TAM SAHA PRESS, YIKILMAZ BLOKSS...

17 Nisan 2026 Cuma

OCAK-ŞUBAT 2026

 

EY GİDİ TARİHİ YANGIN

Gün olur yakın tarih ciltlerine yazılacak ciddiyetsizlikler için en uygun an ufukta belirir. Ama saray eşrafı ve çepeçevre etrafı hayrına yazgı tersine döndürülür. Yine de boşu boşuna neredeyse dara çekilenlerin, fırsat yaratılarak cezalandırılanların hararetle beklediği o mutlak an mutlaka gelir. Ve ey gidi tarihi yangın diye başlar yazı, sonsuza devam eder...

Şimdilik hayat size can, kalana manevi ıstırap. Ey gidi ahlaksal çöküntü girdabında bocalayan hattat, hele ki hazıra yaslanıp, yalandan huzur sunmak ve planlı karışıklıklar yaratmak bambaşka bombardıman. Bu arada kurduğunuz suni zindanlar, gel zaman git zaman hiç kimseyi korkutmaz. Yığınla talan pervasızca palazlandırdığınız hiçbir kodamanı korutmaz...

An gelir, ay gider pay azalır. Ey gidi ramadan, sessiz sadasız gömülür insanlığın en karanlık yüzü yarına...

Tarihle sabit gerçeklik. Dünden bugüne had safhada hırpalanan hayata salt sıradan bakış atan, medet yerine etrafa dram saçan saray eşrafının eşgali belli. Topu cilalı masklı, maskeler binbir çeşit tek renk. Her bir takılanı bayağı gizli maksatlı. Yüzlerce yıldır olan biten bariz, sinsi maslahat rüzgarı ehliyetsiz mütecaviz...

Küflü realite beyaban. Bize ne denir fakat bizeban zülüflü ağalar Topkapı Sarayı'ndan bu tarafa tüm saraylarda en güvenilir ham hizmetkar. Hatta bu saltanat muhafazacısı ahraz zülüflü baltalar hala salt enderun değil birun hazirununda hazır ve nazır. Dört bir yanda hazır kıta konuşlandırılmışlar. Bunlara amasız fakatsız saray şeysi has amalar da eklendiğinde vay aman. Toptan konuşmazlar, duymazlar ve görmezler. Haliyle zülfiyare dokunan muhaliflerin vay haline. Etliye sütlüye karışmayan velvelecilerin vay canına. Baydı vey baydı akan zaman. Kim ki çağı gerileten işte bu zevat bu zeban...

Bunlar yüzünden devasa zarar ziyan. Zinhar öyle bir an gelir ki; sesler tavan. Sinirler dikilir, ikilemler geçilir ve iç çatışmalar hareketlenir. Estetik tavırlar anında sertleşir. Yani belli süre elden geldiğince uysal kalınsa da ussal direncin önü tıkanır. Velakin vakti zamanıyla kahrolası yapılanlar ve ağız dolusu söylenen ağır sözler asla unutulmaz. Kızıl ateş sarar hudutları. Ada sakinlerini sakinleştirmeye yönelik karanlıkvari sindirme eylemleri ve insanlık onurunu çiğneyen süründürme operasyonları da yetmez sonra...

Daha sonra sürgün sürer çiçeğe durur kutlu isyan. Ey gidi ramadan zan altında kalır zaman. Gün olur haddini aşan, hududu geçen, kendini bilmez haddalara, gecikmiş hadiye faslı bir çırpıda güncellenir...

Bu hususta bir ayrıntı daha güncelere sarkar. Sadaka ehli saraka saraylarında saltanat ipine tutunan, tuturuk cüceler. Tekmili birden cildi tıraşlanan tarih sayfalarında, saray siyasetinin timsali ve temsili için kullanılan cüce soytarılar. Gölgeleri dev beberuhi, topu soymuk. Başta sultanı eğlendirmeye, sonda iktidarı görsel ve sözel atraksiyonlu güçlendirmeye görevli özel yetkilerle donatılmış figürler. Para akça ile alınan ve satılan, popüler hediye kıvamlı malum türler. Tümü kıskıvrak zekâ ve kısıtlı nüktelerle, karakter bozuğu küstahlaşmalara kapı aralayan temaşa tembelleri. Sırf tembihleneni tespitleyen azap azmanı bu cüceler, halka açık alan etkinlikleri ve törenlerde sultanın yanıbaşında durur. Şahsı malumu muteber, olduğundan çok daha büyük ve güçlü görünmesini sağlamak asli görev...

Bu minyatür hizmetkarlar, albenili ayrıcalığa sahipler. Sahibinin sesi bu cüce soytarılar asla cezalandırılmazlar. Özgürce konuşma ve istediğiyle alay etme hakkı tanınmıştır topuna. Kanun ve statü onlara asla işlemez. Resmen  sultanı yansıtırlar her kalemde. Sürer cüce şatafatı. Sürer temaşa her biri zaman ve mekan sarmalında haddeden geçirilene, topuna had a bad time uygulanana dek…

Ey gidi oniki ayın sultanı Ramadan. Ey gidi sağmal saltanat karabasan. Ey gidi şehzadebaşı, direklerarası. Akşamdan sabaha geleneksel kültür ve sanat. Dolu içerik ve kapsam, özlenen konum ve zaman.  Anvean mevcudata virdizeban. Velev ki çölde vaha, çal ki gölde maya illa ki veyl kuyusu. Pek yakında saray maray dinlemez zorda kalan geniş taban. Sıralanır üç otuz pare top atışı, yakın tarih el aman. Ey gidi tarihi yangın...

 

TÜLÜŞAH ÇİÇEĞİ VE REİSHİ MANTARI

 

Fasitdaire içinde kalan ve peşisıra patlayan facialarla boğuşanlar için hayat mantar. Mantar hayatın muktedir mucidi ise reishi mantarı. Latincesi Ganoderma lucidum...

Faşist dünya felaketlerine hayat öpücüğü ise tülüşah çiçeği. Dünyada tek, el heykelli Ada'nın endemik bitkisi. Latincesi Rhaponticoides mykalea. Antik adı Mykale olan Samson Dağları'ndan dört bir tarafı sarılmış insanlığa endemli armağan. Sapkın kentleşmeyle nesli tükenme tehlikesi yaşayan tül çiçekli Aydın Gaşağı. Tülüşah, karmapolit familya sayılan papatyagillerden pederşah...

Reishi mantarının bir adı da ‘ölümsüzlük mantarı’. Bilinen haliyle damar destekleyici, kan sulandırıcı, iltihap kurutucu, yara iyileştirici özellikli. Hatta anti kral havasında antioksidan, antidiyabetik, antihiperlipidemik. Resmen selenyum ve iyot zengini...

Aynı zamanda bu reishi, gariban gurabanlara kısmen ölüm meleği. Resmen ölümşah. Dört bin yıldır, sert kabuklu yumuşak ağaçlarda ve ağaççık sürüsü odunsularda türer. Ayrıyeten çoğunlukla ticari meta olarak karanlık kuytularda yetiştirilir. Kisvesi ovaldir. Kafası yoktur, kafa yerine boynuzlara veya insan parmaklarını andıran yapıya sahiptir. Teni nemli ve tozludur. Islak veya kuru fark etmez parlak cart kırmızı ve ışıltılı bir yüzeye sahiptir. Polipordur. Yenmez, genellikle kurutularak toz haline getirilir. Suda çözündürülerek içilir veya sıvı kompenant çoğaltılarak tüketilir...

Reishinin hayali boldur, lafta iyileştiremeyeceği hiçbir hastalık yoktur. Akla ne gelirse, her derde devadır. Ama aslında reishi, yaşam kalitesine çok abartılan minumum katkı sunar. Bağışıklık sistemine kısa süreli suni destek verir. Sonrası ise katil hücreleri yükselten maksimum etkidir. Yani sağlık sıhhat açısından asla mucizevi başarı sağlamayan bir mantar tipidir. Ölümsüzlüğe zirve oluşu fos, forslu martavaldır. Kati ve keskin kurtarıcılığı toptan fiyatına mantardır. Yandan yana sağladığı geçiçi esenliktir. Prospektüsü toptan aldatmacadır. Acı gerçeği apaçık ölümşahtır…

Tülüşah çiçeği, yağmalanan bereketli toprakların üç binlik endemik bitki hazinesinin en nazlı üyesidir. Bitki boyu bazen iki metreye kadar uzar. Yazın çiçeklenir. Yaprakları tüylü ve kenarları dişlidir. Çiçek ömrü bir iki aydır. Botanik turizmi ve tıp dünyası için vazgeçilmezdir. Aynı zamanda mendebur hastalık çalışmalarında kullanılmaktadır. Bilen bilir birçok bilimsel çalışmaya hammaddedir...

Tülüşahın morfolojisi çarpıcıdır. Kalın rizomlu boy boylanabilen, binlerce yıllık otsu bitkidir. Ana gövdesi dik, tüysüz, boyuna çizgili veya oluklu, yarıköşelidir. Üst uçlarında tek kafa taşıyan tüy içermeyen dallara ayrılır. Yaprakları sert, yaprak ayası az pürüzlü ve kısa tüylü, yaprak kenarları tüysüzdür. Uç segmentler mızraksı, derin tüysü veya tüysü lobludur. Çiçekleri açık sarı, altın sarısı,

hafif ışınsal ve steril, ipliksidir. Dilek yarımadasında dilek tutanlara tülüşahtır... 

Yolun başında sonunda vücut kiti bozulanlara, yokolma riski taşıyanlara, ağır yolculukta ölüm kisti ile karşıkarşıya kalanlara ölümşah ve tülüşah güzellemesi kendi çapında hayat iksiri. Reishi ile tülüşah betimlemesi beter hayata dair nadir sınıflandırma. Kritik seviyede azalmanın önüne geçilmesi ekosistemin bozulmasını da önleyecek hamle. Hele ki tülüşaha denize uzanan dağ eteklerinde yaşam hakkı tanınması, reishi mantarına gereksinimi de azaltacak pendname. Ölümşaha şahmat...

Küfrün koyu karanlığında, bunca hengâme hangarında aynı mantar kafa. Gönül harcı aynı kafada değiliz, aynı gemide hiç kıvamında. Ne yazık ki reishi zehrine panzehir dayanmaz. Dahası tülüşah çiçeği bile çare olmaz. Bir iki üç tıp, sağkalım oranı yüksek kontrolsüz doku sızmalarında bile alegorik manevralara can dayanmaz. Maddi manevi algı, manasız salgı mimarlığına akıl yetmez. Mantar akıllı malum toplum mühendisleri her alanda mantar gibi biter. Çile dert bitmez. Faşist dünya dayatısı fasitdaire aymazlığında ekaryotik ekol, hayat mantar...

Demek ki reishi ölümşah, endemik tülüşah şahı merdan...

 

 

 

 

 

 

 

 

DEPREMİN DİLİ

 

Dünyada yüzlerce dil var ama rakamların dili birdir. Depremin dili de. Deprem salt rakamlarla ifade edilemez bir afettir denir hep ve astronomik sayılar unutulur. Oysa unutulmaması ve unutturulmaması gereken en başta rakamlardır. Son acı deneyimin kodu gibi; 06.02.23/04:16:55/50.783/107.204/7,7...

Elbette rakamların sert dilinden utananlar için her deprem unutulmazdır. Zaten ne depremler yaşadı küllerinden doğan, enkazından dirilen şu beğenilmez Cumhuriyet. Millet her deprem olduğunda enkazdan çıkarılmak için, kapkara dehlize düştüğünde boğulmamak için, daha dibe batmamak için yani çoluk çocuk kurtarılmak için devletinden ilgi ve destek bekledi yıllar yılı. Ancak özellikle yeni hayatın mucidi sayesinde köylere, kasabalara ve kentlere modern izlenimi verilse de tepeden en dibe çürük hepsi. Bu gerçeklik her depremle pik yapsa da rakamların dili çarpıtılıyor. Facia bir alt katmana indirgeniyor...

Deprem gerçeğiyle yüz yüze yaşayan millet yer sallandığında, toprak ayakların altından kaydığında diller tutulur. Zedeler yaşamda kalabilmek adına rakamlara tutunur. Zadeler de palazlanmak adına el pençe eteğe. Her şeye rağmen yer yarıldığında gök kubbe çöktüğünde ‘Deprem kardeşliği’ mutlaka başarılır. Nice facialar, nice depremler dayanışarak atlatılır. Yıkım, sömürü ve ölüm rejimine karşı kolektivist duruş sergilenir. Korkmaktan değil utanıldığından millet burada devlet nerede? diye erkan sorgulanmaz...

Öyle bir devlet var ki içten içe Cumhuriyeti yiyen, deprem kuşağı sarmalında bir devlet, düşman başına. Çünkü gerçekçi deprem siyaseti yok, deprem politikaları yok, deprem bakanı yok, deprem danışmanları yok, deprem kurumları yok, deprem okulları yok. Ama deprem haritasına zerre aldırmayan, cüzzi devlet aklı olmayan kelli felli siyasetçileri çok. Hele kendiliğinden varolan kardeşliği bile yıkma peşinde etkili yetkili makamlar, siyaseten milletin gazını alma derdinde illetlik muhteremler daha çok. Külliyen bir varlar, bin yoklar. Bunların topunda başta deprem tüm doğal afetlere dar perspektifli malum bakış açısı. İcraat sıfır, az giderim, uz gezerim, gözlerimi kaparım, vazifemi yapmam vaziyeti. Kim ne yaparsa yapsın ama mevcut iktidarın nam ve hesabına yapsın kalıtsal hastalığı. Yoksa zinhar ziftin peki. Resmen rakamların dilsizliğiyle nükseden ayarsızlık, aymazlık ve acizlik. Tek gaye günü kurtarma, felaketten bile oy devşirme ve yeniden seçilme meselesi…

Deprem kardeşliği, kentlerin yumuşak karnında, ovaların kucağında, akarsuların yatağında, fay hatlarının üzerinde yoğunlaşan göçüklerin altında kalmışlara ve can vermişlere yanar. Çürük demir, çimentosuz kum ve çakıl yığınından sağsalim çıkanlara sarılır. Tedaviye alınacakları canı gönülden kucaklar. Çaresizlere cansiperane yardım edebilmek için insan üstü gayretle çırpınır. Deprem kardeşliği neferleri, şoven, ırkçı, ayrımcı, ayrılıkçı, dinci, faşist, mezhepçi ve muhafazakâr dile aldırmaz. Dili deprem dili, deprem kuşağı mahkumiyetine özgürlük elçisidir deprem kardeşliği...

Depremle iç içe yaşayan millet, tüm spekülasyonlara karşın depremin yok edici, yakıcı-yıkıcı ve sarsıcı etkisiyle dünyası değişiverenleri ve her an değişebilecek olanları, siyasal tercihine göre kategorize etmeyi resmen zul görür. Deprem kardeşliğine düşmanlaşmaya aman dikkat çeker. Amanita virosa kardeş…

Asla unutulmamalı, deprem politikasızlığı yüzünden havada karada hep ölüm davası. Ayrıyeten liboş müteahhitlik, mezhepçi mücahitlik, farazi vaazlar ve rantçı vaatler üzerine kurulmuş politik tüccarlık. Bunlar belirliyor iktidarı. Bu basit usulde vergilendirilen siyaset baronluğu, iktidar erkini kime sunmalı noktasında afallıyor. Mekanizma, paralel çekişme ve kalkışma ile bir anda çatlıyor. Depreme rantabl çözüm sunamayan, insan odaklı projeksiyon tutamayanların yetkilendirilmesiyle facianın rakamsal boyutu daha da büyüyor. Oysa on yıllardır yaşananlar, asla kaçınılmaz son değil. Katiyyen kader değil, kesinlikle fıtrat değil. Kader kısmet budaması hiç değil...

Dahası devleti devletlisi, yerkabuğunu kızdıran hatalarda hiç payları yokmuşçasına pişkin davranıyorlar. Depremi dahi siyasi malzemeye dönüştürme, imaj yenileme çabası ve rantçı montaj gereksinimi doğrultusunda saçma sapan taktikler geliştiriyorlar. Hem suçlu hem güçlü babında, her acıda kutsallık arama eğilimiyle kuyruklu yalanlar sıralıyorlar. Rakamların dilini kullanarak planlı programlı siyaset yanıltmasını tercih ediyorlar...

Sergilenen lafta olağanüstü güçlerle donanmışlık temaşası. Her depremde dona kalmaya bin bir bahane uydurma ve iktidar aczini saklama telaşı. Mevzuu deprem olunca anında maraza muhabbet ve şatafatlı mabet faslı. Hele ki depremin ağır hasarını önlemeye dönük politikalar mantar çıkınca, hemen imaj ve montaj fırsatçılığı. Mevcut yıkıma artı yükler getireceği apaçık, bambaşka sorunlar doğuracak hedef şaşırtma pratiği...

El heykelli Ada'da beton saati iki bini yirmi altı geçerken hala beşik gibi sallanıyor yeryüzü. Yüzler kireç, bedenler güneş yanığı. Değişmeyen tek gerçek doğanın deprekasyonu. Teoride yer kabuğu enginden derine çıtkırıldım hazırlığını biteviye sürdürüyor...

Pratikte bir anda kallavi katmanlar yerinden oynar, faylar kırılır, kıtalar yer değiştirir. Ve asrın felaketi dış çerçeveye titreşimler yayar. Deprem sarsıntılarla devinir, yaygın bekleyiş sarpa sarar. Sismik dedektörlerin kaydettiği rakamlar artık boşunadır. Sistematik kaosa tek başına rakamların dili direnir...

Depremin dili yönetsel ihmal ayıbıyla yine kadere isyan çizgisine çekilir. Rakamların dili ile kodlanan ise; 06.02.26/03:29:64/22.318/535.642/6,2...

Zaten pek yakında depremler yine unutulacak. Yani deprem yazgısına rakamların diliyle son verilecek. Depremin diliyle reishi mantarı yazılacak...

 

 

İKİ MİNARE ARASI KANDİL

 

İki minare arası mahyalanan kandillere bugün karşı durmak yüzyıllar öncekinden daha zor. Ancak çıplak uyarcılara göre bin yıldan fazla İslam'ın izinde bir arpa boyu yol kat edemeyişin en bariz göstergesi de kandiller.  Aslında azamet ve azimet arasına sıkıştırılan saf inançlıları göz görür, gönül katlanmaz ve doğruyu dememek olmaz diyenler çoğunlukta. Suskunluk salt saygıdan. Son yıllarda dinin kapsama alanı içinde veya dışında kana kana bir kandil kutlama hevesi tutturulmuş gidiyor. Şimdi İslam'da kandil yok dense bir suç denmese iki. Bu kandilci uygulamalar dine; “Sonradan ihdas edilenlerdir. Ve sonradan ihdas edilen her şey bid’attır. Her bidat dalalettir, her dalalet de ateştir.” Dahası tümü dine ihanet, bile isteye giyilen 'ateşten gömlek'tir...

Bu öyle bir ezoterik ateş ki; 'Hicret’ten yaklaşık 300 yıl sonra Fatimiler döneminde Mısır’da, 400 yıl sonra da Kudüs'te bazı geceler dinden sayılmaya başlanmıştır. Bu geceler kutlanmış ve zaman içinde gelenekselleşmiştir.' Sonrasında bu ritüel devlet güdümünde kutsallaştırılmış, yasalaştırılmış ve resmen kör dincilik yaygınlaştırılmıştır...

Yüceler yücesi dinin bereketli topraklarda yağ kandillerine hapsedilişi ise; 1232’de başlar. Bu yıldan itibaren mevlit başta diğer gece kutlamaları dini hayata monte edilir. Ritüele kandil denmesi ise Osmanlı padişahı 2. Selim’e dayanır. Bu özel sayılan mukaddes sanılan gecelerde 1566-1574 arası camiler aydınlatılıp, minarelerde kandiller yakılır. Zamanla 'Kandil' adıyla anılmaya başlanır. Yani kandiller Osmanlı padişahı 2. Selim'den bu yana yakılıyor. Ve yana yakıla kandiller kutlanmaya hala devam ediliyor. Oysa başka hiçbir İslam ülkesinde benzer kandil yanılsaması yok. Böylesi kandilli Müslümanlık dünyada hiçbir yerde yok…

Kandil geceleri dinin kesin buyruğuymuşçasına tartışılamaz, dinde yeri ve önemi yadsınamaz biçimde yıllar yılı kutlanıyor. Hatta öğrenmeden, bilmeden ve anlamadan temaşa ve toplu tapınma özelinde programlanıyor. Oysa farz olan ‘Kadir Gecesi' dışında diğerlerinin dinde yeri ve önemi yok. Yani kandillerin öncesi yok sonrası da. Sadece samimi dindarlara dayatılmış kör inanç var...

Bu sonradan olma, ortaya çıkma, uydurma ve kanıta dayanmayan kandilleri dinin gereği farz edenler, sorgu sualsiz prestij kazandıracak göstermelik perestiş ve prensipsiz tapınma derdinde. İslam’da böyle tarikatlar ve böylesi tatbikatlar yok diyenlere resmen radikal dinci kesiliniyor. Bunlar kandillerin kutsallaştırılması karşıtlığını dine müdahale görüyor. Dini işine geldiği gibi anlamayı ve dini hoşuna gittiği oranda yaşamayı saf dindarlık sayıyor. Aslında bu kutlulama, kutsama ve kutsanmayı dinden saymanın resmi din tüccarlığına hizmet ve yönetsel erke direnemeyiş olduğu görmezden geliniyor...

Aklın muhafazası dinin muhafazasıdır yönünde direnç azalınca İslami geleneklerden sayılması tartışmalı ne varsa tüm kandiller de dahil dinci dayatmayla kitlelere benimsetilir. Bugün yaşanan eksiksiz budur. Artı tüm dini etkinlikler politize ediliyor, kitlesel şova dönüştürülüyor...

Ancak yaygınlaştırılan döngüsel kandil şovuyla beraber dinci saldırılar da artıyor. Aslında bu taraflı tahakkümle dini inanç zedeleniyor. Dinin özüne ve direkt değerlerine iman yitiriliyor. Yani böyle iki minare arası mahya müslümanlığı, kandilli İslam alışkanlığı sadece düşman güldürüyor...

Elbette kandillere saygı duymak veya kandil kandırmacasına kafa yormak dini tercih meselesi. Ama bu kandil meselesi dinler dini İslam'ın izinde bir arpa boyu yol kat edemeyenler için tercih ötesi. Din dahil herşeyi kendine vazife gören varsılların gizli açık din vasfıyla 'ateşten gömlek' dayatması...

 

 

 

GÜRÜLTÜYE NE GEREK MAKALESİ

 

Kuru gürültü sağanağında kısacık bir makale okudum, zor dizginlediğim arzularıma dokundu. Veya hayattan sıkıldıkça, sınırladığım duygularıma. Direkt aklıma ve yüreğime. Salık veririm, geç kalmadan gürültüye gerek yok diyen kısacık ama varsıl bir makale okumayı. Makam kargaşasında ok yaydan çıkınca maharet yüklü makalelerle tanışmayı...

 

Kısadan uzunca bir makale okudum, okkalı bir şoklama hissettim. Okur okumaz pek yapmadığım biçimde, içime dokunan nitelikli saptamalara kısacık bir yorum bıraktım. Sanki yazı ikliminde kendi çapımda kocaman bir gürültü çıkarmak istedim. Çekinmeden dört duvar gazetesinde yerimi aldım. Meydanı boş bırakmak istemedim sanki çok bilir gürültücülere...

 

Yaşadıkça Derdoya yakışanı yapmak yegâne dileğim. Tek derdim gürül gürül vurgular boşa gitmesin. İnsani değerlere sırnaşan vurgunlar hoşa gitmesin. Diğer yandan okuduğum uzundan bir tık kısa makalede değinilen boşa gürültücüler resmen hayatı içinden çıkılmaz kılan tanıdıklar labirenti. Labirentin girişi belli çıkışı tam kırılma noktası. Bizatihi kıssadan hisse 'karmapolit öykülemeler nirvanası.' Duru bir dille izahı temiz, malumu memleketten insansızlık manzaraları. Er vakit okudum geçkin manzaram renklendi...

 

Anladım ki aslında her bu tip makale, kırılmaz kalem tutan ellerde bir mum ışığı ferahlık. Yıllar yılı azdıkça azan faşizan susturucudan ebedi kurtuluş. Yol kısaldıkça yolculuk uzadı. Uzak yakın görüntüler karıştı. Velhasıl ferim kalmadı gürültü neferi olmaya. Olsan ne fayda körcahile ilgi alaka göster, istemediğince vefalı ol, yine de ilk eza cefada satar tüm insancıl değerleri beş paraya tek pula. Kula pula satansatar kalemini. Satanların topu çakma star, tekmili birden köşe bucak yağ satar, bal zehir yalan satar. Satmayanlar ise kar kıyamet yol yoksa yol açar. Makalelerinde düz yolda yalı gidenleri ve şaşı dönerleri sıralar...

 

Kısacası kısacık bir makaleye akıldan yürekten dökülenlerde bizzat kalabalıkta yalnızlaşmayı ve yozlaştırıcı türdeş türbülansları gördüm. Görmez olaydım, yerli yerine oturtulan kardanyer karalamasını. Satır aralarına baktım kar anlık beyaz, karanlık bu yaz, her mevsim ayaz. Köşeye kıstırılan makale dilinde, azimli temas derinliği ve nice unutulanlar. Azami derecede uysal anılar. Hiçten çıkarılan gürültü asla unutulmaz. Ayrıyeten masumane makale dizenler iyi bilir, makul düzey okuryazarlar suya yazılanı dahi asla unutmaz...

 

Onlara her makale Ada, adam ve adak üçlemesi. El heykelli ada kulvarında kısacık makaleler içine sıkışanlar ise yönetsel erke direnemeyişin gelenekten sayılmasına taşlama. Depolitizasyonun resmen kitlesel şova dönüştürülmesini alkışlayanlara veda. Yani akçalı ödüllendirmelerle sınıfsal isyan sindirilir sanılır ama gürültü kopunca işin seyri anlaşılır...

 

Bolca götürü sağanağına iyi ki yazmışsınız bu makaleyi hocam. Hayatın bol sıfırlı aldatmacalarına kanmamışsınız. Sınıfsal sindiri silindirine aldanmamışsınız. Besbelli uğursuzluk hiç uğramamış boş limanınıza. Bir kısacık makalenizi okudum ve dili sivri sonu Silivri olmasın dilediğim bir makaleye cesaretlendim. Sakınmadan gürültüye ne gerek makalelerine artı bir daha ekledim. Sayenizde hocam, tebrikler...

 

 

 

GAZETECİ YAZAR

 

 

Tarihe not düşmek, özgürce yazmak ve özgür yaşamak gazeteciliğin özü. Gazeteci yazar. Gazetecinin kırılmaz ve satılmaz kalemi ise özgürlüğün teminatıdır...

 

On yıllar içinde malum sınır geçildikçe bildiğini, düşündüğünü ve gördüğünü yazanlar azaldı. Gazetecilikte şartlar güç, yaptırımlar ağır. Bitaraf olma kaygısıyla taraftarlık yeğlendi. Farklı gazetecilik icrasına yeltenildi. Gazetecilik, karanlık girdaba sürüklendi...

 

Oysa gazeteci dediğin dik olmak, dik yazmak, dürüst kalmak için çekinmeden ağır bedeller öder. Evrensel ilkeler doğrultusunda, özgür ve çağdaş bir dünyanın kurulması için kalem oynatmak, haber kovalamak gerçekten cesaret işi. Yani mangal yürekli gazeteciler hala her türlü dayatmayı reddeden onurlu ve kalemi kılıçtan keskin duruş gösterirler. Ama realist gazeteciliğin mükafatı korku tünellerine hapisliktir. Tutsaklıktır. Yaz gazeteci yaz günleri ama atmosfer resmen haberin ve sözün bittiği yer...

10 Ocak, 212 sayılı 'Fikir İşçileri Kanunu'nun yürürlüğe girdiği tarih. Gün, 10 Ocak 1961 ila 1971 yılları arasında ‘Çalışan Gazeteciler Bayramı’ adıyla kutlanmış. 12 Mart faşist muhtırası'ndan sonra kutlamanın adı "Çalışan gazeteciler günü" olarak değiştirilmiş...

 

10 Ocak nafile. Gazetecilik resmen ocak tüttürmez meslek. Bağımsız kalanlar üst makamlarca budanıyor. Yetkiler ve yetkinlik kısıtlanıyor. Ve demokrasinin vazgeçilmezi çok seslilik tarihe karışıyor...

Kutlu meslek gazetecilik. Nice ocaklar söndü gazetecilik uğrunda. Bu yolculukta ne canlar yandı. Artık gazetecilik daha da zor. Resmen gazeteciliğin en zor dönemi. Oysa gazetecilik, gazeteciler her dönem zor günlerden çıkışın öncüsüdür. İşte o nedenle yerelde başka, genelde bambaşka zorluklarla boğuşur tüm gazeteciler...

 

Yerelde gazetecilik, siyasal baskıların yanı sıra başka bir işi lokomotif yapmayı gerektirir geçim derdine. Genelde ise geçimsizlik çıkarmadan, malum iktidarların suyunda gitmeyi gerektirir. Oysa gazetecilik dürüst kalmanın tek yolu. Gazeteciliği yok sayan ve silikleştiren sisteme karşı koymanın da tek çaresi. Kimin kayığına binerse onun küreğini çekenlerin gazeteciliği de bir yere kadar. Tabii ki yapılana gazetecilik denirse...

 

Yinede bir 10 Ocak daha görmek, korkusuzca gökyüzüne bakmaktır. Zehir zıkkım edilmiş 'gazeteciler bayramı'na yazarak erişmek büyük mutluluk...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

HER YAZ YAZI FUARI

  HER YAZ YAZI FUARI Park köşelerinde çadır gölgelerine park eden her yeni fuar, yazın gelişinin müjdesi artık. Her yaz yazı fuarı, açık h...