EY GİDİ TARİHİ YANGIN
Gün olur yakın tarih ciltlerine yazılacak ciddiyetsizlikler
için en uygun an ufukta belirir. Ama saray eşrafı ve çepeçevre etrafı hayrına
yazgı tersine döndürülür. Yine de boşu boşuna neredeyse dara çekilenlerin,
fırsat yaratılarak cezalandırılanların hararetle beklediği o mutlak an mutlaka
gelir. Ve ey gidi tarihi yangın diye başlar yazı, sonsuza devam eder...
Şimdilik hayat size can, kalana manevi ıstırap. Ey gidi
ahlaksal çöküntü girdabında bocalayan hattat, hele ki hazıra yaslanıp, yalandan
huzur sunmak ve planlı karışıklıklar yaratmak bambaşka bombardıman. Bu arada
kurduğunuz suni zindanlar, gel zaman git zaman hiç kimseyi korkutmaz. Yığınla
talan pervasızca palazlandırdığınız hiçbir kodamanı korutmaz...
An gelir, ay gider pay azalır. Ey gidi ramadan, sessiz
sadasız gömülür insanlığın en karanlık yüzü yarına...
Tarihle sabit gerçeklik. Dünden bugüne had safhada
hırpalanan hayata salt sıradan bakış atan, medet yerine etrafa dram saçan saray
eşrafının eşgali belli. Topu cilalı masklı, maskeler binbir çeşit tek renk. Her
bir takılanı bayağı gizli maksatlı. Yüzlerce yıldır olan biten bariz, sinsi
maslahat rüzgarı ehliyetsiz mütecaviz...
Küflü realite beyaban. Bize ne denir fakat bizeban zülüflü
ağalar Topkapı Sarayı'ndan bu tarafa tüm saraylarda en güvenilir ham hizmetkar.
Hatta bu saltanat muhafazacısı ahraz zülüflü baltalar hala salt enderun değil
birun hazirununda hazır ve nazır. Dört bir yanda hazır kıta
konuşlandırılmışlar. Bunlara amasız fakatsız saray şeysi has amalar da
eklendiğinde vay aman. Toptan konuşmazlar, duymazlar ve görmezler. Haliyle
zülfiyare dokunan muhaliflerin vay haline. Etliye sütlüye karışmayan
velvelecilerin vay canına. Baydı vey baydı akan zaman. Kim ki çağı gerileten
işte bu zevat bu zeban...
Bunlar yüzünden devasa zarar ziyan. Zinhar öyle bir an gelir
ki; sesler tavan. Sinirler dikilir, ikilemler geçilir ve iç çatışmalar
hareketlenir. Estetik tavırlar anında sertleşir. Yani belli süre elden
geldiğince uysal kalınsa da ussal direncin önü tıkanır. Velakin vakti zamanıyla
kahrolası yapılanlar ve ağız dolusu söylenen ağır sözler asla unutulmaz. Kızıl
ateş sarar hudutları. Ada sakinlerini sakinleştirmeye yönelik karanlıkvari
sindirme eylemleri ve insanlık onurunu çiğneyen süründürme operasyonları da
yetmez sonra...
Daha sonra sürgün sürer çiçeğe durur kutlu isyan. Ey gidi
ramadan zan altında kalır zaman. Gün olur haddini aşan, hududu geçen, kendini
bilmez haddalara, gecikmiş hadiye faslı bir çırpıda güncellenir...
Bu hususta bir ayrıntı daha güncelere sarkar. Sadaka ehli
saraka saraylarında saltanat ipine tutunan, tuturuk cüceler. Tekmili birden
cildi tıraşlanan tarih sayfalarında, saray siyasetinin timsali ve temsili için
kullanılan cüce soytarılar. Gölgeleri dev beberuhi, topu soymuk. Başta sultanı
eğlendirmeye, sonda iktidarı görsel ve sözel atraksiyonlu güçlendirmeye görevli
özel yetkilerle donatılmış figürler. Para akça ile alınan ve satılan, popüler
hediye kıvamlı malum türler. Tümü kıskıvrak zekâ ve kısıtlı nüktelerle,
karakter bozuğu küstahlaşmalara kapı aralayan temaşa tembelleri. Sırf
tembihleneni tespitleyen azap azmanı bu cüceler, halka açık alan etkinlikleri
ve törenlerde sultanın yanıbaşında durur. Şahsı malumu muteber, olduğundan çok
daha büyük ve güçlü görünmesini sağlamak asli görev...
Bu minyatür hizmetkarlar, albenili ayrıcalığa sahipler.
Sahibinin sesi bu cüce soytarılar asla cezalandırılmazlar. Özgürce konuşma ve
istediğiyle alay etme hakkı tanınmıştır topuna. Kanun ve statü onlara asla
işlemez. Resmen sultanı yansıtırlar her
kalemde. Sürer cüce şatafatı. Sürer temaşa her biri zaman ve mekan sarmalında
haddeden geçirilene, topuna had a bad time uygulanana dek…
Ey gidi oniki ayın sultanı Ramadan. Ey gidi sağmal saltanat
karabasan. Ey gidi şehzadebaşı, direklerarası. Akşamdan sabaha geleneksel
kültür ve sanat. Dolu içerik ve kapsam, özlenen konum ve zaman. Anvean mevcudata virdizeban. Velev ki çölde
vaha, çal ki gölde maya illa ki veyl kuyusu. Pek yakında saray maray dinlemez
zorda kalan geniş taban. Sıralanır üç otuz pare top atışı, yakın tarih el aman.
Ey gidi tarihi yangın...
TÜLÜŞAH ÇİÇEĞİ VE REİSHİ MANTARI
Fasitdaire içinde kalan ve peşisıra patlayan facialarla
boğuşanlar için hayat mantar. Mantar hayatın muktedir mucidi ise reishi
mantarı. Latincesi Ganoderma lucidum...
Faşist dünya felaketlerine hayat öpücüğü ise tülüşah çiçeği.
Dünyada tek, el heykelli Ada'nın endemik bitkisi. Latincesi Rhaponticoides
mykalea. Antik adı Mykale olan Samson Dağları'ndan dört bir tarafı sarılmış
insanlığa endemli armağan. Sapkın kentleşmeyle nesli tükenme tehlikesi yaşayan
tül çiçekli Aydın Gaşağı. Tülüşah, karmapolit familya sayılan papatyagillerden
pederşah...
Reishi mantarının bir adı da ‘ölümsüzlük mantarı’. Bilinen
haliyle damar destekleyici, kan sulandırıcı, iltihap kurutucu, yara
iyileştirici özellikli. Hatta anti kral havasında antioksidan, antidiyabetik,
antihiperlipidemik. Resmen selenyum ve iyot zengini...
Aynı zamanda bu reishi, gariban gurabanlara kısmen ölüm
meleği. Resmen ölümşah. Dört bin yıldır, sert kabuklu yumuşak ağaçlarda ve
ağaççık sürüsü odunsularda türer. Ayrıyeten çoğunlukla ticari meta olarak
karanlık kuytularda yetiştirilir. Kisvesi ovaldir. Kafası yoktur, kafa yerine
boynuzlara veya insan parmaklarını andıran yapıya sahiptir. Teni nemli ve
tozludur. Islak veya kuru fark etmez parlak cart kırmızı ve ışıltılı bir yüzeye
sahiptir. Polipordur. Yenmez, genellikle kurutularak toz haline getirilir. Suda
çözündürülerek içilir veya sıvı kompenant çoğaltılarak tüketilir...
Reishinin hayali boldur, lafta iyileştiremeyeceği hiçbir
hastalık yoktur. Akla ne gelirse, her derde devadır. Ama aslında reishi, yaşam
kalitesine çok abartılan minumum katkı sunar. Bağışıklık sistemine kısa süreli
suni destek verir. Sonrası ise katil hücreleri yükselten maksimum etkidir. Yani
sağlık sıhhat açısından asla mucizevi başarı sağlamayan bir mantar tipidir.
Ölümsüzlüğe zirve oluşu fos, forslu martavaldır. Kati ve keskin kurtarıcılığı
toptan fiyatına mantardır. Yandan yana sağladığı geçiçi esenliktir. Prospektüsü
toptan aldatmacadır. Acı gerçeği apaçık ölümşahtır…
Tülüşah çiçeği, yağmalanan bereketli toprakların üç binlik
endemik bitki hazinesinin en nazlı üyesidir. Bitki boyu bazen iki metreye kadar
uzar. Yazın çiçeklenir. Yaprakları tüylü ve kenarları dişlidir. Çiçek ömrü bir
iki aydır. Botanik turizmi ve tıp dünyası için vazgeçilmezdir. Aynı zamanda
mendebur hastalık çalışmalarında kullanılmaktadır. Bilen bilir birçok bilimsel
çalışmaya hammaddedir...
Tülüşahın morfolojisi çarpıcıdır. Kalın rizomlu boy
boylanabilen, binlerce yıllık otsu bitkidir. Ana gövdesi dik, tüysüz, boyuna
çizgili veya oluklu, yarıköşelidir. Üst uçlarında tek kafa taşıyan tüy
içermeyen dallara ayrılır. Yaprakları sert, yaprak ayası az pürüzlü ve kısa
tüylü, yaprak kenarları tüysüzdür. Uç segmentler mızraksı, derin tüysü veya
tüysü lobludur. Çiçekleri açık sarı, altın sarısı,
hafif ışınsal ve steril, ipliksidir. Dilek yarımadasında
dilek tutanlara tülüşahtır...
Yolun başında sonunda vücut kiti bozulanlara, yokolma riski
taşıyanlara, ağır yolculukta ölüm kisti ile karşıkarşıya kalanlara ölümşah ve
tülüşah güzellemesi kendi çapında hayat iksiri. Reishi ile tülüşah betimlemesi
beter hayata dair nadir sınıflandırma. Kritik seviyede azalmanın önüne
geçilmesi ekosistemin bozulmasını da önleyecek hamle. Hele ki tülüşaha denize
uzanan dağ eteklerinde yaşam hakkı tanınması, reishi mantarına gereksinimi de azaltacak
pendname. Ölümşaha şahmat...
Küfrün koyu karanlığında, bunca hengâme hangarında aynı
mantar kafa. Gönül harcı aynı kafada değiliz, aynı gemide hiç kıvamında. Ne
yazık ki reishi zehrine panzehir dayanmaz. Dahası tülüşah çiçeği bile çare
olmaz. Bir iki üç tıp, sağkalım oranı yüksek kontrolsüz doku sızmalarında bile
alegorik manevralara can dayanmaz. Maddi manevi algı, manasız salgı mimarlığına
akıl yetmez. Mantar akıllı malum toplum mühendisleri her alanda mantar gibi
biter. Çile dert bitmez. Faşist dünya dayatısı fasitdaire aymazlığında
ekaryotik ekol, hayat mantar...
Demek ki reishi ölümşah, endemik tülüşah şahı merdan...
DEPREMİN DİLİ
Dünyada yüzlerce dil var ama rakamların dili birdir.
Depremin dili de. Deprem salt rakamlarla ifade edilemez bir afettir denir hep
ve astronomik sayılar unutulur. Oysa unutulmaması ve unutturulmaması gereken en
başta rakamlardır. Son acı deneyimin kodu gibi;
06.02.23/04:16:55/50.783/107.204/7,7...
Elbette rakamların sert dilinden utananlar için her deprem
unutulmazdır. Zaten ne depremler yaşadı küllerinden doğan, enkazından dirilen
şu beğenilmez Cumhuriyet. Millet her deprem olduğunda enkazdan çıkarılmak için,
kapkara dehlize düştüğünde boğulmamak için, daha dibe batmamak için yani çoluk
çocuk kurtarılmak için devletinden ilgi ve destek bekledi yıllar yılı. Ancak
özellikle yeni hayatın mucidi sayesinde köylere, kasabalara ve kentlere modern
izlenimi verilse de tepeden en dibe çürük hepsi. Bu gerçeklik her depremle pik
yapsa da rakamların dili çarpıtılıyor. Facia bir alt katmana indirgeniyor...
Deprem gerçeğiyle yüz yüze yaşayan millet yer sallandığında,
toprak ayakların altından kaydığında diller tutulur. Zedeler yaşamda kalabilmek
adına rakamlara tutunur. Zadeler de palazlanmak adına el pençe eteğe. Her şeye
rağmen yer yarıldığında gök kubbe çöktüğünde ‘Deprem kardeşliği’ mutlaka
başarılır. Nice facialar, nice depremler dayanışarak atlatılır. Yıkım, sömürü
ve ölüm rejimine karşı kolektivist duruş sergilenir. Korkmaktan değil
utanıldığından millet burada devlet nerede? diye erkan sorgulanmaz...
Öyle bir devlet var ki içten içe Cumhuriyeti yiyen, deprem
kuşağı sarmalında bir devlet, düşman başına. Çünkü gerçekçi deprem siyaseti
yok, deprem politikaları yok, deprem bakanı yok, deprem danışmanları yok,
deprem kurumları yok, deprem okulları yok. Ama deprem haritasına zerre
aldırmayan, cüzzi devlet aklı olmayan kelli felli siyasetçileri çok. Hele
kendiliğinden varolan kardeşliği bile yıkma peşinde etkili yetkili makamlar,
siyaseten milletin gazını alma derdinde illetlik muhteremler daha çok. Külliyen
bir varlar, bin yoklar. Bunların topunda başta deprem tüm doğal afetlere dar
perspektifli malum bakış açısı. İcraat sıfır, az giderim, uz gezerim, gözlerimi
kaparım, vazifemi yapmam vaziyeti. Kim ne yaparsa yapsın ama mevcut iktidarın
nam ve hesabına yapsın kalıtsal hastalığı. Yoksa zinhar ziftin peki. Resmen
rakamların dilsizliğiyle nükseden ayarsızlık, aymazlık ve acizlik. Tek gaye
günü kurtarma, felaketten bile oy devşirme ve yeniden seçilme meselesi…
Deprem kardeşliği, kentlerin yumuşak karnında, ovaların
kucağında, akarsuların yatağında, fay hatlarının üzerinde yoğunlaşan göçüklerin
altında kalmışlara ve can vermişlere yanar. Çürük demir, çimentosuz kum ve
çakıl yığınından sağsalim çıkanlara sarılır. Tedaviye alınacakları canı
gönülden kucaklar. Çaresizlere cansiperane yardım edebilmek için insan üstü
gayretle çırpınır. Deprem kardeşliği neferleri, şoven, ırkçı, ayrımcı,
ayrılıkçı, dinci, faşist, mezhepçi ve muhafazakâr dile aldırmaz. Dili deprem dili,
deprem kuşağı mahkumiyetine özgürlük elçisidir deprem kardeşliği...
Depremle iç içe yaşayan millet, tüm spekülasyonlara karşın
depremin yok edici, yakıcı-yıkıcı ve sarsıcı etkisiyle dünyası değişiverenleri
ve her an değişebilecek olanları, siyasal tercihine göre kategorize etmeyi
resmen zul görür. Deprem kardeşliğine düşmanlaşmaya aman dikkat çeker. Amanita
virosa kardeş…
Asla unutulmamalı, deprem politikasızlığı yüzünden havada
karada hep ölüm davası. Ayrıyeten liboş müteahhitlik, mezhepçi mücahitlik,
farazi vaazlar ve rantçı vaatler üzerine kurulmuş politik tüccarlık. Bunlar
belirliyor iktidarı. Bu basit usulde vergilendirilen siyaset baronluğu, iktidar
erkini kime sunmalı noktasında afallıyor. Mekanizma, paralel çekişme ve
kalkışma ile bir anda çatlıyor. Depreme rantabl çözüm sunamayan, insan odaklı
projeksiyon tutamayanların yetkilendirilmesiyle facianın rakamsal boyutu daha
da büyüyor. Oysa on yıllardır yaşananlar, asla kaçınılmaz son değil. Katiyyen
kader değil, kesinlikle fıtrat değil. Kader kısmet budaması hiç değil...
Dahası devleti devletlisi, yerkabuğunu kızdıran hatalarda
hiç payları yokmuşçasına pişkin davranıyorlar. Depremi dahi siyasi malzemeye
dönüştürme, imaj yenileme çabası ve rantçı montaj gereksinimi doğrultusunda
saçma sapan taktikler geliştiriyorlar. Hem suçlu hem güçlü babında, her acıda
kutsallık arama eğilimiyle kuyruklu yalanlar sıralıyorlar. Rakamların dilini
kullanarak planlı programlı siyaset yanıltmasını tercih ediyorlar...
Sergilenen lafta olağanüstü güçlerle donanmışlık temaşası.
Her depremde dona kalmaya bin bir bahane uydurma ve iktidar aczini saklama
telaşı. Mevzuu deprem olunca anında maraza muhabbet ve şatafatlı mabet faslı.
Hele ki depremin ağır hasarını önlemeye dönük politikalar mantar çıkınca, hemen
imaj ve montaj fırsatçılığı. Mevcut yıkıma artı yükler getireceği apaçık,
bambaşka sorunlar doğuracak hedef şaşırtma pratiği...
El heykelli Ada'da beton saati iki bini yirmi altı geçerken
hala beşik gibi sallanıyor yeryüzü. Yüzler kireç, bedenler güneş yanığı.
Değişmeyen tek gerçek doğanın deprekasyonu. Teoride yer kabuğu enginden derine
çıtkırıldım hazırlığını biteviye sürdürüyor...
Pratikte bir anda kallavi katmanlar yerinden oynar, faylar
kırılır, kıtalar yer değiştirir. Ve asrın felaketi dış çerçeveye titreşimler
yayar. Deprem sarsıntılarla devinir, yaygın bekleyiş sarpa sarar. Sismik
dedektörlerin kaydettiği rakamlar artık boşunadır. Sistematik kaosa tek başına
rakamların dili direnir...
Depremin dili yönetsel ihmal ayıbıyla yine kadere isyan
çizgisine çekilir. Rakamların dili ile kodlanan ise;
06.02.26/03:29:64/22.318/535.642/6,2...
Zaten pek yakında depremler yine unutulacak. Yani deprem
yazgısına rakamların diliyle son verilecek. Depremin diliyle reishi mantarı
yazılacak...
İKİ MİNARE ARASI KANDİL
İki minare arası mahyalanan kandillere bugün karşı durmak
yüzyıllar öncekinden daha zor. Ancak çıplak uyarcılara göre bin yıldan fazla
İslam'ın izinde bir arpa boyu yol kat edemeyişin en bariz göstergesi de
kandiller. Aslında azamet ve azimet
arasına sıkıştırılan saf inançlıları göz görür, gönül katlanmaz ve doğruyu
dememek olmaz diyenler çoğunlukta. Suskunluk salt saygıdan. Son yıllarda dinin
kapsama alanı içinde veya dışında kana kana bir kandil kutlama hevesi
tutturulmuş gidiyor. Şimdi İslam'da kandil yok dense bir suç denmese iki. Bu
kandilci uygulamalar dine; “Sonradan ihdas edilenlerdir. Ve sonradan ihdas
edilen her şey bid’attır. Her bidat dalalettir, her dalalet de ateştir.” Dahası
tümü dine ihanet, bile isteye giyilen 'ateşten gömlek'tir...
Bu öyle bir ezoterik ateş ki; 'Hicret’ten yaklaşık 300 yıl
sonra Fatimiler döneminde Mısır’da, 400 yıl sonra da Kudüs'te bazı geceler
dinden sayılmaya başlanmıştır. Bu geceler kutlanmış ve zaman içinde
gelenekselleşmiştir.' Sonrasında bu ritüel devlet güdümünde kutsallaştırılmış,
yasalaştırılmış ve resmen kör dincilik yaygınlaştırılmıştır...
Yüceler yücesi dinin bereketli topraklarda yağ kandillerine
hapsedilişi ise; 1232’de başlar. Bu yıldan itibaren mevlit başta diğer gece
kutlamaları dini hayata monte edilir. Ritüele kandil denmesi ise Osmanlı
padişahı 2. Selim’e dayanır. Bu özel sayılan mukaddes sanılan gecelerde
1566-1574 arası camiler aydınlatılıp, minarelerde kandiller yakılır. Zamanla
'Kandil' adıyla anılmaya başlanır. Yani kandiller Osmanlı padişahı 2. Selim'den
bu yana yakılıyor. Ve yana yakıla kandiller kutlanmaya hala devam ediliyor.
Oysa başka hiçbir İslam ülkesinde benzer kandil yanılsaması yok. Böylesi
kandilli Müslümanlık dünyada hiçbir yerde yok…
Kandil geceleri dinin kesin buyruğuymuşçasına tartışılamaz,
dinde yeri ve önemi yadsınamaz biçimde yıllar yılı kutlanıyor. Hatta
öğrenmeden, bilmeden ve anlamadan temaşa ve toplu tapınma özelinde
programlanıyor. Oysa farz olan ‘Kadir Gecesi' dışında diğerlerinin dinde yeri
ve önemi yok. Yani kandillerin öncesi yok sonrası da. Sadece samimi dindarlara
dayatılmış kör inanç var...
Bu sonradan olma, ortaya çıkma, uydurma ve kanıta dayanmayan
kandilleri dinin gereği farz edenler, sorgu sualsiz prestij kazandıracak
göstermelik perestiş ve prensipsiz tapınma derdinde. İslam’da böyle tarikatlar
ve böylesi tatbikatlar yok diyenlere resmen radikal dinci kesiliniyor. Bunlar
kandillerin kutsallaştırılması karşıtlığını dine müdahale görüyor. Dini işine
geldiği gibi anlamayı ve dini hoşuna gittiği oranda yaşamayı saf dindarlık
sayıyor. Aslında bu kutlulama, kutsama ve kutsanmayı dinden saymanın resmi din
tüccarlığına hizmet ve yönetsel erke direnemeyiş olduğu görmezden geliniyor...
Aklın muhafazası dinin muhafazasıdır yönünde direnç azalınca
İslami geleneklerden sayılması tartışmalı ne varsa tüm kandiller de dahil dinci
dayatmayla kitlelere benimsetilir. Bugün yaşanan eksiksiz budur. Artı tüm dini
etkinlikler politize ediliyor, kitlesel şova dönüştürülüyor...
Ancak yaygınlaştırılan döngüsel kandil şovuyla beraber dinci
saldırılar da artıyor. Aslında bu taraflı tahakkümle dini inanç zedeleniyor.
Dinin özüne ve direkt değerlerine iman yitiriliyor. Yani böyle iki minare arası
mahya müslümanlığı, kandilli İslam alışkanlığı sadece düşman güldürüyor...
Elbette kandillere saygı duymak veya kandil kandırmacasına
kafa yormak dini tercih meselesi. Ama bu kandil meselesi dinler dini İslam'ın
izinde bir arpa boyu yol kat edemeyenler için tercih ötesi. Din dahil herşeyi
kendine vazife gören varsılların gizli açık din vasfıyla 'ateşten gömlek'
dayatması...
GÜRÜLTÜYE NE GEREK MAKALESİ
Kuru gürültü sağanağında kısacık bir makale okudum, zor
dizginlediğim arzularıma dokundu. Veya hayattan sıkıldıkça, sınırladığım
duygularıma. Direkt aklıma ve yüreğime. Salık veririm, geç kalmadan gürültüye
gerek yok diyen kısacık ama varsıl bir makale okumayı. Makam kargaşasında ok
yaydan çıkınca maharet yüklü makalelerle tanışmayı...
Kısadan uzunca bir makale okudum, okkalı bir şoklama
hissettim. Okur okumaz pek yapmadığım biçimde, içime dokunan nitelikli
saptamalara kısacık bir yorum bıraktım. Sanki yazı ikliminde kendi çapımda
kocaman bir gürültü çıkarmak istedim. Çekinmeden dört duvar gazetesinde yerimi
aldım. Meydanı boş bırakmak istemedim sanki çok bilir gürültücülere...
Yaşadıkça Derdoya yakışanı yapmak yegâne dileğim. Tek derdim
gürül gürül vurgular boşa gitmesin. İnsani değerlere sırnaşan vurgunlar hoşa
gitmesin. Diğer yandan okuduğum uzundan bir tık kısa makalede değinilen boşa
gürültücüler resmen hayatı içinden çıkılmaz kılan tanıdıklar labirenti.
Labirentin girişi belli çıkışı tam kırılma noktası. Bizatihi kıssadan hisse
'karmapolit öykülemeler nirvanası.' Duru bir dille izahı temiz, malumu
memleketten insansızlık manzaraları. Er vakit okudum geçkin manzaram renklendi...
Anladım ki aslında her bu tip makale, kırılmaz kalem tutan
ellerde bir mum ışığı ferahlık. Yıllar yılı azdıkça azan faşizan susturucudan
ebedi kurtuluş. Yol kısaldıkça yolculuk uzadı. Uzak yakın görüntüler karıştı.
Velhasıl ferim kalmadı gürültü neferi olmaya. Olsan ne fayda körcahile ilgi
alaka göster, istemediğince vefalı ol, yine de ilk eza cefada satar tüm
insancıl değerleri beş paraya tek pula. Kula pula satansatar kalemini.
Satanların topu çakma star, tekmili birden köşe bucak yağ satar, bal zehir yalan
satar. Satmayanlar ise kar kıyamet yol yoksa yol açar. Makalelerinde düz yolda
yalı gidenleri ve şaşı dönerleri sıralar...
Kısacası kısacık bir makaleye akıldan yürekten dökülenlerde
bizzat kalabalıkta yalnızlaşmayı ve yozlaştırıcı türdeş türbülansları gördüm.
Görmez olaydım, yerli yerine oturtulan kardanyer karalamasını. Satır aralarına
baktım kar anlık beyaz, karanlık bu yaz, her mevsim ayaz. Köşeye kıstırılan
makale dilinde, azimli temas derinliği ve nice unutulanlar. Azami derecede
uysal anılar. Hiçten çıkarılan gürültü asla unutulmaz. Ayrıyeten masumane
makale dizenler iyi bilir, makul düzey okuryazarlar suya yazılanı dahi asla
unutmaz...
Onlara her makale Ada, adam ve adak üçlemesi. El heykelli
ada kulvarında kısacık makaleler içine sıkışanlar ise yönetsel erke
direnemeyişin gelenekten sayılmasına taşlama. Depolitizasyonun resmen kitlesel
şova dönüştürülmesini alkışlayanlara veda. Yani akçalı ödüllendirmelerle
sınıfsal isyan sindirilir sanılır ama gürültü kopunca işin seyri anlaşılır...
Bolca götürü sağanağına iyi ki yazmışsınız bu makaleyi
hocam. Hayatın bol sıfırlı aldatmacalarına kanmamışsınız. Sınıfsal sindiri
silindirine aldanmamışsınız. Besbelli uğursuzluk hiç uğramamış boş limanınıza.
Bir kısacık makalenizi okudum ve dili sivri sonu Silivri olmasın dilediğim bir
makaleye cesaretlendim. Sakınmadan gürültüye ne gerek makalelerine artı bir
daha ekledim. Sayenizde hocam, tebrikler...
GAZETECİ YAZAR
Tarihe not düşmek, özgürce yazmak ve özgür yaşamak
gazeteciliğin özü. Gazeteci yazar. Gazetecinin kırılmaz ve satılmaz kalemi ise
özgürlüğün teminatıdır...
On yıllar içinde malum sınır geçildikçe bildiğini,
düşündüğünü ve gördüğünü yazanlar azaldı. Gazetecilikte şartlar güç,
yaptırımlar ağır. Bitaraf olma kaygısıyla taraftarlık yeğlendi. Farklı
gazetecilik icrasına yeltenildi. Gazetecilik, karanlık girdaba sürüklendi...
Oysa gazeteci dediğin dik olmak, dik yazmak, dürüst kalmak
için çekinmeden ağır bedeller öder. Evrensel ilkeler doğrultusunda, özgür ve
çağdaş bir dünyanın kurulması için kalem oynatmak, haber kovalamak gerçekten
cesaret işi. Yani mangal yürekli gazeteciler hala her türlü dayatmayı reddeden
onurlu ve kalemi kılıçtan keskin duruş gösterirler. Ama realist gazeteciliğin
mükafatı korku tünellerine hapisliktir. Tutsaklıktır. Yaz gazeteci yaz günleri
ama atmosfer resmen haberin ve sözün bittiği yer...
10 Ocak, 212 sayılı 'Fikir İşçileri Kanunu'nun yürürlüğe
girdiği tarih. Gün, 10 Ocak 1961 ila 1971 yılları arasında ‘Çalışan Gazeteciler
Bayramı’ adıyla kutlanmış. 12 Mart faşist muhtırası'ndan sonra kutlamanın adı
"Çalışan gazeteciler günü" olarak değiştirilmiş...
10 Ocak nafile. Gazetecilik resmen ocak tüttürmez meslek.
Bağımsız kalanlar üst makamlarca budanıyor. Yetkiler ve yetkinlik kısıtlanıyor.
Ve demokrasinin vazgeçilmezi çok seslilik tarihe karışıyor...
Kutlu meslek gazetecilik. Nice ocaklar söndü gazetecilik
uğrunda. Bu yolculukta ne canlar yandı. Artık gazetecilik daha da zor. Resmen
gazeteciliğin en zor dönemi. Oysa gazetecilik, gazeteciler her dönem zor
günlerden çıkışın öncüsüdür. İşte o nedenle yerelde başka, genelde bambaşka
zorluklarla boğuşur tüm gazeteciler...
Yerelde gazetecilik, siyasal baskıların yanı sıra başka bir
işi lokomotif yapmayı gerektirir geçim derdine. Genelde ise geçimsizlik
çıkarmadan, malum iktidarların suyunda gitmeyi gerektirir. Oysa gazetecilik
dürüst kalmanın tek yolu. Gazeteciliği yok sayan ve silikleştiren sisteme karşı
koymanın da tek çaresi. Kimin kayığına binerse onun küreğini çekenlerin
gazeteciliği de bir yere kadar. Tabii ki yapılana gazetecilik denirse...
Yinede bir 10 Ocak daha görmek, korkusuzca gökyüzüne
bakmaktır. Zehir zıkkım edilmiş 'gazeteciler bayramı'na yazarak erişmek büyük
mutluluk...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.