde bunlar yüzünden canavarlaşan öğrenci tanımlamalarına giriştiler. Bu sığ nedensellik yaşanan faciayı küçültme operasyonu resmen. Öyle bile olsa tam teçhizat iç mekan gerillası gibi okula dalan, okuldakileri rastgele tarayan bir obje var ortada. Ayrıca onca silah ve mühimmatı evde saklayan ama evladından sakınmayan ebeveynler var arka planda.  Vahim vakada masum öğrenciler ölmüş, fedakar öğretmenler ölmüş, yine tırnak içinde katliamcı özkıyım yapmış oda ölmüş birincil derecede sorumlular ne yapsınlar? Topu başsağlığı sırasında...

İlklerin bu iktidara nasip olduğu yadsınamaz gerçek. Bu gerçekliğe toplu kıyım maksatlı okul vahşetleri de eklendi. Münferit vaka diye kayda geçirileceği malum ama sıkı irdelenmesi ve derinliğine incelenmesi şart. Nasıl ki eğitim şart ise eğitim kurumlarında cereyan eden bu tip vakaların aydınlatılması da şart. Okulları, öğretmenleri ve öğrencileri bu tipik vahşetten koruyamayanların etraftan ve eşraftan sorumlular aramakla geçiştirmesi yakışmaz. Dosya idari eksiklikten, güvenlik zaafından dem vurularak, alakasız suçlu ilanlarıyla kapatılamaz. Öyle olursa müteselsil yetkililer sorumluluktan kurtulur, istifadan kaçar. Bu gözler daha neler görecek diye iktidarından muhalefetine feryat edilir. O kadar. Yapın edin, kaçın bakalım efendiler, nereye kadar? Komple ülkeyi polikomplolarla içine düşürdüğünüz çukura gün gelecek siz de düşeceksiniz. Bu düşmeyi de bu gözler mutlaka görecek diyenler yine kaybeder...

Peki, kimin yüzünden tüm bunlar, hangi mevki ve makamın eksiği veya fazlası bu olaylar soran yok. Yani dokunan yok sarayzadelere. Tırnak içinde 'öğretmenler yeni nesil sizin eseriniz' diyebilen de yok. Sanki cesaret eksik biraz. Bu vakaların üzerine biraz sert gidilse, yönetsel mekanizmanın bir dokun bin ah işit faslı hemen hazırda. Ayrıca büyük küçük her vahim vaka, acayip biçimde girift ilişkilerle devlet erkanından birilerine dayanıyor. Dava anında buharlaşıyor. Zaten icraat icabı atanmışların topu aynı tornadan çıkmışçasına, 'gözlerimi kaparım vazifemi yaparım' havasında. Oysa bu kıt akıllı dar zihniyetli, düşük profilli gizli niyetli, Bakamayanlar yüzünden başa gelen her bela, her musibet...

Ayrıyeten siyasette, ekonomide, adalette, sporda, ailede, sosyal yaşamda, dolaylı veya direkt her alanda iktidar marifetiyle orantısız güç kullanımını ve her türlü şiddeti sıradanlaştıranlar asıl suçlu. Bu sıradanlığı kendine yakıştıran bensem sorumlu benim, sensen suçlu da sorumlu da sensin diyen yok. Pısmış, pusmuş susmuş herkes. Böylesi üç maymunu oynayanlar diyarında elbette okullarda amerikanvari katliamların önü alınamaz...

Üstelik eğitimin amacı habire saptırılır, eğitim sırf kim için ve ne için eğitim? aracına dönüştürülürse, kurgulanan kurumsal pratikler önemsenmezse bu katliamlar kaçınılmaz sonuçtur. Tek adama tektip insanlar yetiştirme mottosuna hizmette kusur edilmez ise kusura bakmayın ama eline paslı çakaralmazı,  toplu tabancayı, kör palayı geçiren basar sınıfı. Sınıf farkı gözetmeden dayar şahdamarına, basar tetiğe. Aman dileyenler ama diye başlar nutuka...

Aması iması şu, eğitim politikasında, siyasal beklenti gözetilerek sık sık yapılan değişiklikler, müfredatta yerli yersiz oynamalar milli uzlaşıyı ve doğal dengeyi kökten bozar. Sürekli sınanan eğitsel uyuşukluk toplumu felç eder. Ayrıca çeyrek asırlık budama neticesinde eğitim ve camiası belli kulvara hapsolur. Bu derin uyumsuzluğun sonucu, karanlık iradenin sinsi planlarına ve gizli oyunlarına boyun eğmektir. Yani hakim irade devamlı kıskaç taktiği uyguladıkça her platformda gaflet sürer gider. Ve ne yazık ki özellikle okullar çağdaş eğitim politikası yerine ikame edilen, yerli ve milli ekol çerçevesinde kendi faşistini, kendi dazlağını, kendi cüppelisini, kendi gericisini, kendi eylemcisini, kendi katliamcısını, kendi katilini, kendi kurbanını yaratır...

Hatta yaratı lafını duyunca hemen "Yaratmak Allah'a mahsus" yaftasını asan dinkolistler onca canın katlini eften püften gerekçelere dayandırır. Her biri şirki düşünmeden şark kurnazlığıyla ölüm meleği kesilir...

Özellikle okullarda yaşanan tüm şiddet vakaları, muhatapların mevcut iktidara zerre toz kondurmama gayesiyle bambaşka etkenlere bağlanır. Hele ki etmen efendiler, toplumsal çürüme okullarımıza ve de çocuklarımıza sirayet etti, ana başlığı açanlara hiç acınmaz. Oysa bu kötü gidişat artık  örtülemez, salt beyin yıkamakla önlenemez. Öğretmen grevleriyle halledilemez. Çünkü okullar mevcut müfredatın eseri laisizm düşmanlarını klonladıkça, koloni olmaktan kurtulamayan ülke konumuna   düşülür. Çakma benzerlikler hayata yedirilir...

Bu düşkünlük ve ayarsızlığın ürünü hain hızarın biçtiği öğrencilerin ve öğretmenlerin hesabı verilemez. Ancak çeyrek asırlık iktidarın küçük Amerika olma hevesi gün olur hesaba çekilir. Bireysel girişim görülen okul katliamlarını, bu tipik taşkınlıkları zamanında görmeyenler, anında önleyemeyenler, vakalara doğru perspektiften bakamayanlar toptan suçlu. Ancak tek bir istifa yok, utanan biri yok. Mevki makam zehirlenmesiyle vatana millete zarar veren ise çok...

Evet, on yıllardır eğitimin kodlarıyla oynandı. Ama bu oyunları sahneleyen 'Soyut ahlak, din eğitimi mistifikasyonuyla, toplum düzenleyicisi ve düzen önericilerine…” karşı durulmadı. Bozukluk mevcut düzen içerisinde çözümlenir mantığı metodik yaşama montelendi. Gelişimin ve değişimin alfabesini öğretenler iyi okunmadı. Pozitif anlayışlar ve pratik değerlendirmeler safdışı edildi. Eğitimin diyalektiğine aykırı davranışlar, şiddeti körükleyen eğitsel tutumlar çağdaş eğitim modelinin kökten yıkılışını sağladı. Eğitimin ve eğitimcilerin toplumsal yaşamdan kopuşu ise bu en umulmadık vakaları hazırladı...

Kimbilir belki de toplumun yeniden nitel ve nicel dizaynı eğitim kurumlarına ihale edildi. Ancak bu tuhaf ve acı vakalar, yetiştirilen robotik öğrenci profilinin program dışına çıkabileceğini açıkça gösterdi. Ancak kendi yaşamlarında kategorik gerçekliğe uymayanların bu vakalardan ders çıkarması zor. Çünkü profluk için beş yıl doçentliği olmayan, rektörlük için üç yıl profluğu eksik kararname çocuklarının yapabileceği kısıtlı. Üstelik makam üleştiren kararnameler de çoktan iptal. Şimdi evde cephanelik, okulda kıyım vakalarını tekrarlatmayacak mevki makam işte bu makam. Bakalım makama kurulup, malum olaya hakkınca bakamayanlar ne yapacak...

 

17 Nisan 2026 Cuma

MART NİSAN 2026

 

DURUŞMAN YOZMAN ÇATIŞMASI

Bölgedeki savaşı, komşuya düşen ateşi ve ülkeye yansıyan gerginliği kaçırılamaz fırsat bilip 'nerde Trak orda bırak' kenti Silibriya da tarafların özlemle beklediği duruşmalara başlandı. On yıllardır iktidar erkini elinde tutan yozman tarafından, sandıktan kaçmak için veya seçime Duruşman ile girmemek için kurgulandığı ifade edilen kumpas, dünya çapında görücüye çıktı...

Bitarafın yetkili ağızlarınca 'peçete, paçavra' yakıştırmasıyla anılan, yaklaşık dört bin sayfalık iddia-iftiraname vizyonda. İçi ilkesiz odunlar, çürük ağaç tomrukları rumuzuyla haysiyet cellatlığına soyunan gizli tanıklarla dolu. Duruşmanın ilk günü özet okundu geçildi. Anlaşılan o ki dört bin gün süreceği öngörülen mahkemede baştan belli olduğu gibi suç isnat edilenler değil resmen reel siyaset yargılanacak...

İlerideki günlerde yozman direktifleriyle kurulmuş heyet, absürt sürtüşmeyi ve silik çatışmayı aymazlıkla mahkemeye taşıyacak. Önden belirlenmiş cezaları kesecek. Bu yoz sistemde yargının feriştahı olsa ne yapar gene aynını. Gözler kapanır vazifeler yerine getirilir çünkü emir demiri keser. Zaten yargılamalar epey uzun süreceğinden veya punduna getirilip anında bitirileceğinden ortalıkta bir şehir efsanesi dolaşıyor. Hakem heyeti emre amadeliğe iştahlı üçü beşi bir arada 'ehliyetleri çok çok yeni' olanlardan atandı. Yani kararı vereceklerin hepi topu acemi ve çaylak...

Her cephede tek etkili, sivri akıllı yozman inisiyatifiyle orada yani 'nerde Trak orda bırak' şehri Silibriya da komplo teorileri çerçevesinde yargılanan salt Duruşman değil. Yargılanan yozlaşan siyasete adam gibi adam duruşlu Duruşman ve yoldaşlarının getirdiği ve hayata geçirilmesinden korkulan yeni siyaset anlayışı. Duruşman ve yoldaşlarının mevcut iktidarı devirme algısının ve iktidara yürüyüş gücünün önüne geçme, güdümlü yargı ve ölümlü yargıçlarla Duruşman ve ekibine bidaha geçilmeme savaşı...

Bölgenin kirli savaşla kirletildiği, kan döküldüğü şu günlerde yapılacak 'ilk seçimde mevcut iktidarı değiştirecek başkan adayını' yargılayarak siyaset bir kere daha kirletiliyor. Lekesi geçmez o malum kararı verecekler şunu iyi bilmeli, ömür boyu 'o karar sizinle gelecek ve hep sizinle olacak.' Duruşman ve yoldaşları, duruşmaların sonunda takdir yetkisini elbette yargıçların elinden alamaz. Ancak 'o karar nereye gitseniz sizinle gidecek' takdiri size uygun görülendir. Bu arada gün gelecek 'iddia makamı da yargılanacak' yargı makamı da...

Yani adı iddianame soyadı 'iftiraname' denilen bu tumturaklı söylenceyle başkente selam çakılıyor. Yozman ve silsilesine esas duruşta çakan çakana. Ancak Duruşman, daha başlangıçta çivisi kopmuş duruşmalara çelik iradeyle paslanmaz çiviyi çaktı bile. Sayesinde asıl asrın yolsuzluğunu ve asil soysuzluğu hangi  ‘ahtapotun kolları’ yapmış anlaşılacak. Yani çok yakında

'Asrın yolsuzu' Duruşman mı yozman mı net bir şekilde ortaya çıkar, Yazmanlar tarihe not eder. Ve yarınlarda bu sefer onlar yargılanır...

Siyasi ikbal için devri sabık yaratma derdindeki yozman ve şürekası 'birazcık mertliği varsa masum insanları bırakır, tek başına Duruşman ile mücadele eder.' Aksi halde bu apaçık savaş esiri dayatmalı, dünyada eşi benzeri görülmemiş siyasi dava aslına rücu eder. Ayrıca millet aşkın gücünü gösterdiğinde 'kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz' haykırışıyla ayağa kalktığında ortada dava mava kalmaz. Kalmaz çünkü bu eften püften uyduruk kaydırık davalar toplumda mücadele azmi ve 'büyük bir özgüven' patlaması yaratıyor...

Toplumsal patlamayı önleyeceği düşünülen bu davalar bir nevi gerçeğe yolculuk. Geleceğe 'caps olsun diye' söylemeden geçilemeyecek bir duruş. Duruşman ve yoldaşları bu duruşmalardan yüz akıyla çıkar. Yakında nerde Trak orda bırak kenti Silibriya'dan da çıkarlar. Ve Duruşman, yozman ve şürekasını bir kez daha sandığa gömer...

Duruşman, yozmanlara karşı özlemle beklenen duruşmada. Dava siyasi, çatışma baki. Duruşman ile yozman çatışmasının nedeni, siyasetin mahkemelerde süründürülmesinin özü sandık. Tüm mesele sandıktan çıkmak veya çıkamamak. Yani tarafları kemikleştiren umu da korku da bu...

Bu arada bölgeyi saran savaş ve komşuya düşen ateşin, siyasi davalarla sendeleyen bu ülkeye de sıçrayabilir gerçeği unutulmamalı...

 

KÜSLER DENGESİ

 

Vahşi kapitalizmin doğası gereği, çıkarılan her emperyalist yayılmacı savaşın çoğunlukla hedefine ulaşmadığı tarihsel gerçeklik. Buna rağmen özellikle yakın geçmişin insanlığa bedeli ağır olan hataları tekrarlanıyor. Çünkü emperyal güçler bölgesel savaşlar güdümleyerek dengesizleşen egemenliğini kurtarmaya çalışıyor. Diğer yandan büyük sermaye, Ortadoğu ülkelerine finans merkezi kaymalarını engellemek için küresel küsler yaratıyor. Petrol ve doğal gaz başta enerji için kanlı saldırıları ve kirli savaşı makul göstermeye çabalamadan sürekli bir yerlerden düğmeye basılıyor. Fazla sürmeyeceği malum akla zarar kararlılıkla uzun soluklu operasyonlar başlatılıyor...

 

Tıpkı aslı bozuk turp ve kanı bozuk binyemin ikilisinin Ortadoğu’da sahnelettiği son savaş oyunu gibi. Saldırı öncesinde bölgenin doğal yapısını olumsuz etkileyecek ne kadar etmen varsa ete kemiğe büründürüldü. Pentagon tarafından projelendirildiği bariz operasyonun hayata geçirilmesi için devasa parasal kaynaklar kullanıldı. Bizzat üzerine oynanan ülke, komşu ülkeler ve bölgede istikrarsızlık yaratıldı. Yakın uzak komşularla ebedi küslük programlandı. Böylece tepesine binilecek ülke dünya kamuoyunda yalnızlaştırıldı. Sonra katil jandarma pozisyonundaki Abd, tüm saldırganlığıyla piyasaya sürüldü. Uluslararası hukuk çerçevesinde olmayan, uluslararası hiçbir kararla desteklenmeyen, bölgesel çaplı paylaşım savaşları başlatıldı. Bu tek taraflı girişim eli kanlı Israel’in de katılımıyla çift başlı ejderha konumuna evrildi…

 

Her on yılda bir, bir Ortadoğu ülkesi yeniden dizayn edile edile bu günlere gelindi. Ancak sonucu her ne olursa olsun İran’a açılan ateşin salt İran ile sınırlı kalmayacağı belli. Çıkacak büyük yangının körfez ülkelerinin yanı sıra, Doğu Akdeniz, Kafkaslar ve Uzakdoğu’ya kadar birçok ülkeyi saracak gibi. Ortadoğu’daki savaşın Avrupa’yı indirekt etkileyeceği öngörülse de savaş her yeni gün evrensele devriliyor. Yani evdeki hesabın çarşıya uymadığı apaçık hissediliyor. Dahası deha denilen faşist liderlerin aymazlığında patlayan büyük paylaşım savaşlarında başta Avrupa’nın enkaza döndüğü de tarihle sabit. İşte o yüzden İran’a açılan cephelere objektif bakan ve büyük resmi gören Avrupa siyaseti tedirgin bekleyişte. Küsler dengesinin sarsılmaması için şimdilik bir suskunluk söz konusu…

 

Bozuk turpun, bizimle olmazsanız ‘tüm ticareti askıya alırız’ şantajına, karşı çıkarsanız ‘sizinle hiçbir ilgimiz kalmaz’ tehdidine aldırmadan Avrupa’da savaşa hayır haykırışı güçlenecek gibi. Tıpkı Ispanyol paça Pedro gibi savaş karşıtı sesler ardı sıra yükselebilir. Sanchez daha ilk gün ‘iki ülke İran'a uluslararası toplumla görüşmeden tek taraflı saldırdı’ diyerek totalde sekiz bin askerli Endülüs'teki hava üssü ile Rota deniz üssünü Abd kullanımına kapattı. Burada da şeytan ayrıntıda gizli, bu üsler1953'te imzalanan Madrid Paktı ile kuruldu. Pakta imzayı faşist diktatör Franco çaktı. Ancak 1988’de İkili Savunma İş birliği Anlaşması ile Abd’nin operasyonlarda bu üsleri kullanması İspanya'nın onayı şartına bağlandı. Bağlandı ki Pedro, üsler restini çekti, savaşı reddetti…

 

Demek ki topraklarında Abd üssü barındıran her ülkenin gizli tehlike ve tehdit hissettiğinde küsler dengesini kendi lehine çevirecek şekilde ikili anlaşmaları derhal yenilemeli. Emperyal maşa Abd’nin eli kolu bağlanmalı. Başta Ab bu konuda koordine olur tek ses yükseltirse üsler üzerinden küsler dengesi yeniden kurgulanır. Tarih insancıl şekillenir. Vahşi kapitalizm ve küresel emperyalizm Katil Abd ve eli kanlı Israel eliyle her aklına geleni kolaylıkla yapamaz. Aksi durumda sıra Avrupa’ya da gelir. Yeni küslükler tasarlayan vahşetin eli tıpkı Rusya-Ukrayna savaşı gibi Avrupa’yı da kuşatır, yeni savaşlar türetir. Ve kendi topraklarındaki üslerden önce üstler sonra astlar vurulur. Sonrasında düşman içimizdeymiş anlamadık ahlaması vahlaması kaybedileni geri getirmez…

 

Diğer yandan ‘üsler yoksa küslük var, denge bozulur’ havası basan aslı astarı bozuk turpa ve yamağı kanı bozuk binyemine Sosyalist Sanchez, ‘korkmuyoruz, savaşın suç ortağı olmayacağız.’ diyorsa diyemeyenler utansın. Küslük dengesi aleyhimize bozulur presiyle pısanlar utansın. Oysa güçlü ses çıkarmak, iddialı davranmak gündemi domine eder. Başkaldırıya elbette yürek ister. Yalandan demokrat görünüp ileri demokrasi kisvesiyle körü körüne riayet ve hizmetkarlık çizgisinde diretmek ise özgürlüğü yok eder. Haliyle ülkeler ve Dünya için kötü olacak her şeye ve özgün değerlere aykırı biçimde suni küslüğe bel bağlanır. Hele de herhangi bir misilleme korkusuyla bu metazori savaş ortaklığı kabulleniliyorsa küsler dengesine yazıklar olsun…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÜSLER MESELESİ

 

Savaş diplomasisinde uzağı yakın, yakını uzak görme daima vahşi ortakları çoğaltır. Diplomasızlık, emperyal işbirlikçilik adına iç ve dış koalisyonlar kurdurtur. Bu kudurgunluk, Ata topraklarında yabancı askeri üsler kurulmasına yasal izni getirir. Üsler kuruldukça kalıcı barış ve tam bağımsızlık kökten zedelenir. Haliyle her sıkışmada üslerden savaş bezirganlığı çağlar, üstlerden savaş çığlıkları yükselir. Savaşzadeler gökyüzü ve yeryüzü savaşlarına ziyadesiyle gönüllü olur. Ama savaşzedeler arttıkça bu üsler meselesi yeniden değerlendirilmelidir. Aksi halde özgürlüğün atlas perdesi her fırsatta paralanır. Üsler, üsteleyerek savaş hevesi bulaştırır, savaşı kaynatır, ateşi körükler. Emre amade üstler ise savaş aritmetiğini ve acı gerçeği bir çırpıda günceller…

 

Katil Abd ve Bopstil Israel yüzünden günbegün Ortadoğu’nun kanla kızaran nehirlerinde yüzen ala balıklar, atlas gökte vurulan beyaz güvercinler, savaş ve barışa endeksli ilahi emirler tarihin aynasına bir bir yansıyor. Gözler savaş rejimlerine, lafta rejim değişikliği masalına açılıyor. Bölgeye zorla dayatılan ucuz senaryo ve dünyaya metazori seyrettirilen envaı çeşit film bizzat üslerden havalanıyor. İşbirlikçi üstler ise bilumum üsleri yakacak, yıkacak ateşi düşürüyor. Yani bu üsler meselesi dünya çapında çözülmedikçe, dünyanın tek jandarması havasındaki katil Abd ve yaltakçısı dinci-faşist Israel’in ajandası boş kalmaz. Yayılmacı politika devlet ve sınır tanımaz…

 

Tanımına dahi bakmadan yararı çokmuş gibi gösterilerek yaygınlaştırılan üsler, özünde tam teçhizat askeri tesisler. Her biri kalıcı organize asker ve paramiliter güçleri barındırır. Üsler, Beşgen ofisten düğmeye basınca planlanmış operasyonları anında uygulamaya koyar. Yığınla destek sağlar. Katil Abd, kendi toprakları dışında üs kurma işinde en cevval ve en can alıcı ülkedir. Hemen Birinci Dünya Savaşı sonrası başlattığı askeri üs ve tesis kurma işini, İkinci Dünya Savaşı’nın getirisi yeni dünya düzeninde had safhaya çıkarmıştır. Dünyanın dört bir yanına jeopolitik dengeler gözetilerek kurulan bu üs ve tesisler, Abd faydasına soğuk savaş sürecini yürütmüştür. Üsler vasıtasıyla Abd’nin üstlendiği rol Sovyet Rusya’nın yayılmasını engellemek olarak lanse edilmiştir. Sovyetlerin dağılmasıyla asıl niyet olası büyük savaşları Abd topraklarından uzakta karşılamaya dönüşmüştür. Ancak zamanla büyük sermaye ve egemen güçlerin çıkarı için yerel ve bölgesel sıcak savaşlar çıkarmaya, askeri temin ve asgari zemin hazırlamaya üsler aracı kılınmıştır. Üstelik vahşi sömürü mekanizması silah zoru işletilmiştir. İşte salt bu yüzden Abd, kendi içinde ve dışında yüzlerce askeri üslere ve tesislere sahiptir.

 

Kahrolası Bop çerçevesinde bölge ülkeleriyle top gibi oynayan Katil Abd, şimdi rotayı İran’a çevirdi. Zerre acımadan zülfikara boyun eğdirme girişimini avanesi Israel ile yürütürken vaktiyle kurduğu üslerden faydalanıyor. Üsler azalan marjinal fayda uyarınca kirli savaşı içselleştiriyor. Ama bu saldırganlık çoklu cepheleri olan savaşa da kapı aralar. Üstler, sanki üsler kendilerininmiş gibi senin üslerinden benim üslerim vuruldu babında içten içe yeni savaşları körükleyebilir. Doğacak savaş mağduru geçici sığınmacı sorunu ise bizzat komşuları vurur. Yani bölgedeki Abd üsleri kapatılmaz veya kullanımı sınırlandırılmaz ise ki bu şartlarda mümkün değil İran’a açıldığı varsayılan bu savaş, sınırsız savaşa ve asimetrik savaşa evrilir…

 

Evinin dışına üs kurma heveslisi Abd ile evinin dışını kendine vaad edildiğini zırvalayan dinci-faşist Israel Ortadoğu’da kurulmuş Abd üslerinden güç buluyor. Belki de Nato. Bölgede Abd resmen Ürdün, Umman, Suudi Arabistan, Suriye, Mısır, Lübnan, Kuveyt, Katar, Israel, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’deki üslere deniz, hava ve kara kuvvetleriyle konuşlanmış. Sağlam kaynaklara göre on küsur ülkede en az yirmi civarında noktada kalıcı veya geçici Abd üsleri mevcut. Bu üslerde elli bini aşan Abd askeri olduğu tahmin ediliyor. Yani çok konuşana veya derin sessizliğe bürünene saldırı ve misillemeler şimdilik hazırdan ikmal ediliyor. Ancak Katil Abd ve Bopstil Israel başka askeri güçler devreye sokamazsa İran sınavından ikmale kalacaklar gibi görünüyor…

 

Görünen o ki, dünyada sayısı bine yaklaşmış Abd üsleri yaylımının bir de Türkiye ayağı var. Çok partili rejime geçilince ve de iktidar değişince, ilk Abd üssü 1951 yılında 3.320 dönüm üzerine kurulmaya başlandı. Hava üssü 1952’de açıldı. Nato sözleşmesi bağlamında 1954’te Abd ile askeri kolaylıklar anlaşması imzalandı. Böylece Abd'nin bereketli topraklarda askeri üsler ve tesisler kurmasına, askeri faaliyetlerde bulunmasına, idare ve sevkin Abd’ye geçmesine yasal zemin hazırlandı. Abd bu anlaşma uyarınca sinsi planları doğrultusunda uygun gördüğü her yere peşi sıra askeri üs ve tesis kurdu. Bugün Türkiye'de Abd’nin kırk civarında ayrıcalıklı haklar kullanan askeri üs ve tesisinin olduğu söyleniyor. Bilinenleri Ankara, Balıkesir, Batman, Diyarbakır, Erzurum, Eskişehir, Hatay, İzmir, İzmit, Konya, Malatya, Mardin, Muğla, Şanlıurfa ve Van’dakiler. Bu üslerden 26'sı aktif üs, diğerleri pasif lojistik destek üssü. Bir diğer açılımla yirmi altı farklı noktada Abd silahlı kuvvetlerine ait askeri üs var. Ayrıca on beş farklı noktada Nato radarları, beş farklı noktada da Abd'nin füze ve nükleer bomba kontrol merkezleri, yedi ayrı noktada ise nükleer silah depoları konuşlandırılmış. Bilinmeyenler de uzun sürebilir İran savaşı vasıtasıyla öğrenilecek…

   

Bu Abd üsleri dört bir yanda mantar gibi türetildiği sürece, üstelik kullanımı sadece beşgen ofise bağlı olduğu sürece uzağı yakın görmek, yakını uzak görmek zor. Bölgede dar görüşlülük arttıkça Ortadoğu daima tehlike çemberinde kalır. Kurt kapanı üslerden savaş bezirganlığı, üstlerden savaş tellallığı makul görüldükçe gizli maksatlılar savaş manyetosunu çakar. Çakallar ve çapsızlar savaşa dair bol martaval okur. Bu arada Katil Abd ve Bopstil Israel üslerdeki askeri düzenekten destek alarak manyetik alanı genişletir. Yani bu üsler meselesi kökten halledilmezse plan işler, daima büyük sermayenin ve egemen güçlerin dediği ve istediği olur…

 

Bu savaş nasılsa bizi teğet geçer diye avunmak, bizi kimse vurmaz vuramaz üstenci ve üstüncü tavır ve yaklaşımı gün gelir Abd üsleri meselesine kilitlenir. Abd yanlısı üstler katil Abd ve Bopstil Israel destekli yırtar belki ama astlar korkmadan tam bağımsızlık ipine asılır…  

 

 

 

HÜRMÜZ GEÇİLMEZ

 

Katil Abd ile yardakçısı dinci-faşist Israel'in İran'a şimdilik havadan saldırısı öyle basit görülecek bir emperyalist hamle değil. Dünya kapitalizmini ve dünyanın yarısından fazlasını direkt ilgilendirmesi gereken bir pentagonist operasyon. Ayrıca boğaza kadar gelenler apaçık söylenmeli ki gönüller rahat etsin...

Dünyanın boğaz boğaza gelmesinin başlıca nedenlerinden biri, Hürmüz Boğazı'nın tam ortasında genişçe bir uluslararası suyolu bulunması. Jeopolitik açıdan Hürmüz Boğazı önemli. Küresel petrol ticareti ve transferi için çok daha önemli. Çünkü bu boğazdan günde en az 21 milyon varil petrol taşınıyor. Yani dünyada tüketilen petrolün beşte birbuçuğu Hürmüz Boğazı'ndan geçiyor. Ayrıca 306 milyon metreküp sıvılaştırılmış doğal gaz da bu boğazdan dünyaya sevkediliyor. Bir ince ayrıntı daha bu petrolün ve gazın büyük kısmı Çin, Hindistan ve diğer Asya ülkelerine gitmesi. Bu da demektir ki açılan cephe çok geniş. Geçmişte olduğu gibi emperyalizmin maşalarına uyarak bir koyup beş alma heveslilerine duyurulur...

Bu saldırı büyük sermayenin piyonları katil Abd ile Siyonist Israel'in ve işbirlikçilerinin İslam'a bakışını da netleştirdi. Hatta Ramadan dinlemeyen bu operasyon ta 1979 İran rejim değişikliğine dayanıyor.  Molla ihtilalinden sonra Amerikan karşıtlığını bayraklaştıran İran, zaman içinde Hürmüz Boğazı'nı tehdite başladı. Emperyalizm işbirlikçisi ülkeler; Suudi Arabistan, Bahreyn, Katar, Kuveyt, Umman, Birleşik Arap Emirlikleri İran'a karşı birleştiler. Ve 2000 yılında aralarında savunma paktı imzaladılar. Yetinmeyip NATO ile iş birliğine kalkıştılar. Bundan faydalanan katil Abd körfez ülkelerine, askeri üsler kurdu. Böylece bölgede güçlenen Abd, 2025 Haziran'ında İran'ın nükleer tesisleri ve uranyum zenginleştirme tesislerini vurdu. İran kontür hamleyle Hürmüz Boğazı'nı resmen  kapattı. Bir anda Hürmüz geçilmez oldu...

Peki nerede bu Hürmüz Boğazı, kanla yıkanan Orta Doğu'da. Katil Abd ve dinci Israil'in vurduğu İran açığında. Basra Körfezi ile Umman Körfezi'ni birbirine bağlayan boğazın en dar yeri yaklaşık 21 deniz mili civarında. Boğaz acayip stratejik öneme sahip. İki ayrı kanal ile ayrılmış tampon bölgeyi içeren bu kritik geçit, çıkarılan savaşın ana unsurlarından biri. İflah olmaz kanal sevdalılarına duyurulur...

Hürmüz Boğazı; İran, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman dahil birçok ülke tarafından çevrili olabilir. Ama İran ile Umman'ın ağırlığı asıl dert. Ayrıca Kuveyt, Irak, İran, Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar petrol ihracını Hürmüz Boğazı  üzerinden gerçekleştiriyor. Petrolün ulusal pazarlara aktarımının yanı sıra Abd'nin Irak ve Suriye petrolüne çökmesine rağmen dünya petrol dengesinde güç kaybedişi de diğer bir neden. Israel'in bu petrol savaşındaki rolü ise tartışma götürür alakasızlık...

Onyıllardır Ortadoğu'da tüm yaşananlar mitolojide olduğu gibi bir büyük hesaplaşmanın parçası. Tıpkı Hürmüz ile Ehrimen savaşı. Evrensel iyilik ile ebedi kötülük mücadelesi. Mutlak ilim ile karanlık ve cehaletin kapışması. Ahura Mazda'dan beri öyle. Bugün de böyle. Zerdüştlük inancına göre de Aklın Efendisi'nin tek kazanan olacağı tanrısal gösterge. Ayrıca Hürmüz, salt yaratıcı değil insanın daima doğruyu seçmesini öğütleyen ahlaki öğretinin ruhu...

Tarih öğretir, tüm dünya bir şeyi daha öğrenecek. Katil Abd ile yardakçısı dinci-faşist Israel'in İran'a açtığı zamanla kitlesel imhayı da içerebilir bu kirli savaşta mutlak zaferi kim kazanacak. Bunu da Hürmüz Boğazı belirleyecek.

Hürmüz geçilmez ise biri Hürmüz geçilir ise birileri kazanacak. Başta yakın komşular kaybedecek sonra yine büyük sermaye kazanacak...

12 MART MUHTIRASI VE İSİMLER…

 

12 MART MUHTIRASI VE İSİMLER…

12 mart bir muhtıradan çok ötesi özünde. Öyle ki isimsiz ötekileri iktidara bir adım daha yakınlaştıran bir kara gün. 12 Mart 1971 isimlerle anılması gereken bir dönemeç. Dönülmez yola girdiğini bilen 'üçler'in, 'onlar'ın, ilerici, devrimci, yurtsever ve aydınların üzerine karabasan gibi çöken, faşist bir darbe.Tarihe kazılı unutulmaz isimleri ve unutturulamaz rolleri barındıran bir kara dönem. Ucuz senaryolu üçüncü sınıf bir film. Vaktiyle izlendi ve bitti ama 'Üçler ve Onlar' bitmedi hala unutulmadı. Asla unutulmayacak Denizler, unutturulmayacak. Ebediyete dek anılarda yaşayacak...

İsimler var hafızalardan silinen, silinmemesi gereken. Silinince silik cisimler acıları bir kalemde tazeler çünkü. O yüzden tek yol, yegane gaye bu keskin acıyı bir bir isimleştirmek, anıları cisimleştirmektir. Aksın jenerik...

Kutlu kutsalları çiğneyen cunta, 12 Mart 1971 saat 13.30 itibariyle faşizmin zulmünü başlattı. Bu timsali sülük, emsali çürük, tecellisi eksik cisimler cunta başı Memduh Tağmaç ile kuvvet komutanları Faruk Gürler, Celal Eyiceoğlu ve Muhsin Batur idi.

Boş iddiaları bir muhtıraya sığdı; “ Parlamento ve hükümet süregelen tutum, görüş ve icraatıyla yurdumuzu, anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş..." diye başlar ve şöyle biter; "...mevcut anarşik durumu giderecek... bir hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruri görülmektedir.

Bu husus süratle tahakkuk ettirilmediği takdirde TSK, kanunların kendisine vermiş olduğu TC’yi korumak ve kollamak görevini yerine getirerek, idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır. Bilgilerinize.”

Bu bilgiç tehdit neticesinde Başbakan Süleyman Demirel, hükümeti toplar, üç buçuk saat süren toplantıdan çekilme kararı çıkar. İstifa mektubunda; “muhtırayla anayasa ve hukuk devleti anlayışını bağdaştırmak mümkün değildir” denir. İstifayı Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay kabul eder.

Cunta, emekli orgeneral Fikret Esen’in başbakan olmasını ister. Sunay, CHP’den ayrılan Nihat Erim’i seçer. Hükümeti kurma yetkisi verilen Erim, hükümeti 25 Mart'ta açıklar, Sunay 26 Mart'ta onaylar...

Cunta bakanları için de aksın jenerik; Yardımcı Atilla Karaosmanoğlu,

Devlet; Doğan Kitaplı, Nuri Elibol, Zeyyat Baykara, Ali Celalettin Coşkun,

Adalet: Suat Bilge, Savunma- İçişleri: Ferit Melen, Dışişleri: Haluk Bayülken, Maliye: Nazmi Ziya Gürsel, Eğitim: İsmail Hakkı Arar, Ticaret: Naim Talu, Sağlık- Köy işleri: Cevdet Aykan, Gümrük ve Tekel: Haydar Özalp, Tarım: İlyas Karaöz, Ulaştırma: Rıfkı Danışman, Çalışma: Ali Rıza Uzuner, Sanayi ve Teknoloji: Mesut Erez, Enerji: Mehdi İzgömen, Turizm: Erol Yılmaz Akçal, İmar ve İskan: Serbülent Bingöl, Orman: Falih Türker, Gençlik ve Spor: Sezai Ergun, Kültür: Talat Sait Halman.

Cunta hükümetine bakan verilmesine karşı çıkan CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit, görevinden istifa eder. Genel Başkan İsmet İnönü istifayı kabul etmez. Ecevit ile beraber MYK da istifa edince iş değişir...

Bülent Ecevit CHP Genel Sekreterliğini bırakırken; “Darbe ortanın solundaki CHP’ye yapılmıştır. Demokrasi ile önlenemeyen, seçimle engellenemeyeceği görülen bir hareket, bir darbeyle önlenmiştir...” der...

Mart ayı bitmeden THKO Lideri Deniz Gezmiş ve yoldaşı Yusuf Aslan Sivas- Gemerek'te, Hüseyin İnan Kayseri-Pınarbaşı’nda Mehmet Nakipoğlu ile birlikte tutuklanırlar…

Cunta hükümeti 07 Nisan 1971’de güvenoyu alır almaz İstanbul, Ankara, İzmir, Diyarbakır, Adana, Hatay, Eskişehir, Kocaeli, Siirt, Sakarya ve Zonguldak'ta bir ay sıkıyönetim ilan eder. Cunta başbakanı Erim; “Size kesinlikle bildiriyorum ki devletin boynunu bunlara teslim etmeyeceğiz, alınacak tedbirler balyoz gibi kafalarına inecektir...” diyerek yeni sıkıyönetim kanunu tasarısını meclise sevk eder. Ve faşist icraat başlar...

İstanbul sıkıyönetim komutanlığı yeni kanundan güç alarak derhal DEV-GENÇ, Devrimci Doğu Kültür Ocakları, Türkiye Öğretmenler Sendikası, İşsizlik Pahalılıkla Mücadele Derneği, Mücadele Birliği ve Ülkü Ocaklarının faaliyetlerini durdurur. Cumhuriyet ve Akşam gazetelerini on günlüğüne, Bugün ve Sabah’ı ise süresiz kapatır...

Cuntacı Erim, yabancı gazetecilerle 1 Mayıs'taki basın toplantısında; “Bu günkü anayasa Türkiye için lükstür. Türkiye bu lüksü kaldıramaz. Anayasa da değişiklik yaparak temel hak ve hürriyetlerin, bu hak ve hürriyetleri ortadan kaldıracak şekilde su istimal edilmesini önleyici bir hüküm koyacağız…” der.

Bu arada TİP kapatılır. Milli Nizam kapatılır. Bingöl depreminde 1000 kişi ölür. İlk etapta 547 aydınla başlayan gözaltılar-tutuklamalar artarak devam eder. Ziverbey köşkü, işkenceci kontr-gerilla hizmetinde balyoz harekatının sembolü olur. O dönemin bazı simge mağdurları: “TİP Genel Başkanı Behice Boran, TÖS Genel Başkanı Fakir Baykurt, ODTÜ Dekanı Prof Yaşar Gürbüz, Prof Bahri Saraç, Prof Sadun Aren, Prof Mümtaz Soysal, Kemal Türkler, Yaşar Kemal, İlhan Selçuk, Samim Kocagöz, İlhami Soysal, Çetin Altan, Uğur Mumcu, Muammer İrfan Derman, Prof Tarık Zafer Tunaya, Turhan Selçuk, Tilda Gökçeli, Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, Osman Saffet Erolat, Harun Karadeniz, Mehdi Zana, Mihri Belli, Yusuf Küpeli, Doğu Perinçek, Cenan Bıçak, Dr Hikmet Kıvılcımlı, Uluç Gürkan, Doğan Avcıoğlu… “

Operasyonlar özellikle THKO ve THKP-C üzerine yoğunlaştırılır. İlk yaz başı Deniz Gezmiş ve 26 arkadaşının Ankara 1 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesinde; “TC anayasasını tagyir, tebdil ve ilgaya cebren teşebbüs etmekten…” yargılanmasına başlanır. Duruşmada savcı Keramettin Çelebi ve Baki Tuğ devrimci gençlerin 18’i hakkında idam talep eder…

Faşist cuntanın hakimi Tuğgeneral Ali Elverdi kalemi baştan kırar. Başkanlığını yaptığı sıkıyönetim mahkemesi; “Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan,

Atilla Keskin, Metin Yıldırımtürk, Ahmet Erdoğan, Recep Sakın, Mehmet Asal, Osman Arkuş, Ercan Öztürk, Semih Orcan, Hacı Tonak, Mustafa Yalçıner, Cengiz Baltacı, Metin Güngörmüş, Mete Ertekin, Mehmet Nakipoğlu, Mustafa Çubuk’a idam verir." Askeri Yargıtay, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan hakkında verilen idam kararlarını onaylar, diğerlerini bozar…

Elverdi, 'hukukçuydu ama daha yeni mezundu. Hukuken Denşzlerin dosyasını değerlendirecek hukuki donanıma sahip değildi. Elverdi, bir karar verdi, değerlendirmesini tarih yaptı. Doğa ömrünü uzun tuttu belki de yaptığından pişman olur diye. Olmadı hiç. Ve tarih affetmedi Çankaya'daki evinde boğuldu. Elverdi'nin ölüm nedeni kayıtlara, 'yediği yemeğin nefes borusuna kaçması nedeniyle solunum yetmezliği' olarak geçti.

Üçler'in yanı sıra idamla yargılanan THKP-C lideri Mahir Çayan ile yoldaşları Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz, THKO İstanbul sorumlusu Cihan Alptekin ve Ömer Ayna

Maltepe Cezaevi’nden tünel kazarak firar ederler. Sonraki günlerde Ulaş İstanbul’da öldürülür, Ziya Yılmaz yaralı olarak tutuklanır. Tokat-Niksar’ın Kızıldere köyünde ise Onlar;

“Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Hüdai Arıkan, Sinan Özüdoğru, Ahmet Atasoy, Saffet Alp, Ertan Sarıhan, Nihat Yılmaz, Selahattin Kurt öldürülür. Ertuğrul Kürkçü sağ olarak tutuklanır…”

Meclis 11 Mart 1972’ de

Üç Fidan, Deniz, Yusuf ve Hüseyin için idamı 53 ret, 6 çekimser ve 238 kabul ile onaylar. Sonrasında 17 Mart'ta infaz Senato'da, 23 Mart'ta ise Cumhurbaşkanı Sunay tarafında onaylanır. CHP son çare 25 Mart'ta idamları Anayasa Mahkemesi'ne taşır. Karar usul yönünden bozulur. Meclis 24 Nisan 1972'de 323 vekil ile toplanır. İdamlar bu kez 273 mebusun kabul oyu ile tekrar onaylanır. Ret diyen milletvekilleri 48'dir.

Çekimser kalan 2 vekildir.

Oylamaya katılmayan 118 mebustur. Boş vekillik ise 9'dur. Bu tabloda infazlar yine engellenemez…

İkinci kez Denizlerin idamını onaylayan mecliste kabul oyu veren mebuslar birgün dahi unutulmamalı. Daima anımsanmalı. Ki bu mebusların soyuna sopuna insanlık namına bir daha güvenilmesin. Aksın gitsin jenerik; Adana: Cevdet Akçalı (AP), Fazıl Güleç (CHP), M. Salahattin Kılıç (AP), Melih Kemal Küçüktepepınar (CHP), Ali Cavit Oral (AP), Emir H. Postacı, Kemal Satır (CHP), Ahmet Topaloğlu (AP), Turgut Topaloğlu (GP), Alpaslan Türkeş (MHP), Hüsamettin Uslu (AP).

Adıyaman: M. Zeki Adıyaman (AP), Ali Avni Turanlı (Bğz.).

Afyonkarahisar: Hasan Dinçer (AP), Hamdi Hamamcıoğlu (GP), Ali İhsan Ulubahşi, Kazım Uysal (AP).

Amasya: Yavuz Acar, Salih Aygün (AP).

Ankara: Orhan Alp, Oğuz Aygün, Musa Kazım Coşkun, Orhan Eren (AP), İ. Sıtkı Hatipoğlu (CHP), Mustafa Maden, H. Turgut Toker, Aydın Yalçın, Ferhat Nuri Yıldırım, Şerafettin Yıldırım, Mustafa Kemal Yılmaz (AP).

Antalya: Hasan Akçalıoğlu, İhsan Ataöv, Süleyman Çiloğlu, Ömer Eken, Rafet Eker (AP), Hasan Ali Gülcan (CHP).

Artvin: Mustafa Rona (AP).

Aydın: Nahit Menteşe, İsmet Sezgin, Fikret Kayaalp Turhangil (AP).

Balıkesir: İbrahim Aytaç, Cihat Bilgehan, M, Şükrü Çavdaroğlu, Kemal Erdem, Ahmet İhsan Kırımlı (AP), M. Nurettin Sandıkçıoğlu (CHP), Osman Tarı (AP).

Bilecik: Şadi Binay (AP).

Bingöl: Mehmet Sıddık Aydar (Bğz.), Mehmet Bilgin (YTP).

Bolu: Ahmet Çakmak, Nihat Bayramoğlu, Halil İbrahim Cop, M. Şükrü Kıyıkoğlu (AP).

Burdur: A. Mukadder Çiloğlu, Mehmet Özbey (AP).

Bursa: Ahmet Türkel, Barlas Küntay, Cemal Külahlı, Ertuğrul Mat, Kasım Önadım, Mehmet Turgut, Mustafa Tayyar (AP).

Çanakkale E. Kemal Bağcıoğlu, Mesut Hulki Önür, Refet Sezgin, Zekiye Gülsen (AP).

Çankırı: Nuretin Ok (AP).

Çorum: Abdurrahman Güler, Arslan Topçubaşı, İhsan Tombuş, Kemal Demirer, Yakup Çağlayan (AP).

Denizli: Ali Uslu, Hasan Korkmazcan, Mehmet Emin Durul, Sami Arslan (AP).

Diyarbakır: Abdüllatif Ensarioğlu, Behzat Eğilli (AP), Hasan Değer (Bğz.), Necmettin Gönenç (AP), Nazif Yıldırım (YTP), Sabahattin Savcı (AP).

Edirne: M. İlhami Ertem (AP).

Elazığ: Hayrettin Hanağası (CHP), Samet Güldoğan (AP).

Erzincan: Hüsamettin Atabeyli (AP).

Erzurum: Cevat Önder, Naci Gacıroğlu, Rasim Cinisli, Rıfkı Danışman, Turhan Bilgin, Sabahattin Aras (AP).

Eskişehir: Mehmet İsmet Angı, (AP) Şevket Asbuzoğlu (CHP), Orhan Oğuz, Seyfi Öztürk, M. Şemsettin Sönmez (AP).

Gaziantep: Ali İhsan Göğüş (CHP), Erdem Ocak (AP), İ. Hüseyin İnceoğlu (GP), Mehmet Kılıç, Mehmet Lütfi Söylemez (AP).

Giresun: Abdullah İzmen, M. Emin Turgutalp, Hidayet İpek (AP), İ. Kayhan Naiboğlu (CHP), Mustafa Kemal Çilesiz (CHP), Nizamettin Erkmen (AP).

Gümüşhane: Ekrem Saatçi, Mustafa Kahraman (AP), Necati Alp, Nurettin Özdemir (CHP).

Hatay: Ali Yılmaz (AP), Hüsnü Özkan (CHP), Halil Akgöl, Talat Köseoğlu (AP).

Isparta: Ali İhsan Balım, Süleyman Demirel, Yusuf Uysal (AP).

İçel: H. Cavit Okyayuz, Kadir Çetin, Mazhar Arıkan (AP), Turhan Özgüner (CHP).

İstanbul: İbrahim Abak (AP), İsmail Hakkı Arar (CHP), Sadettin Bilgiç, Ferruh Bozbeyli, İlhan Egemen Darendelioğlu, Tekin Erer, Nuri Erdoğan, Orhan Cemal Fersoy, Hasan Güngör, Mustafa Fevzi Güngör, A. Şeref Laçin, Osman Özer, Akgün Silivrili, İsmail Hakkı Tekinel, Naime İkbal Tokgöz, A.Turgut Topaloğlu, Hasan Türkay, Mehmet Yardımcı (AP).

İzmir: Şevket Adalan (CHP), Mustafa Akan, Şükrü Akkan, Muzaffer Fazlı Arınç (AP), Burhanettin Asutay (CHP), Münir Daldal, Ali Nailli Erdem, İhsan Gürşan, Nihat Kürşad, Akın Özdemir, Orhan Demir Sorguç (AP).

Kars: Latif Aküzüm, İsmail Hakkı Alaca, Mustafa Doğan, Kemal Kaya, Veyis Koçulu (AP), Osman Yeltekin (CHP).

Kastamonu: Orhan Ali Deniz, Hüseyin Sabri Keskin, Mustafa Topçular (AP), Hasan Tosyalı (GP).

Kayseri: M. Şevket Doğan (AP), Turhan Feyzioğlu (GP), Hayrettin Nakipoğlu, Vedat Ali Özkan, Enver Turgut (AP), Mehmet Türkmenoğlu (GP).

Kırklareli: Mehmet Atagün, Feyzullah Çarıkçı, Hasan Korkut (AP).

Kırşehir: Cevat Eroğlu (MP), Mustafa Kemal Güneş (AP).

Kocaeli: Cevat Ademoğlu, Vehbi Engiz, Sabri Yahşi (AP).

Konya: İrfan Baran (CHP), Bahri Dağdaş, Mustafa Kubilay İmer (AP), İhsan Kabadayı, (GP) M. Necati Kalaycıoğlu, İ. Ethem Kılıçoğlu, Baha Müdderrisoğlu, Tahsin Yılmaz Öztuna, Faruk Sükan (AP) Vefa Tanır (GP).

Kütahya: Ahmet Fuat Azmioğlu (AP), Ali Erbek (CHP), A. Mesut Erez, İlhan Aksoy (AP).

Malatya: Ahmet Karaaslan (Bğz.), İsmail Hakkı Şengüler (AP).

Manisa: Ertuğrul Akça, Mustafa Orhan Daut, C. Selçuk Gümüşpala, Hilmi Okçu, Vehbi Sınmaz, Kamil Şahinoğlu, Önal Şakar (AP).

Maraş: Atilla İmamoğlu, Veysi Kadıoğlu, M. Zekeriya Kürşad (AP).

Mardin: Esat Kemal Aybar, Abdülkadir Kermooğlu (AP), Abdülkadir Özmen (Bğz.), Abdürrahim Türk (Bğz.).

Muğla: Adnan Akarca (AP), Mualla Akarca (CHP), Ahmet Buldanlı, İzzet Oktay (AP).

Muş: Nimet Ağaoğlu (YTP), Kasım Emre (Bğz.).

Nevşehir: Hüsamettin Başer, Esat Kıratlıoğlu (AP).

Niğde: M. Naci Çerezci, H. Avni Kavurmacıoğlu (AP), M. Nuri Domanoğlu (CHP), Haydar Özalp (AP).

Ordu: Ata Bodur, Cengiz Ekinci, Hamdi Mağden, Kemal Şensoy (AP).

Rize: Erol Yılmaz Akçal, Hasan Basri Albayrak, Salih Zeki Köseoğlu (AP).

Sakarya: Nuri Bayar, Yaşar Bir, Güngör Hun, M. Vedat Önsal (AP).

Samsun: Talat Asal (AP), Mustafa Boyar (CHP), Doğan Kitaplı, Nafiz Yavuz Kurt, Hüseyin Özalp, Bahattin Uzunoğlu, İsmet Yalçıner (AP).

Siirt: Zeki Çeliker (AP), Mehmet Nebi Oktay (GP).

Sinop: Hilmi Biçer (AP).

Sivas: Enver Akova, Kadir Eroğan, Tevfik Koraltan, Yusuf Ziya Önder (AP).

Tekirdağ: Orhan Öztrak (GP).

Tokat: Hüseyin Abbas (AP). İsmet Hilmi Balcı (Bğz.). Osman Hacıbaloğlu, Mehmet Kazova (AP), Reşit Önder (GP), Yusuf Ulusoy (BP).

Trabzon: Ahmet İhsan Birincioğlu, Necati Çakıroğlu, Ekrem Dikmen, Selahattin Güven (AP), Cevat Küçük, Ali Rıza Uzuner (CHP).

Urfa: Mehmet Aksoy, Necmettin Cevheri, Mehmet Ali Göklü, Bahri Karakeçili (AP).

Uşak: Orhan Dengiz, M. Fahri Uğrasızoğlu (AP).

Van: Mehmet Emin Erdinç (Bğz.), Kinyas Kartal, Fuat Türkoğlu(AP), Mehmet Salih Yıldız (GP).

Yozgat: İsmet Kapısız (MP), Turgut Nizamoğlu, Neşet Tanrıdağ (AP).

Zonguldak: Fuat Ak, Ahmet Nihat Akın (AP), Ahmet Güner (CHP), S. Tekin Müftüoğlu, Kevni Nedimoğlu (AP).

12 Mart faşizmini iplemeden Denizlerin infazına red oyu vererek isimlerini geleceğe onur ve gururla yazdıranlara saygı için jenerik aksın; Adıyaman: Kemal Kırıkoğlu, Yusuf Ziya Yılmaz (CHP).

Ankara: Kemal Ataman, İbrahim Cüceloğlu, A. Sakıp Hiçerimez, Osman Soğukpınar, Yusuf Ziya Yağcı (CHP).

Artvin: Abdullah Naci Budak (CHP).

Bitlis: Kenan Mümtaz Akışık (CHP).

Bolu: Kemal Demir (CHP)

Burdur: Nadir Yavuzkan (CHP).

Bursa: Nail Atlı (CHP).

Çankırı: Nuri Çelik Yazıcıoğlu (CHP).

Edirne: Cevat Sayın (CHP).

Elazığ: Mehmet Aytuğ (CHP).

Erzincan: Hasan Çetinkaya (CHP).

Erzurum: Selçuk Erverdi (CHP).

İçel: Celal Kargılı (CHP).

İstanbul: Mehmet Ali Aybar (TİP), Hüseyin Dolun, Mustafa Necdet Uğur, Reşit Akif Ülker, Lebit Yurdoğlu (CHP).

İzmir: Şeref Bakşık, M. Hulusi Çakır (CHP).

Kars: Kemal Güven, Kemal Okyay (CHP).

Kayseri: Tufan Doğan Avşargil, Mehmet Yüceler (CHP).

Kırklareli: Beyti Arda (CHP).

Konya: Mustafa Üstündağ (CHP).

Malatya: Hakkı Gökçe, İsmet İnönü (CHP).

Manisa: Muammer Ertem, Mustafa Ok (CHP).

Maraş: Mehmet Özdal (CHP).

Muğla: Ali Döğerli (CHP).

Muş: Nermin Neftçi (CHP).

Niğde: Mevlüt Ocakçıoğlu (CHP).

Ordu: Hasan Ferda Güley (CHP).

Sakarya: B. Turgut Boztepe, Hayrettin Uysal (CHP).

Samsun: Yaşar Akal (CHP).

Siirt: Mehmet Adil Yaşar (CHP).

Tekirdağ: Yılmaz Alpaslan (CHP).

Tunceli: Hüseyin Yenipınar (CHP).

Uşak: Adil Turan (CHP).

Zonguldak: Bülent Ecevit (CHP).

Oturuma yalandan girip, faşist cuntanın hışmına uğramamaktan çekinen, çekinser kalan irade kaçakları da jeneriğe aksın; Erzurum: Gıyasettin Karaca (CHP).

Samsun: Nihat Kale (CHP).

Meclis kulisinde gizlenip üç genci candan eden tarihi karara katılmayan vekiller için de aksın jenerik; Adana: Ali Rıza Güllüoğlu, Şevket Yılmaz (CHP).

Afyonkarahisar: Mehmet Rıza Çerçel, Şevki Güler (AP), Süleyman Mutlu (CHP).

Ağrı: Abdülkerim Beyazıt. (CHP), Nevzat Güngör (AP), Kasım Küfrevi (GP).

Amasya: Vehbi Meşhur (CHP), Kazım Ulusoy (BP).

Ankara: Hüseyin Balan (BP), Orhan Birgit (CHP), Sinan Bosna (AP) Osman Bölükbaşı (MP), Şinasi Özdenoğlu (CHP), Emin Paksüt (GP), Fatma Suna Tural (MP), Cengizhan Yorulmaz (CHP)

Antalya: Ömer Buyrukçu (CHP).

Artvin: Sabit Osman Avcı (AP).

Aydın: Kemal Ziya Öztürk (AP), Mehmet Çelik, M. Kemal Yılmaz (CHP)

Balıkesir: Salih Zeki Altınbaş, Mehmet Niyazi Gürer (CHP), Mevlüt Yılmaz (AP).

Bilecik: Mehmet Ergül (CHP).

Bitlis: Abidin İnan Gaydalı (AP).

Bursa: Sadrettin Çanga, İbrahim Öktem (CHP).

Çanakkale: Mustafa Çalıkoğlu (CHP).

Çankırı: Mustafa Hazım Dağlı, Arif Tosyalıoğlu (AP).

Çorum: Cahit Angın (CHP), Ali Naki Ulusoy (BP).

Denizli: İlhan Açıkalın (CHP), Fuat Avcı (AP), Arif Hüdai Oral (CHP).

Edirne: Veli Gülkan (AP).

Elazığ: Ali Rıza Septioğlu (Bğz.).

Erzincan: Sadık Perinçek (AP), Naci Yıldırım (CHP).

Erzurum: Fetullah Taşkesenlioğlu (AP).

Eskişehir: B. Sıtkı Karacaşehir (CHP).

Gaziantep: Şinasi Çolakoğlu, Muhittin Sayın (CHP).

Hatay: Abdullah Cilli (Bğz.), M. Sait Reşa (CHP).

Isparta: Hüsamettin Akmumcu (AP).

İçel: Hilmi Türkmen (AP), Çetin Yılmaz (CHP).

İstanbul: Eşref Derinçay (CHP), İbrahim Bedreddin Elmalı (MP), Ahmet Bahir Ersoy, Orhan Eyüboğlu, Orhan Kabibay (CHP), Rıza Kuas (TİP), Sezai Orkunt (CHP), Haydar Özdemir (BP), M. Kazım Özeke, İlhami Sancar (CHP).

İzmir: Coşkun Karagözoğlu, Talat Orhon (CHP), Şinasi Osma (AP), Kemal Önder (CHP), Ali Naki Üner (AP).

Kars: Turgut Artaç (CHP).

Kastamonu: Muzaffer Akdoğanlı, Mehmet Seydibeylioğlu (CHP).

Kırşehir: Mustafa Aksoy (CHP).

Konya: Necmettin Erbakan (Bğz.), Sezai Ergun (AP), Sadi Koçaş, Orhan Okay (CHP), Özer Ölçmen (AP).

Kütahya: Mehmet Ersoy, Kemal Kacar (AP).

Malatya: Mustafa Kaftan (CHP).

Manisa: Veli Bakırlı (CHP), Süleyman Çağlar (AP).

Maraş: M. Nejat Çuhadar (CHP), İbrahim Öztürk (Bğz.).

Mardin: Şevki Altındağ (CHP), Seyfi Güneştan (YTP).

Ordu: Memduh Ekşi, Ata Topaloğlu, Orhan Vural (CHP).

Rize: Sami Kumbasar (CHP).

Samsun: Kamran Evliyaoğlu, İlyas Kılıç (CHP).

Siirt: Selahattin Oran (YTP).

Sinop: Hilmi İşgüzar (MP), Mustafa Kaptan (AP), Tevfik Fikret Övet (CHP).

Sivas: Vahit Bozatlı (CHP), Hüseyin Çınar (BP), Ahmet Durakoğlu, Ekrem Kangal, M. Kemal Palaoğlu (CHP), Mustafa Timisi (BP).

Tekirdağ: Nedim Karahalil, Mustafa Sabri Sözeri (AP).

Tokat: İsmail Hakkı Birler (CHP).

Trabzon: Mehmet Aslantürk (CHP), Mehmet Ali Oksal (AP), Ahmet Şener (CHP).

Tunceli: Kenan Aral (CHP).

Urfa: Necati Aksoy, Vehbi Melik (CHP).

Yozgat: İsmail Hakkı Akdoğan (AP), Abdullah Baştürk, Celal Ahmet Sungur (CHP).

Zonguldak: Hüseyin Baytürk (CHP), Sinan Fevzi Fırat (AP), Cahit Karakaş (CHP).

Jenerikte akan bu vekillerin öyle veya böyle tasdikiyle 6 Mayıs 1972’de saat 01.25 ila 05.20 arasında Üçler; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, Askeri Yargıtay’ın onayladığı karar uyarınca Ulucanlar'da cansız bırakıldılar ama asla öldürülemediler…

12 Mart muhtırasından bir buçuk yıl sonra verilen üç beyanat faşist darbeyi özetler. Bu beyanlar hiç akıllanılmadığını ve inceden 12 Eylül darbesine zemin hazırlandığını da açıkça ortaya koyar. Aynı cepheden, ortak fikirden türemiş üç isim aynı telden çalar...

Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel 1972 ortası temsilciler meclisi toplantısında, Türkiye’de sağ sol meselesi olmadığını, demokrasiye ve rejime karşı bir komünist saldırının mevcut olduğunu,1961 Anayasası’nda bu konuda bir boşluk olduğundan dem vurur. Ve hazırlanan bildiriye imzayı çakar. Laf arası çaktırmadan “Komünizme kesinlikle karşı çıkılması zaruretine inanıyoruz…” der.

Demokratik Parti Genel Başkanı Ferruh Bozbeyli;

“Günahkârlar ittifakı her badirede dört ayak üstüne düşmek ustalığını gösterebiliyor. Demokrasinin tekerleğine çomak sokanlar şimdi yol göstericilik rolünde…” der.

Çatal ruhlu Celal Bayar; “Yollar yürümekle aşınmaz diyen ölçüsüz insanların tutumu bu memleketi bu hale getirmiştir. Aslında Türkiye yükselmeye layık bir ülkedir…” der.

Ve demokrasi adına kanayan bu yaraya hala yerli ve milli aldatmacasıyla bakılıyor. Rövanş dayatması, üçe üç diyeti diye bakılıyor. Yani çok isim var hesaplaşmanın tarafları olan. İsimler var, geçmişe saygı ve geleceğe anımsatma adına sıralanan. Nice isim var, vicdanlarda eninde sonunda hesaplaşılacak olan...

Ve tarihler var bir çok devrin muhasebesini yaparken isimlerle birlikte unutulmaması gereken; tıpkı 12 Mart 1971 gibi…

Ve sloganlar var dünya yaşadıkça yaşayacak olan. Tam bağımsızlığı vurgulayan. Tıpkı "Deniz, Mahir, Ulaş, Kurtuluşa kadar savaş…" gibi...

 

RÜŞVET VE İRTİKAP VE ÖMER'İN ADALETİ...

 

RÜŞVET VE İRTİKAP VE ÖMER'İN ADALETİ...

Kumpas nihayet Ada'ya yansıdı. Büyük kumpas ve çark edişle Aydın halkının iradesinin gasp edildiği, idaresinin saray iktidarına geçirildiği gün Ada için bir darbe hazırlığına başlandığı belliydi. Ve Ada Başkanı için daha ilk günlerde düğmeye basıldığı görmezden gelinerek yapılan siyaset bu sabah son buldu. Yani beklenen oldu...

Bu saaten sonra artık Ada yeni bir siyaset yapma biçimini egemenleştirmeli. Başka çare yok. Elbette Başkanın gözaltına alınmasına makul nedenler veya genel geçer yanıtlar aramak her Adalının doğal hakkı. Ancak çürük çarık temellendirileceği bariz rüşvet ve irtikap iddiaları gün gelir boşa çıkar. Başkan Ömer'in adaletinden duyulan kuşkunun boş, iddiaların kumpas olduğu da netleşir. Şimdilik kaydıyla Başkana husumet besleyenler, arkasından laf etmeyi alışkanlık haline getirenler belli bir dönem siyaseten nemalanır. Ancak devran dönüp hiç de öyle olmadığı anlaşıldığında bu tipitip yüzsüz tayfa yine utanmaz belki ama acayip mahcup olacakları kesin. Ayrıca asıl mesele o değil...

Asıl mesele; cezayı baştan kesen, bilgi ve belgeyi sonradan ayarlayan ve bunları suni davaya uyarlayan uzaktan kumandalı adalet mekanizması. Gizli güdümlü yargının uygulamaktan çekinmediği faşizan atraksiyonlar. Sarayda planlanan salma korkularla, topluma yeni bir yönetsel model ve yönetici tipi dayatması. Dayatılması...

Diğer önemli meseleler silsilesi; mevcut iktidarın, reel siyasete bulaştırdığı bu hukuk dışı kumpaslara, etkili eylemselikle direnilmesi ve oyunların bir bir bozulması. Ada yerelindeki gibi daha ilk günden öyle rüşvet ve irtikap iddialarıyla kafayı bozup, özellikle mahkum edilesi bir kumpasta özel manalar aranması. Malumun ötesinde kime ne faydası olacağı meçhul manyeller çıkarsaması. Yani bizzat taşra siyaseti alışkanlığı. Şark kurnazlığı. Bu meselelerle meşguliyet gerçekten siyaset bilmezlik, gerçekten gereksizlik...

Gereği siyaseten neyse doğrudan onu yapmak yerine gölgelere saklanıp, gündeme sallamakla siyasetçi olunmaz. Böyle uzun soluklu siyaset yapılmaz. Çünkü an gelir, bir sabah herkes için hukuk ve adil yargı temel ihtiyaç olur. Soluklar kesilir, yol biter...

İşte sırf bu nedenle dahi yapılan haksızlığı vurgulamak ve hukuksuzluğun karşısında durmak şart. Bu Başkanı bir şekilde tanıyanların ilk görevi. Birlikte siyaset yaptığı ekip arkadaşlarının ve partililerinin asli görevi. Adalılar bütünlük içinde bu kumpasa mutlaka karşı durmalı. Ayrıca özgüvenle 'talimatlı yargının vereceği her karar hukuken yok hükmündedir' inancını sahiplenmeli...

Hukukçu siyasetçiler bu kurmaca suçlamaları iyi bilir ama bu işin sonu da baştan belli. Olabilir. Yine de reva görülen hukuksuzluğa hukuk çerçevesinde direnmek şart. Elbette CMK uyarınca Ada'nın yargı yetkisinde olan bir durumu İstanbul'un soruşturması başta hukuğa kötülük. Sonra sanık tanık sayılana. Sahiden bu da hukuki dayanağı zayıf, hukuk dışı, art niyetli kötücül yaklaşımlı protip bir dava. Yani iddiası rüşvet ve irtikap görünse de başka davalara eklemlenecek delilleri uydurma çabalı siyasi bir dava. Dahası bir boş kumpas, duruşması daha başlamadan çökecek bir yargı muamması. Olsun yine de dayanışma şart hukuk içinde direnmek şart...

Bu muallak iddialı gereksiz gözaltı, demokrasiye inanan Adalıların vicdanında mutlaka rahatsızlık yarattı. Çünkü ikinci dönem için seçilmiş Başkanları, salt siyasi gerekçelerle, bizzat iddia makamının kanıtlaması gereken ama zor kanıtlayacağı suçlamalarla hedefe alındı. En nihayet gözaltına alındı ve tutuklandı. İşte bu seçilmiş iradeye bağımlı yargı eliyle tırpan, seçilene asla kabul edilemez hukuk dışı müdahaledir...

Şimdi Adalılar, bu sıkıntılı süreci hukuk çerçevesinde eylemlerle, sıkı etkinliklerle Başkan lehine çevirmelidir. Partilileri mücadeleyi diri tutarak, demokratik toplum olma vasfını olabildiğince kullanmalıdır. Tıpkı adalet inancından sapmayan Ada Belediye Başkanı gibi. Başkanın gözaltı sonrası kamyoyuna aktardığı ilk mesajı gibi: 'Avukatlık mesleğine, haksızlığa karşı adalet duygusuyla başladım. Hayatta insanın kendini savunması da varmış. Şimdi anlıyorum ki mücadelem sadece haksızlığa karşı değil, kötülüğe ve kötüye karşı da olacak.'

Demek ki; hak, hukuk, adalet için mücadele zamanı. Yani yılgınlığa düşmeden mücadele şart, artan ve yükselen ivmeyle haksızlığa, kötüye ve kötülüğe karşı...

PİKLENEN SUÇ'LAYICILAR VE DİKLENEN CEZA’LANDIRICILAR...

 

 

PİKLENEN SUÇ'LAYICILAR VE DİKLENEN CEZA’LANDIRICILAR...

İnsanlık tarihine damga vuran dünyanın en karanlık dönemleri ‘Suç ve Ceza' karmaşası, suç'layıcılar ve ceza'landırıcılar kargaşası ile belirmiştir. Yani paradoksal piklenen suç'layıcılar

ve paralel diklenen ceza'landırıcılar ile diplenen astrokomikler yüzünden unutulamaz ihanetler ve acı gerçekler yaşanmıştır. Kör karanlık tarihe mal olmuştur. Bugünler de an gelecek tarihe geçecek. Ama şimdi asla şeytanın avukatlığına soyunulmayacak günler diye kulağının üzerine yatan çok. Çünkü aynen ortaçağ benzeri,

cadı avı peşinde birileri...

Benzersiz düşmanlıkla her kademe ve kurumda suni kovalamaca ve kovuşturmalarla yeni mağdurlar yaratılıyor. Su testisi su yolunda misali mesnetsiz çarpıtma, asılsız iddia ve mesnetsiz iftiralarla suç'lar torbalanıyor. Ve tek tuşla komutlanan güdümlü ceza'landırıcılar, malum yanlışları bir süre daha gizlemek, malum iktidarı bir süre daha sürdürebilmek için büyük günahtan nasipleniyor. Amerikan nesepli komplolardan keyiflenme hevesindekiler de kafakola gelip, insanlık onuruna yakışmayan dizi kumpaslara tapınıyor. Böylece hep birlikte 'Suç ve Ceza' sektörüne en karanlık dönem yaşatılıyor. Yani yeniden yeni faşizm...

Faşizan uygulamalarla dayatılan, dikkate değer görülmeyen asla ceza gerektirmeyen her suç'a hemen gözü kararmış bir ceza'landırıcı atanıyor. Görüp görmediği suç'lamaları bile gözde büyüten, kara gözlüklü tayfadan seçilen, pik ve pike yaptırılan bu ceza'landırıcılar oligarşiye hizmette sınır tanımıyor. Ancak bu faşist rüzgara kapılarak, suç'ların kurgulanmasında dikkate değmez her izi dikkate alan bu değersizlere, bu dengesiz ceza'landırıcılara devir döndüğünde asla keyif bağışlanmayacağı bariz gerçek. Çünkü tarih affetmez.

Gün gelir tarih, bugün torbaya sınırsız suç'lar biriktiren, bilerek toplumun sinir uçlarıyla oynayan, aleni suç'lar işlemekten çekinmeyen bu ceza'landırıcılara cezayı keser...

Resmen düşman hukuku çerçevesinde 'Suç ve Ceza' kapsamı genişletildikçe, birileri resen dünyanın en karanlık karakterine dönüşür. Bu karakteristik mistikler düşlenen güzel hayat kurgusuna, ahlaki ve felsefi derinliği sığ bir dizi kumpasla ağır kusurlar yapıştırır. Suç'lamaların binlerce sayfalık psikolojik kaydını tutanlar, sosyal yabancılaşma trenine binenler insanlık ve masumiyet yitimi yaşar. İşte bu yitikler, mevcutla yetinmeyip yasadışı ama hukuk gözetiliyor havasında gözaltılara başlar...

Hukukun işlemediği veya işletilmediği, hukukdışı suç'lamalarla gerçekleştirilen tutuklamalar sonrası ilk duruşmaya kadar yıllar geçer. Bu umuru dumuru zorlar durumlarda, bu kumpas davalarda Ömer'in adaleti geçmez. Peki kesilen ceza, ceza mıdır? yoksa Ceza'landırıcı mükafatı mıdır? tartışma götürür...

Götürü usulde görülen bu davalarda anlaşılmaz olan; suni suç'lar, suç'suz kusurlar ve ayrıntı gerçekler gözler önüne serilirken iddia makamının tüm şikayetleri görmezden gelmesidir. Söz savunmanın derken bile resmen ve hukuken pozu, kozu, pozisyonu aynı hikayeden beslenilmesidir. Fasılasız kamyon kamyon kopyala yapıştır belgeli gammon faslı, gammoner gamsızlığı ve ganimetçi gammazlığa kayıtsız imandır. Gittikçe hiddetlenen ilkel ihanetçilere üstün yaradılış vasfı yakıştırmadır...

Yakın tarihe hiç yakışmıyor bu suç'lar ve ceza'landırıcılar temelinde kurgulanmış son çırpınışlar. Çöküşe çare olmayacağı belli bu karanlık dönem tasarımlar. Bunca ‘İhanet Üzümleri’ günü gelir demir leblebi gibi damakta diş bırakmaz. Çünkü piklenen suç'layıcılar ve diklenen ceza'landırıcılar en derin suç'larla en derin karanlığı koyultsa da ceza'lar gecikmez. Çünkü denizler hırçın dalgalı, her deniz tıpkı Karadeniz. Bu atmosferde dibi delik takaya anca bir kereliğine binilir...

Kafaya takılan bu bir. İki, piklenen Suç'layıcılar diklenen Ceza'landırıcılar aklıyla bile ortada suç filan yok. Yıkılan burç var. Üç; sen, ben yanmak var. Yani 'ya derdime derman, ya derdime derman, ya katlime ferman'...

NÖBETÇİ KULESİ...

 

NÖBETÇİ KULESİ...

Kitabın ortasından okunduğunda görülür, özellikle nöbetçi kuleleri terk edilmediği için insanlık tarihine yön vermiş kutlu kurtuluş mücadelesi kazanılmıştır. Hemen büyük zafer sonrası özbenliğe uygun devrimlerle ‘Ulus Devlet’ olunmuştur. Devlet, tarih yapan güçlü bir lider önderliğinde kurulmuştur. Aslında her Ulus Devletin çekirdeğinde kurucu millet ve kurucu mitos bulunur ama bu eşsiz destan övünülesi, öğrenilesi ve öğretilesidir...

Öyle ki kurulan devlet demokratikleşme ve  uygarlaşmaya koşut öncü kadro ve halk bütünleşmesinden beslenmiştir. Sürekli devrimci kurtuluş mücadelesidir, varoluşunun ana kaynağı. Tam bağımsızlığın tesisidir temel gaye. Devlet olmak, ulus olmak için bazen ortak coğrafya, kültür birliği, dil ve din birliği de yetmez. Ulus devlet olmak, dünya tarihine damga vurmuş devrimcilerle ve kalıcı devrimlerle olur. İşte o yüzden, ilelebet nöbetçi kulelerinde olmak ya da olmamak üzere nöbete durulur...

Son yıllarda terk edilmeyen nöbetçi kulelerinden çıplak gözle gözlemlenen tüm ulus devletleri, diktatöryaya veya dikta rejimlerine yaslama hevesidir. Önce diktacı hareketlerin küresel dünyanın binbir türlü oyunlarına kanmasıyla mevcut hava değişir. Sonra bu yerli işbirlikçi, milli destekli gerici hamle, sistematik kaosları, yoz siyasal ve toplumsal düzen dizaynını getirir. Zokayı yutan ulus devletler, böylece büyük sermaye tarafından kuşatılır, milli yerli görünen işbirlikçilerce birlikte sömürülür. Yine de arzulanan oranda sömürülemez çünkü ulus devlet birikimi vahşi sömürüye kanının son damlasına dek direnir. O nedenle mutlaka yıkılmaları gerekir...

Nöbetçi kulelerine birebir yansıyan ayrıntılara göre, yoğun yıkım daleveraları içten dışa planlanır, dıştan içeri dayatılır. Kulun biri allanır pullanır lider yapılır, oyalanacağı kurgu piyasa yaratılır. Sinsi senaryo doğrultusunda ulus devlet demokratik bir düzen öngörmüyor safsatası yayılır. Önerilen yeni sistemin zamanla klasik despotizm dayatacağı ustaca saklanır. Yani büyük sermaye el birliğiyle yıkılmaya çalışılan ulus devletlerin yerine politik teorisi olmayan, dünyada yeri yurdu kalmamış kalıntılara küresel armağan kukla devletçikler kurdurur. Özel yetiştirilmiş sahte önder vasfında, sırf rezervasyona tabi, revizyon bir yana anca eline tutuşturulan reçeteleri uygulayan bir anlayış iktidara geçirilir. Devamında her sıkıştığında despotlaşacak yönetime kapılar aralanır. En kıtkanaat dönemde çığır açan devrimleri gerçekleştiren demokratik modeller işte böylesi karşı devrimlerle eninde sonunda yıkılır...

Nöbetçi kuleleri seyir defteri kayıtlarına göre ulusa ve devlete düşman bu karşı devrimciler ve avanisinin özyaşam öyküleri irdelendiğinde, işin iç yüzünün farkına kolayca varılır. Atılan ilmekler asla birbirini tutmaz ama tutkuyla tapınılan eşyanın tabiatına aykırı, metafor forslu toplanma kampı piyasacılığıdır. Serbest piyasa koşullarında başa gelişler ve tahta geçişler sözde ilahidir ama bu dünyalık yapma hırsı açıkça hain bir elin dokunmasıdır. İlk fırsatta başa kakılan bayat başbuğluk ve tatlı hayata temel reisliktir. Bu yetersiz yetke, bilinçsiz yetki kullanımı millet üzerinde kısa süreli tutar. Bu tutarsız var oluş ve acil yok oluşa çıkarılan tumturaklı davetiye resmen Ulus devlet kavramına ihanettir...

İhanet ötesi, dünya ölçeğinde imrenilen kurucu millete ve kurucu lidere seviyesizce dil uzatılması meşrulaştırılır. Ulus Devletin içten içten kendi kendini yer bitirir hale getirilmesine meşru zemin yaratılır. Çok uluslu ve uluslararası sermayeli kurumların, gelip her şeyi toptan yutacağı ortam, kumpaslarla hazırlanır...

Nöbetçi kulelerinde nöbete duranların çıplak uyarılarına rağmen, ulus devletler kuranlarını, temel kurallarını, kurtuluş ve kuruluş yolunda canlarını feda edenleri unutmamalıdır ama unutur.  İlelebet var olabilmek için yegâne neden hak, hakikat ve uygar gelecek iken yıkılmaz devrimler ve yılmaz devrimciler iken tümüne kaygısızca yabancılaşılır. Yabanıl içgüdüyle salt varsıla yaranmak için, denize batmayı ve insafsız bölünmeyi hedefleyen kıytırık modele yanaşılır.

Bu yanaşmacı tavır, bu mandacı teorik yapılanma ve emparyal pratiksel karakter sert ideolojik ayrımları öne sürerek, farklı sudan sebeplerle ulus devlet manifestosunu zayıflatır. Tarihsel olayların şekli şemali ile oynanarak, asılsız iddialar iğreti iktidarlara malzeme yapılır. Resmen kurucu ayarlar bozulur. Kurulacak sistemin dünyada tekbir örneğinin bulunmadığı bilindiği halde varmışçasına kıyaslanır. Ağdalı bir amigoluk yaratılarak sömürgecilik batağına tamamen saplanılması sağlanır. Antik söylemler, antika öncüllerle yerel ayrılıkların doğması planlanır. Büyük sermayenin programladığına hiç itirazla karşılaşılmadan ulaşmak için ulus devletlerin diz çöktürülmesi beyinlere işlenir...

Oysa nöbetçi kulelerinde bilinen gerçeklik, dünyanın tarih arenasında çığır kapatacak bir sona doğru sürüklendiğidir. Bu tek kutuplu helezonik hezeyana, üstü örtülü üçüncü paylaşıma sadece ulus devlet inancı farkındalık yaratabilir ve direnebilir gerçeğidir. O yüzden mikro milli ve radikal tavırlı düzenbazlar üzerinden sistematik yağmacılık tartışmaya açılır. Haklı dünya gerçekliği budur algısı alt beyinlere yerleştirilir. Mevcudun yönetememesi, muhteşem iktidar biçimi budur bağlamında bağışlanır. Göbekten bağımlılık arttıkça ulus devlet bilincinin çağdışı farz edilmesi de artacak yalanına bel bağlanır. Oysa olağanüstü zor koşullarda çığır açanların çağı kolay kolay kapanmaz, yedi düvel garantili garabetle kapatılamaz…

Kitabın sonunu getirecek ahval ve şerait buyken gel de nöbetçi kulelerini terk et. Asla terk ettiremezler.

HER YAZ YAZI FUARI

  HER YAZ YAZI FUARI Park köşelerinde çadır gölgelerine park eden her yeni fuar, yazın gelişinin müjdesi artık. Her yaz yazı fuarı, açık h...