YENİLMEZ İNSANLARA YENİ YILLAR
Bu yıl da eskiye yenilen, lafta yenilenen yıllara, çakma bir
yıl eklenecek. Ve yine yenilmez insanlara bu yeni yılda daha çok iş düşecek.
Çolpanların çoğu yine Silivri'ye düşecek. Bu baştan sahipli yılbaşılarda El
heykelliye kar düşmeyecek. Düşse ne yazar zerre düşmese ne yazar. Yeni yıl
temennilerini taş duvarlara kim yazar? Güvenilen dağlara da kar yağarsa
yağar...
Yeni yılın ilk günü düşen kar gibi zam sepelese de
güncelenen pembe düş günleri kapıda. Zor günler kalp akılla gerisingeri yaşam
faslına iğreti yama. Yıllar yılı yenilenmeyen yılların günbegün getirisi,
küçüklere ve büyüklere azaptan masallar...
Eskiye yenilen yıl günler kara, geceler yara. Gündem küçük
dünyaları derine gömecek sinsi paylaşım dönemi. İşbirlikçi tek parti rejiminden
aralıksız kontra atak. Sürekli masum ve mahrum edebiyatı ile sürdürülen
düşmanlık. Ucuz politika ürünü ne varsa halka arz. Yeni günlere has eski
tehdit. Her güne yeni çark, eski çarpık düzen. Suni ilgi bilgi kuşağı, ters
sarmal. Yaklaşan yeni faşist darbelere VIP görünümlü dip noktası. Hayasız
hengâme...
Eskiye yenilen yıllarda, yenilmez insanlara her yılbaşı
otomatikman ottomanik tezgâh. Gaflet ve sefalete yeşil ışık yakan, piyon
ispiyon saltanatı. Kutsalı itibarsızlaştırma paralelinde malum muallak
durumlara estek köstek. Kafadan dağılmaya yerli milli alkaponcu destek.
Gönüllere ferman heyecana, düzinelerce kor ataş. Dört bir taraf zifiri
karanlık, derin kayıtsızlık. Durgun asabiyet, yüksek menfaat. Pusu tam isabet…
Eskiye yenilen yıllara çakma bir yılbaşı daha ulanacak.
Yıllar yılı yenilenmeyen yıllara son dakika kutlamaları artılanacak. Kutlu yolu
karartan bir yıl daha komple salgın ve kofti saldırıların uluorta salındığı dip
noktasına erişecek. Bu yıl ya herşey sellenecek ya da mevcudun iktidar süresi
uzatılacak. Bu yolda her yol mubah organizeler ısrarla denenecek. O yüzden
faşizan hiyerarşiyi hezeyanla kuranlar, silik insanlar ve uslanmaz amigolar tek
merkezli tatbikatlara girişecek...
İşte yeniyıl bunların topuyla boğuşmaktan asla
yılmayacakların yılı olsun. Bu yeni yıl mücadeleden asla kaçmayanların,
varoluşçuluğun keşfine yönelik özgürlükçü duruştan ödün vermeyeceği, mitolojik
teolojik havayla kozmosun sınırlarını zorlayanları engelleyeceği, aşırı zafiyet
ve softa mahiyetin kuracağı barikatları yıkacağı yıl olsun...
Bu yeni yıl yazı, yazgı, tinsel ve dinsel manada, mantık
dışı tüm tanrısal yükselişlerin eleneceği, arsızca pik ve dip yapan
marjınallerin yaşamdan silineceği yıl olsun. Bu yeni yıl sefahatları uğruna
sürekli oligarşiyi, oligarşik tiranlığı, neofaşizmi dayatanlara gününün
gösterileceği, özgürlük için savaşanların kazanacağı bir yıl olsun...
Eskiyen yıllara bir çakma yılbaşı daha ekleyenlere inat El
heykelliye kar düşse de düşmese de ne yazar. Yazarın en son dileğini, eskiye
yenilmeyenler denizlere yazar. Yenilenen yıl yenilmez insanların yılı olsun...
DÜNYA; "10 ARALIK İNSAN HAKLARI GÜNÜ..."
İnsanlık tarihi boyunca sürdürülmüş ve hala sürdürülen en
doğru mücadele, ‘hak ve özgürlük’ mücadelesidir. Bu uğurda elde edilen
kazanımlar ise insanlık için en önemli ve en değerli kazanımlardır. Kaybedilen
canlar ise ölümsüz kahramanlardır. Hak hukuk ve adalet yolunda, insanlık onuru
için savaşanlara, sonsuzluğu arayanlara ve karanlığı aralayanlara selam ve
saygıyla...
Yakın yüzyılda, insanlık onurunu zedeleyen faşizm odaklı
sistemler yüzünden çıkan çatışmaların ve büyük paylaşım savaşlarının insanlığa
ödettiği fatura çok ağırdır. Özellikle temel hak kayıpları hala yürekleri
paralayan parabol. Diğer yandan İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan panorama,
dünyada paradoksal ayrışmayı egemenleştirdi. Devletler otomatikman iki kutuptan
birine taraf olmak veya olmamakla yüzleşti. Bağımsız bağlantısızlar üçüncü bir
yolu seçti. Soğuk savaş devam ederken, kemikleşen kamplaşmaları yumuşatmak için
BM kuruldu.
BM’in, 10 Aralık 1948 tarihli Genel Kurulu'nda insan
haklarının uluslararası düzeyde korunmasına yönelik, ‘İnsan Hakları Evrensel
Bildirgesi’ kabul edildi. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, 6 Nisan 1949
tarih ve 9119 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’nın, 27 Mayıs 1949 tarih ve 7217
sayılı Resmî Gazete'de yayımlanmasıyla cemiyetin kurucu üyesi Türkiye’nin de
gündemine girdi. Böylece Türkiye; ‘Üye devletlerin, Birleşmiş Milletlerle iş
birliği içinde, insan haklarının ve temel özgürlüklerin evrensel olarak saygı
görmesi ve gözetilmesini sağlamayı taahhüt etti’. Ve ‘10 Aralık’ tüm dünyada
olduğu gibi Türkiye’de de ‘İnsan Hakları Günü’ olarak kutlanmaya başlandı…
Ancak yıllar içinde egemen sermaye, geçmişin büyük
savaşlarından dersini aldığından, bölgesel savaşları kızıştıran, geleneksel
değerleri yozlaştıran, temel insan haklarını budayan kurgu sistemlerle, kukla
devletlerle yol aldı. Tek dünya düzenine geçişle birlikte paralı gurkalar
sahaya indirildi. Ve siyasal despotizm, tek kutuplu dünyanın geleceğine taşıdı.
Bitmeyen amansız kapışmalar, demokratik kesintiler ve ihanetçi kalkışmaların
gölgesinde yerel ve genel siyaset dizayn edildi. Siyaset çokuluslu sermaye ve
egemen güçlerle yolu kesişen koordinatlara ayarlandı. Bilindik evrensel balans
bozuldu. Bilim ve ideoloji düşmanı işbirlikçiler, büyük sermayenin güdümünde
insan kıyımına dönüşen tipik siyasal organizasyonları hayata geçirdi. Böylece
on yıllarca aynı teslimiyetçi resme ve aynı durum tespitine hizmet edenler
güçlendi. İktidar oligarşisi gittikçe artan hak ihlalleriyle bütünleşti. Ancak
tüm siyasal ve sosyal enstrümanlar kullanılmış olsa da algı operasyonlarıyla
iktidar erki azıtsa da sistem tıkandı. Yani yakın geçmişin siyaset tekeli,
resmen insan hakları öğüten değirmenler gibi sert rüzgardan ve akan sulardan
beslendi. Çarpık sistem tatlı su siyasetçilerinin inisiyatifinde insafsızca
işletildi. Hatta ‘Birleşmiş Milletler Cemiyeti’ kurulduğundan beri en yaman
bağımlısı olan bir ülkenin, göbekten dışa bağlı iktidarları genç yaşlı, hasta
muhtaç demeden tüm karşıtlarına ‘İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ ile çelişen
bir dünya yaşattı...
Bu halden bilmez iktidar erki, insan haklarını özetleyen evrensel
beyannameyi ‘daima göz önünde bulundurması gerekli' iken bulundurmadı. Asla
'Hak ve özgürlüklere saygının yerleşmesini' amaçlamadı. Artı 'Eğitim ve öğretim
yoluyla hem üye Devletlerin halklarında hem de egemenlikleri altındaki
halklarda, hak ve özgürlüklerin evrensel ve etkin olarak tanınmasını ve
gözetilmesini' amaçlamadı. Dünyalı olmanın gereği; 'Ulusal ve uluslararası
tedrici önlemler alarak çaba göstermeli' iken göstermedi…
Gerçekler gözlerden kaçırılarak evrensel idealler ve
ideolojilerin tersine yıllarca yasal kaideye uydurulmaya çalışılan keşmekeş
düzenine geçildi. Devlet bünyesine dinsel yaftalı kontrolsüz güç yığması,
mutasyona uğramış kontrollü kadro yığılması için ampirik yöntemler
geliştirildi. Bu yasal zemini muvazaalı yoğunlaşma ve zehirli yağma neticede
halklara yokluk getirdi. Yoksulluk topluma sirayet ettikçe iktidar, devleşen
sesi kısmak adına bireysel ve toplumsal temel hak ve özgürlüklerin gerekçesiz
işgaline girişti. Devletin olmazsa olmaz değerlerini, temel insan haklarını
hiçe sayan istilacı bir atmosfer yarattı.
Yapay atmosfer sorgulamasız teslimiyet dayattı. Baskı
altında bocalayan insanlara insafsızca, ileri düzeyde biat yakıştırıldı. Mevcut
dinsel motifli siyasete, malum piramitsel hiyerarşiye ve paralel kontur
kuvvetlere metazori saygı ve üstün hizmet haktan sayıldı. Büyük yıkımın adı ise
ileri demokrasi olarak lanse edildi.
Yeni devlet kurgusu adına desise ve dalevere yüklü bir
referandumla tek başlı rejime geçildi. Kusurlu rejim tek kalemde hibrit rejim
taklidine evrildi. Ayrıca yasal dayanaksız hamlelerle, 'sen yap geç yasası
sonradan gelir' hukuk tanımazlığına zirve yaptırıldı. Ayrımcılığı güncellemek
adına; ‘bağımsız, vesayet altında ya da kendi kendini yönetemeyen ya da
egemenliği başka yollardan sınırlanmış bir ülke olsun ya da olmasın, bir
kişinin uyruğu olduğu ülke ya da memleketin siyasal, hukuksal ya da uluslararası
statüsüne dayanarak hiçbir ayrım yapılamaz.’ evrensel bildirge maddesi alenen
çiğnendi...
Radikal yol ayrımı yaşanmadan çok önce, zamanında temel hak
ve özgürlüklerin kabulü ve geliştirilmesi açısından tüm dünya uyurken,
beğenilmeyen Cumhuriyet demokratikleşme öncüsüydü. Rejim değişince demokrasiyi
öğütme ve anti demokratik uygulamalar öcüsü oldu. Haliyle faşizan baskılara
direnmek ihanet, her türlü demokratik talep çıkışı densizlik sayıldı. Düşkün
iktidar köşeye her sıkıştığında hemen Demokles’in kılıcına başvurdu.
Gerçeklerle çelişen asılsız anektodlarla CHP’nin kurulması ve Cumhuriyetin ilanından
bugüne aydınlanmacı modelle kavga edildi. Hatta çok partili rejimle gelişen
demokratikleşme sürecinden bu yana, uzun soluklu hükümet etmemiş olsa da her
yanlış ve kötülük sola, solculara ve sosyal demokratlara mal edildi. Her
fırsatta tek parti dönemine düşmanlık eden, asla iflah olmaz bu
saltanat-hilafet heveslileri Cumhuriyet tarihinde palazlandıklarını, malum tek
başlı iktidar eliyle sürdürülen hak gaspları ve hak ihlalleriyle unutturmaya
çalıştı. Sürekli mazlumu oynadı...
Bu kaypak ve oynak düzen İnsan hakları Beyannamesi gereği;
‘Herkesin yaşama hakkı ile kişi özgürlüğü ve güvenliğine hakkı vardır.’
iradesini salt genel idare ve yandaşları çıkarına kullandı. Kınadıkları
demokrasinin her getirisini kendilerine hak görüp, evrensel insan haklarına
uyumun neticesi görmeyerek vicdan rahatlattı. Haksız kazanç sağlayanların topu
bin bir bahaneyle sağ partilerin tek parti dönemlerini objektif olarak
süzgeçten geçirmekten kaçındı. Öyle ki asla hırsı sönmeyenler, hızını alamayanlar
ve katiyyen doymayanlar, sistemin ücra hücrelerine, devletin kılcal damarlarına
hain sızıntıyı önemsemedi. Yönetsel tıkanmanın farkına varılmasıyla birlikte
yine kabuk değiştirildi.
Bu kez bukalemunis buharlaşma tutmadı ve hak, hukuk, adalet
gaspıyla hakimiyet sürenlerin halk desteği giderek azaldı. Ancak rota anında
ırk renk, dil din, ulusal dünyasal, yerel genel, cinsiyet tabiiyet, ide mide,
soy köken, zengin yoksul, candaş yandaş farklılıklarına çevrildi. Böylece salt
sistemseverler yararına siyasal rant, safi kar gözetildi. Yani partili
başkanlık makamı göz göre göre; ‘Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım
gözetilmeksizin yasa tarafından eşit korunmaya hakkı vardır. Herkes, bu bildirgeye
aykırı herhangi bir ayrımcılığa ve ayrımcı kışkırtmalara karşı eşit korunma
hakkına sahiptir.’ ilkesini yok saydı. Otokratik rejim, lafta kanunlar
çerçevesinde davrandığını varsayarak eşitlik ilkesini güden güne tırpanladı.
Tarih perdesinde cereyan eden bu antidemokratik tavrın, baş çelişki olarak
kayda geçmesini tınmadı...
Evrensel İnsan Hakları Bildirgesinde tanımlanan; ‘Herkesin
anayasa ya da yasayla tanınmış temel haklarını ihlal eden eylemlere karşı
yetkili ulusal mahkemeler eliyle etkin bir yargı yolundan yararlanma hakkı
vardır.’ hakkı katiyyen muhaliflere tanınmıyor. Politize olmuş bağımsız yargı,
aleni hak hukuk ihlalleriyle ‘Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz, tutuklanamaz
ve sürgün edilemez.’ maddesini zıddına işletiyor. İktidar muhalifleri neredeyse
keyfekeder, iddianamesiz, yargılamasız yıllarca tutuklu yargılanarak bir nevi
önceden cezalandırılıyor.
Son yıllarda siyasi dayatmalarla zihni zorlayan, liyakatsiz
yükselişlerle mevcut zihniyeti bile batıran aymazlık pik noktasına erişti.
Sanki insan haklarını hiç eden kadük
genel yapı, güdük yapılanma ve sağlıksız duruş, gerilemenin ve çöküşün mimarı
sığ disiplin, dip yapma sürecine girdi. O yüzden bozuk sistem ardılları
sorunların çözümü garantisiz, uçuk kaçık yön ve yöntem haritalarıyla despotizmi
netleştiren çizgiye hapsoldu. Ne yazık ki Cumhuriyet döneminde emsali
görülmemiş gözaltı ve tutuklamalarla, kusurlu kurgu devam ettiriliyor. Öyle ki
evrensel insan hakları çerçevesinde; ‘Herkesin, hak ve yükümlülüklerinin
belirlenmesinde ve kendisine herhangi bir suç isnadında bağımsız ve yansız bir
mahkeme tarafından tam bir eşitlikle, hakça ve kamuya açık olarak yargılanmaya
hakkı vardır.’ ilkesi rafta unutuluyor. Ayrıca koşullu şartlı, keskin ve
değişmez sanılan sağcı rüzgâra sırtını yaslamış, mevcut tek parti iktidarına
taparcasına bağlanmış ve sadece bir adama bel bağlamışlar hesap gününün
yaklaştığını unutturuyor. Oysa nedensiz suçlamalar, gerekçesiz kararlar ve boş
savlarla boğuşanlar ile evrensel insan haklarına uymayanlar ve körü körüne AKP
iktidarından yana olanların da hesap vereceği veya aklanacağı günlerin
yakınlaştığı açık...
O yüzden ‘10 Aralık’ daha da önemli. Salt şu maddesi için
bile herkesçe anılmaya ve kutlanmaya değer; ‘Kendisine cezai bir suç yüklenen
herkesin, savunması için gerekli olan tüm güvencelerin tanındığı, kamuya açık
bir yargılanma sonucunda suçluluğu yasaya göre kanıtlanıncaya kadar suçsuz
sayılma hakkı vardır.’ Ancak insan hakları dünyasını tersine çeviren iç güdüler
ve garip bağlantılarla ağır kusurlar örtülüyor. Dikkatlerden kaçan itiraflar ve
iftiralarla muhalifler sindirilmeye çalışılıyor. Aslında tüm atraksiyonlar
yarının siyasal suçlarını teşkil ediyor...
Bugün insan haklarının geleceğini gizli arzularla kasıtlı
mesajlara hapsetmek, resmen kısır atıflarla kamuoyu örgüsünü oyalama
taktiğidir. Yapay övgü ve suni sevgi sarmalında yeni siyaset güncellemektir.
Son kez olsa da iktidar erkini elde tutma gayreti, denizi geçip derede
boğulmaktır. Bu nedenle temel insani hakları ve insancıl değerleri yok eden
ucube modeli kanıksamak veya bu acayip rejime karşı çıkmak suç olmamalı. Diğer
yandan insan haklarını sistematik eşgüdümle tırpanlama modasına uyanların, mostralık
mottolarını boşa çıkarmak ise başlıca görev olmalı...
Gelinen aşama, evrensel boyutta yasal statüye uymadan, iki
Cumhurbaşkanı adayının esir tutulduğu gerçeğidir. Öncelikle onyedi milyon
imzayla adaylaşan İmamoğlu’na reva görülenlere kör bakmak, artan tepkiye kulak
tıkamak resmen yasa tanımazlıktır. Beka bahanesiyle saklanan basiretsizliktir.
Benzeri görülmedik ve duyulmadık bu kişisel hınca ve siyaseten yasadışılığa
isyan yasaldır. Yine birçok parti genel başkanı, onlarca yerel başkanı,
seçilmiş siyasi, masum yönetici, teknokrat ve bürokratı sudan sebep tutuklu
yargılatma, iş insanlarına ve gazetecilere suni suçlar salma, başta insan
haklarına açık saldırıdır. Evrensel Beyannamede yer alan; ‘Hiç kimseye işkence
ya da zalimce, insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele ya da ceza uygulanamaz.’
ilkesine aldırmazlıktır. Yani evveli ve sonrası resmen siyasidir.
Sürekli aldananların, yasa tanımaz biçimde uyguladığı
aldatmacadır…
Kara düzen kutsal emanete ihanette sınır tanımayınca,
durduraksız despotik eğilim siyaset dünyasını kuşatınca, insanlık tarihini
yeniden yazma gereği kendiliğinden türer. Evrim devrim potansiyelli yasal
karşıtlık dozu arttıkça, işbirlikçi iktidarların faşist yöntemlere yeltenişi de
artar. Hatta; ‘Hiç kimse, işlendiği sırada ulusal ya da uluslararası hukuka
göre suç oluşturmayan herhangi bir fiil yapmak ya da yapmamaktan dolayı suçlu
sayılamaz. Kimseye, suçun işlendiği sırada yasalarda öngörülen cezadan daha
ağır bir ceza verilemez.’ maddesi faşizanca örselenir...
Sıralanan sivil darbe kuşatmalarıyla, sistem karşıtlarına
önce cezası baştan kesilmiş suçlar isnat ediliyor. Sonra gözaltı. Peşine asla
yasal olmayan, yasaya uydurulan upuzun tutukluluk süreleri. Hukuk dışı
mesnetsiz iddialar ise oradan buradan perakendeci zihniyetle toparlanıyor. İşte
böylesine yasa tanımaz formda, lafta yasal atmosferde '10 Aralık' insanlığa
nefes aldıran, mücadele azmi aşılayan bir gün...
Ancak büyük sermaye destekli, dünyayı komple kuşatan gerici
komplo düzeneği, yıllar içinde ne kadar düzgün işleyen mekanizma varsa bir bir
bozdu. Hatta işine gelmeyen ne kadar bağımsız devlet varsa yaktı yıktı. Böldü
parçaladı. Türlü siyasi oyun ve tazgahla her türlü siyasi gücü tekeline
geçirdi. Kaypak işbirlikçiler, cılız becerili fırsatçı yandaşlar bozulmayı tepe
noktasına vardırdı. Yani varlık darlık planlayıcısı iktidar ve havarisi,
takındıkları ısrarcı havayla insanlık tarihini gerisingeri işletme saldırganlığını
görev saydı. Hukuki saygısızlığı hiç sorgulamadı. Cumhuriyeti yıkma,
demokrasiyi yok etme hevesini de sorgulatmadı…
Bu heves aslında yığınla derdin tek nedeni ve sonun
başlangıcı. O yüzden; ‘İnsanlık ailesinin bütün üyeleri doğal yapısındaki onuru
ile eşit ve devredilemez haklarını tanımanın dünyada özgürlük, adalet ve
barışın temeli olduğunu’ ve evrensel beyannamede yer aldığını bilecek. Devamla;
‘İnsan haklarını göz ardı etmenin ve hor görmenin, insanlığın vicdanında infial
uyandıran barbarca eylemlere yol açtığını ve insanların korku ve yoksunluktan
kurtulması, konuşma ve inanma özgürlüğüne sahip olacağı bir dünyanın ortaya
çıkmasının sıradan insanların en yüksek özlemi olarak ilan edilmiş bulunduğunu,
insanın zorbalık ve baskıya karşı son çare olarak başkaldırmak zorunda
kalmaması için, insan haklarının hukukun egemenliğiyle korunmasının önemli
olduğunu…’ halklara ve topumsal katmanlara öğretecek...
Bugünden yarına acımasızca zulme uğratılan insanlık; ‘daha
geniş özgürlük içinde toplumsal gelişme ve daha iyi bir yaşam düzeyini
sağlamaya kararlı’ biçimde hak ve özgürlük mücadelesi içinde olmalıdır.
Ezilenler yılmadan, insanlık onuru adına mücadeleyi yükselterek sürdürmelidir.
Haklı ve en doğru mücadele insanlık onurunu çiğnetmeme mücadelesidir. Çünkü
evrensel kazanımlar kutlu direnişlerle gerçekleşir. Aksi halde ileri demokrasi
safsatasıyla insan hakları mücadelesine akla gelmez, vicdana sığmaz kulplar takılır.
Hatta 10 Aralık gününün kutlanması bile zamanla suç kapsamında
değerlendirilebilir...
Onun için onlarca yıldır değersizleştirilen kutlu değerler
uğruna mücadele şart. Bu kutlu günün ve güncenin özü, geleceğe aktarımın son
sözü ise ‘İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde kayıtlı; ‘Herkesin düşünce ve
anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak düşüncelerinden dolayı rahatsız
edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın, bilgi ve düşünceleri her
yoldan araştırmak, elde etmek ve yaymak hakkını gerekli kılar.’ Kıldan ince
kılıçtan keskin hak, hukuk ve adalet yolculuğunun, özgür dünya düşünün tek güvencesi
de budur...
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 10 Aralık 1948 tarihli
ve 217-A sayılı kararıyla benimsenen ve ilan edilen ‘İnsan Hakları Evrensel
Beyannamesi’ 30 madde 34 fıkradan ibaret. Özgür dünyanın geleceği, insanlığın
yarını adına her bir maddesi sonsuza taşınacak ibret. Son maddesi ise tarihsel
gerçek; ‘Bu Bildirgenin hiçbir hükmü, herhangi bir Devlet, grup ya da kişiye,
burada belirtilen hak ve özgürlüklerden herhangi birinin yok edilmesini
amaçlayan herhangi bir etkinlikte ve eylemde bulunma hakkı verecek şekilde
yorumlanamaz.’ Bu temelde
yarınlara aktarılacak yorumsuz dipnot ise; 'İnsan hakları
ihlalleri, ilanihaye insanlığa hakarettir. Hak, hukuk ve adalet mücadelesi ise
asla siyasi değil insani meseledir...'10 ARALIK İNSAN HAKLARI GÜNÜ
İnsanlık tarihi boyunca sürdürülmüş ve hala sürdürülen en
doğru mücadele, ‘hak ve özgürlük’ mücadelesidir. Bu uğurda elde edilen
kazanımlar ise insanlık için en önemli ve en değerli kazanımlardır. Kaybedilen
canlar ise ölümsüz kahramanlardır. Hak hukuk ve adalet yolunda, insanlık onuru
için savaşanlara, sonsuzluğu arayanlara ve karanlığı aralayanlara selam ve
saygıyla...
Yakın yüzyılda, insanlık onurunu zedeleyen faşizm odaklı
sistemler yüzünden çıkan çatışmaların ve büyük paylaşım savaşlarının insanlığa
ödettiği fatura çok ağırdır. Özellikle temel hak kayıpları hala yürekleri
paralayan parabol. Diğer yandan İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan panorama,
dünyada paradoksal ayrışmayı egemenleştirdi. Devletler otomatikman iki kutuptan
birine taraf olmak veya olmamakla yüzleşti. Bağımsız bağlantısızlar üçüncü bir
yolu seçti. Soğuk savaş devam ederken, kemikleşen kamplaşmaları yumuşatmak için
BM kuruldu.
BM’in, 10 Aralık 1948 tarihli Genel Kurulu'nda insan
haklarının uluslararası düzeyde korunmasına yönelik, ‘İnsan Hakları Evrensel
Bildirgesi’ kabul edildi. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, 6 Nisan 1949
tarih ve 9119 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’nın, 27 Mayıs 1949 tarih ve 7217
sayılı Resmî Gazete'de yayımlanmasıyla cemiyetin kurucu üyesi Türkiye’nin de
gündemine girdi. Böylece Türkiye; ‘Üye devletlerin, Birleşmiş Milletlerle iş
birliği içinde, insan haklarının ve temel özgürlüklerin evrensel olarak saygı
görmesi ve gözetilmesini sağlamayı taahhüt etti’. Ve ‘10 Aralık’ tüm dünyada
olduğu gibi Türkiye’de de ‘İnsan Hakları Günü’ olarak kutlanmaya başlandı…
Ancak yıllar içinde egemen sermaye, geçmişin büyük
savaşlarından dersini aldığından, bölgesel savaşları kızıştıran, geleneksel
değerleri yozlaştıran, temel insan haklarını budayan kurgu sistemlerle, kukla
devletlerle yol aldı. Tek dünya düzenine geçişle birlikte paralı gurkalar
sahaya indirildi. Ve siyasal despotizm, tek kutuplu dünyanın geleceğine taşıdı.
Bitmeyen amansız kapışmalar, demokratik kesintiler ve ihanetçi kalkışmaların
gölgesinde yerel ve genel siyaset dizayn edildi. Siyaset çokuluslu sermaye ve
egemen güçlerle yolu kesişen koordinatlara ayarlandı. Bilindik evrensel balans
bozuldu. Bilim ve ideoloji düşmanı işbirlikçiler, büyük sermayenin güdümünde
insan kıyımına dönüşen tipik siyasal organizasyonları hayata geçirdi. Böylece
on yıllarca aynı teslimiyetçi resme ve aynı durum tespitine hizmet edenler
güçlendi. İktidar oligarşisi gittikçe artan hak ihlalleriyle bütünleşti. Ancak
tüm siyasal ve sosyal enstrümanlar kullanılmış olsa da algı operasyonlarıyla
iktidar erki azıtsa da sistem tıkandı. Yani yakın geçmişin siyaset tekeli,
resmen insan hakları öğüten değirmenler gibi sert rüzgardan ve akan sulardan
beslendi. Çarpık sistem tatlı su siyasetçilerinin inisiyatifinde insafsızca
işletildi. Hatta ‘Birleşmiş Milletler Cemiyeti’ kurulduğundan beri en yaman
bağımlısı olan bir ülkenin, göbekten dışa bağlı iktidarları genç yaşlı, hasta
muhtaç demeden tüm karşıtlarına ‘İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ ile çelişen
bir dünya yaşattı...
Bu halden bilmez iktidar erki, insan haklarını özetleyen evrensel
beyannameyi ‘daima göz önünde bulundurması gerekli' iken bulundurmadı. Asla
'Hak ve özgürlüklere saygının yerleşmesini' amaçlamadı. Artı 'Eğitim ve öğretim
yoluyla hem üye Devletlerin halklarında hem de egemenlikleri altındaki
halklarda, hak ve özgürlüklerin evrensel ve etkin olarak tanınmasını ve
gözetilmesini' amaçlamadı. Dünyalı olmanın gereği; 'Ulusal ve uluslararası
tedrici önlemler alarak çaba göstermeli' iken göstermedi…
Gerçekler gözlerden kaçırılarak evrensel idealler ve
ideolojilerin tersine yıllarca yasal kaideye uydurulmaya çalışılan keşmekeş
düzenine geçildi. Devlet bünyesine dinsel yaftalı kontrolsüz güç yığması,
mutasyona uğramış kontrollü kadro yığılması için ampirik yöntemler
geliştirildi. Bu yasal zemini muvazaalı yoğunlaşma ve zehirli yağma neticede
halklara yokluk getirdi. Yoksulluk topluma sirayet ettikçe iktidar, devleşen
sesi kısmak adına bireysel ve toplumsal temel hak ve özgürlüklerin gerekçesiz
işgaline girişti. Devletin olmazsa olmaz değerlerini, temel insan haklarını
hiçe sayan istilacı bir atmosfer yarattı.
Yapay atmosfer sorgulamasız teslimiyet dayattı. Baskı
altında bocalayan insanlara insafsızca, ileri düzeyde biat yakıştırıldı. Mevcut
dinsel motifli siyasete, malum piramitsel hiyerarşiye ve paralel kontur
kuvvetlere metazori saygı ve üstün hizmet haktan sayıldı. Büyük yıkımın adı ise
ileri demokrasi olarak lanse edildi.
Yeni devlet kurgusu adına desise ve dalevere yüklü bir
referandumla tek başlı rejime geçildi. Kusurlu rejim tek kalemde hibrit rejim
taklidine evrildi. Ayrıca yasal dayanaksız hamlelerle, 'sen yap geç yasası
sonradan gelir' hukuk tanımazlığına zirve yaptırıldı. Ayrımcılığı güncellemek
adına; ‘bağımsız, vesayet altında ya da kendi kendini yönetemeyen ya da
egemenliği başka yollardan sınırlanmış bir ülke olsun ya da olmasın, bir
kişinin uyruğu olduğu ülke ya da memleketin siyasal, hukuksal ya da uluslararası
statüsüne dayanarak hiçbir ayrım yapılamaz.’ evrensel bildirge maddesi alenen
çiğnendi...
Radikal yol ayrımı yaşanmadan çok önce, zamanında temel hak
ve özgürlüklerin kabulü ve geliştirilmesi açısından tüm dünya uyurken,
beğenilmeyen Cumhuriyet demokratikleşme öncüsüydü. Rejim değişince demokrasiyi
öğütme ve anti demokratik uygulamalar öcüsü oldu. Haliyle faşizan baskılara
direnmek ihanet, her türlü demokratik talep çıkışı densizlik sayıldı. Düşkün
iktidar köşeye her sıkıştığında hemen Demokles’in kılıcına başvurdu.
Gerçeklerle çelişen asılsız anektodlarla CHP’nin kurulması ve Cumhuriyetin ilanından
bugüne aydınlanmacı modelle kavga edildi. Hatta çok partili rejimle gelişen
demokratikleşme sürecinden bu yana, uzun soluklu hükümet etmemiş olsa da her
yanlış ve kötülük sola, solculara ve sosyal demokratlara mal edildi. Her
fırsatta tek parti dönemine düşmanlık eden, asla iflah olmaz bu
saltanat-hilafet heveslileri Cumhuriyet tarihinde palazlandıklarını, malum tek
başlı iktidar eliyle sürdürülen hak gaspları ve hak ihlalleriyle unutturmaya
çalıştı. Sürekli mazlumu oynadı...
Bu kaypak ve oynak düzen İnsan hakları Beyannamesi gereği;
‘Herkesin yaşama hakkı ile kişi özgürlüğü ve güvenliğine hakkı vardır.’
iradesini salt genel idare ve yandaşları çıkarına kullandı. Kınadıkları
demokrasinin her getirisini kendilerine hak görüp, evrensel insan haklarına
uyumun neticesi görmeyerek vicdan rahatlattı. Haksız kazanç sağlayanların topu
bin bir bahaneyle sağ partilerin tek parti dönemlerini objektif olarak
süzgeçten geçirmekten kaçındı. Öyle ki asla hırsı sönmeyenler, hızını alamayanlar
ve katiyyen doymayanlar, sistemin ücra hücrelerine, devletin kılcal damarlarına
hain sızıntıyı önemsemedi. Yönetsel tıkanmanın farkına varılmasıyla birlikte
yine kabuk değiştirildi.
Bu kez bukalemunis buharlaşma tutmadı ve hak, hukuk, adalet
gaspıyla hakimiyet sürenlerin halk desteği giderek azaldı. Ancak rota anında
ırk renk, dil din, ulusal dünyasal, yerel genel, cinsiyet tabiiyet, ide mide,
soy köken, zengin yoksul, candaş yandaş farklılıklarına çevrildi. Böylece salt
sistemseverler yararına siyasal rant, safi kar gözetildi. Yani partili
başkanlık makamı göz göre göre; ‘Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım
gözetilmeksizin yasa tarafından eşit korunmaya hakkı vardır. Herkes, bu bildirgeye
aykırı herhangi bir ayrımcılığa ve ayrımcı kışkırtmalara karşı eşit korunma
hakkına sahiptir.’ ilkesini yok saydı. Otokratik rejim, lafta kanunlar
çerçevesinde davrandığını varsayarak eşitlik ilkesini güden güne tırpanladı.
Tarih perdesinde cereyan eden bu antidemokratik tavrın, baş çelişki olarak
kayda geçmesini tınmadı...
Evrensel İnsan Hakları Bildirgesinde tanımlanan; ‘Herkesin
anayasa ya da yasayla tanınmış temel haklarını ihlal eden eylemlere karşı
yetkili ulusal mahkemeler eliyle etkin bir yargı yolundan yararlanma hakkı
vardır.’ hakkı katiyyen muhaliflere tanınmıyor. Politize olmuş bağımsız yargı,
aleni hak hukuk ihlalleriyle ‘Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz, tutuklanamaz
ve sürgün edilemez.’ maddesini zıddına işletiyor. İktidar muhalifleri neredeyse
keyfekeder, iddianamesiz, yargılamasız yıllarca tutuklu yargılanarak bir nevi
önceden cezalandırılıyor.
Son yıllarda siyasi dayatmalarla zihni zorlayan, liyakatsiz
yükselişlerle mevcut zihniyeti bile batıran aymazlık pik noktasına erişti.
Sanki insan haklarını hiç eden kadük
genel yapı, güdük yapılanma ve sağlıksız duruş, gerilemenin ve çöküşün mimarı
sığ disiplin, dip yapma sürecine girdi. O yüzden bozuk sistem ardılları
sorunların çözümü garantisiz, uçuk kaçık yön ve yöntem haritalarıyla despotizmi
netleştiren çizgiye hapsoldu. Ne yazık ki Cumhuriyet döneminde emsali
görülmemiş gözaltı ve tutuklamalarla, kusurlu kurgu devam ettiriliyor. Öyle ki
evrensel insan hakları çerçevesinde; ‘Herkesin, hak ve yükümlülüklerinin
belirlenmesinde ve kendisine herhangi bir suç isnadında bağımsız ve yansız bir
mahkeme tarafından tam bir eşitlikle, hakça ve kamuya açık olarak yargılanmaya
hakkı vardır.’ ilkesi rafta unutuluyor. Ayrıca koşullu şartlı, keskin ve
değişmez sanılan sağcı rüzgâra sırtını yaslamış, mevcut tek parti iktidarına
taparcasına bağlanmış ve sadece bir adama bel bağlamışlar hesap gününün
yaklaştığını unutturuyor. Oysa nedensiz suçlamalar, gerekçesiz kararlar ve boş
savlarla boğuşanlar ile evrensel insan haklarına uymayanlar ve körü körüne AKP
iktidarından yana olanların da hesap vereceği veya aklanacağı günlerin
yakınlaştığı açık...
O yüzden ‘10 Aralık’ daha da önemli. Salt şu maddesi için
bile herkesçe anılmaya ve kutlanmaya değer; ‘Kendisine cezai bir suç yüklenen
herkesin, savunması için gerekli olan tüm güvencelerin tanındığı, kamuya açık
bir yargılanma sonucunda suçluluğu yasaya göre kanıtlanıncaya kadar suçsuz
sayılma hakkı vardır.’ Ancak insan hakları dünyasını tersine çeviren iç güdüler
ve garip bağlantılarla ağır kusurlar örtülüyor. Dikkatlerden kaçan itiraflar ve
iftiralarla muhalifler sindirilmeye çalışılıyor. Aslında tüm atraksiyonlar
yarının siyasal suçlarını teşkil ediyor...
Bugün insan haklarının geleceğini gizli arzularla kasıtlı
mesajlara hapsetmek, resmen kısır atıflarla kamuoyu örgüsünü oyalama
taktiğidir. Yapay övgü ve suni sevgi sarmalında yeni siyaset güncellemektir.
Son kez olsa da iktidar erkini elde tutma gayreti, denizi geçip derede
boğulmaktır. Bu nedenle temel insani hakları ve insancıl değerleri yok eden
ucube modeli kanıksamak veya bu acayip rejime karşı çıkmak suç olmamalı. Diğer
yandan insan haklarını sistematik eşgüdümle tırpanlama modasına uyanların, mostralık
mottolarını boşa çıkarmak ise başlıca görev olmalı...
Gelinen aşama, evrensel boyutta yasal statüye uymadan, iki
Cumhurbaşkanı adayının esir tutulduğu gerçeğidir. Öncelikle onyedi milyon
imzayla adaylaşan İmamoğlu’na reva görülenlere kör bakmak, artan tepkiye kulak
tıkamak resmen yasa tanımazlıktır. Beka bahanesiyle saklanan basiretsizliktir.
Benzeri görülmedik ve duyulmadık bu kişisel hınca ve siyaseten yasadışılığa
isyan yasaldır. Yine birçok parti genel başkanı, onlarca yerel başkanı,
seçilmiş siyasi, masum yönetici, teknokrat ve bürokratı sudan sebep tutuklu
yargılatma, iş insanlarına ve gazetecilere suni suçlar salma, başta insan
haklarına açık saldırıdır. Evrensel Beyannamede yer alan; ‘Hiç kimseye işkence
ya da zalimce, insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele ya da ceza uygulanamaz.’
ilkesine aldırmazlıktır. Yani evveli ve sonrası resmen siyasidir.
Sürekli aldananların, yasa tanımaz biçimde uyguladığı
aldatmacadır…
Kara düzen kutsal emanete ihanette sınır tanımayınca,
durduraksız despotik eğilim siyaset dünyasını kuşatınca, insanlık tarihini
yeniden yazma gereği kendiliğinden türer. Evrim devrim potansiyelli yasal
karşıtlık dozu arttıkça, işbirlikçi iktidarların faşist yöntemlere yeltenişi de
artar. Hatta; ‘Hiç kimse, işlendiği sırada ulusal ya da uluslararası hukuka
göre suç oluşturmayan herhangi bir fiil yapmak ya da yapmamaktan dolayı suçlu
sayılamaz. Kimseye, suçun işlendiği sırada yasalarda öngörülen cezadan daha
ağır bir ceza verilemez.’ maddesi faşizanca örselenir...
Sıralanan sivil darbe kuşatmalarıyla, sistem karşıtlarına
önce cezası baştan kesilmiş suçlar isnat ediliyor. Sonra gözaltı. Peşine asla
yasal olmayan, yasaya uydurulan upuzun tutukluluk süreleri. Hukuk dışı
mesnetsiz iddialar ise oradan buradan perakendeci zihniyetle toparlanıyor. İşte
böylesine yasa tanımaz formda, lafta yasal atmosferde '10 Aralık' insanlığa
nefes aldıran, mücadele azmi aşılayan bir gün...
Ancak büyük sermaye destekli, dünyayı komple kuşatan gerici
komplo düzeneği, yıllar içinde ne kadar düzgün işleyen mekanizma varsa bir bir
bozdu. Hatta işine gelmeyen ne kadar bağımsız devlet varsa yaktı yıktı. Böldü
parçaladı. Türlü siyasi oyun ve tazgahla her türlü siyasi gücü tekeline
geçirdi. Kaypak işbirlikçiler, cılız becerili fırsatçı yandaşlar bozulmayı tepe
noktasına vardırdı. Yani varlık darlık planlayıcısı iktidar ve havarisi,
takındıkları ısrarcı havayla insanlık tarihini gerisingeri işletme saldırganlığını
görev saydı. Hukuki saygısızlığı hiç sorgulamadı. Cumhuriyeti yıkma,
demokrasiyi yok etme hevesini de sorgulatmadı…
Bu heves aslında yığınla derdin tek nedeni ve sonun
başlangıcı. O yüzden; ‘İnsanlık ailesinin bütün üyeleri doğal yapısındaki onuru
ile eşit ve devredilemez haklarını tanımanın dünyada özgürlük, adalet ve
barışın temeli olduğunu’ ve evrensel beyannamede yer aldığını bilecek. Devamla;
‘İnsan haklarını göz ardı etmenin ve hor görmenin, insanlığın vicdanında infial
uyandıran barbarca eylemlere yol açtığını ve insanların korku ve yoksunluktan
kurtulması, konuşma ve inanma özgürlüğüne sahip olacağı bir dünyanın ortaya
çıkmasının sıradan insanların en yüksek özlemi olarak ilan edilmiş bulunduğunu,
insanın zorbalık ve baskıya karşı son çare olarak başkaldırmak zorunda
kalmaması için, insan haklarının hukukun egemenliğiyle korunmasının önemli
olduğunu…’ halklara ve topumsal katmanlara öğretecek...
Bugünden yarına acımasızca zulme uğratılan insanlık; ‘daha
geniş özgürlük içinde toplumsal gelişme ve daha iyi bir yaşam düzeyini
sağlamaya kararlı’ biçimde hak ve özgürlük mücadelesi içinde olmalıdır.
Ezilenler yılmadan, insanlık onuru adına mücadeleyi yükselterek sürdürmelidir.
Haklı ve en doğru mücadele insanlık onurunu çiğnetmeme mücadelesidir. Çünkü
evrensel kazanımlar kutlu direnişlerle gerçekleşir. Aksi halde ileri demokrasi
safsatasıyla insan hakları mücadelesine akla gelmez, vicdana sığmaz kulplar takılır.
Hatta 10 Aralık gününün kutlanması bile zamanla suç kapsamında
değerlendirilebilir...
Onun için onlarca yıldır değersizleştirilen kutlu değerler
uğruna mücadele şart. Bu kutlu günün ve güncenin özü, geleceğe aktarımın son
sözü ise ‘İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde kayıtlı; ‘Herkesin düşünce ve
anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak düşüncelerinden dolayı rahatsız
edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın, bilgi ve düşünceleri her
yoldan araştırmak, elde etmek ve yaymak hakkını gerekli kılar.’ Kıldan ince
kılıçtan keskin hak, hukuk ve adalet yolculuğunun, özgür dünya düşünün tek güvencesi
de budur...
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 10 Aralık 1948 tarihli
ve 217-A sayılı kararıyla benimsenen ve ilan edilen ‘İnsan Hakları Evrensel
Beyannamesi’ 30 madde 34 fıkradan ibaret. Özgür dünyanın geleceği, insanlığın
yarını adına her bir maddesi sonsuza taşınacak ibret. Son maddesi ise tarihsel
gerçek; ‘Bu Bildirgenin hiçbir hükmü, herhangi bir Devlet, grup ya da kişiye,
burada belirtilen hak ve özgürlüklerden herhangi birinin yok edilmesini
amaçlayan herhangi bir etkinlikte ve eylemde bulunma hakkı verecek şekilde
yorumlanamaz.’ Bu temelde
yarınlara aktarılacak yorumsuz dipnot ise; 'İnsan hakları
ihlalleri, ilanihaye insanlığa hakarettir. Hak, hukuk ve adalet mücadelesi ise
asla siyasi değil insani meseledir...'
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.