TAM SAHA PRESS, YIKILMAZ BLOKSS...

17 Nisan 2026 Cuma

ARALIK 2025

 

YENİLMEZ İNSANLARA YENİ YILLAR

 

Bu yıl da eskiye yenilen, lafta yenilenen yıllara, çakma bir yıl eklenecek. Ve yine yenilmez insanlara bu yeni yılda daha çok iş düşecek. Çolpanların çoğu yine Silivri'ye düşecek. Bu baştan sahipli yılbaşılarda El heykelliye kar düşmeyecek. Düşse ne yazar zerre düşmese ne yazar. Yeni yıl temennilerini taş duvarlara kim yazar? Güvenilen dağlara da kar yağarsa yağar...

 

Yeni yılın ilk günü düşen kar gibi zam sepelese de güncelenen pembe düş günleri kapıda. Zor günler kalp akılla gerisingeri yaşam faslına iğreti yama. Yıllar yılı yenilenmeyen yılların günbegün getirisi, küçüklere ve büyüklere azaptan masallar...

 

Eskiye yenilen yıl günler kara, geceler yara. Gündem küçük dünyaları derine gömecek sinsi paylaşım dönemi. İşbirlikçi tek parti rejiminden aralıksız kontra atak. Sürekli masum ve mahrum edebiyatı ile sürdürülen düşmanlık. Ucuz politika ürünü ne varsa halka arz. Yeni günlere has eski tehdit. Her güne yeni çark, eski çarpık düzen. Suni ilgi bilgi kuşağı, ters sarmal. Yaklaşan yeni faşist darbelere VIP görünümlü dip noktası. Hayasız hengâme...

 

Eskiye yenilen yıllarda, yenilmez insanlara her yılbaşı otomatikman ottomanik tezgâh. Gaflet ve sefalete yeşil ışık yakan, piyon ispiyon saltanatı. Kutsalı itibarsızlaştırma paralelinde malum muallak durumlara estek köstek. Kafadan dağılmaya yerli milli alkaponcu destek. Gönüllere ferman heyecana, düzinelerce kor ataş. Dört bir taraf zifiri karanlık, derin kayıtsızlık. Durgun asabiyet, yüksek menfaat. Pusu tam isabet…

 

Eskiye yenilen yıllara çakma bir yılbaşı daha ulanacak. Yıllar yılı yenilenmeyen yıllara son dakika kutlamaları artılanacak. Kutlu yolu karartan bir yıl daha komple salgın ve kofti saldırıların uluorta salındığı dip noktasına erişecek. Bu yıl ya herşey sellenecek ya da mevcudun iktidar süresi uzatılacak. Bu yolda her yol mubah organizeler ısrarla denenecek. O yüzden faşizan hiyerarşiyi hezeyanla kuranlar, silik insanlar ve uslanmaz amigolar tek merkezli tatbikatlara girişecek...

 

İşte yeniyıl bunların topuyla boğuşmaktan asla yılmayacakların yılı olsun. Bu yeni yıl mücadeleden asla kaçmayanların, varoluşçuluğun keşfine yönelik özgürlükçü duruştan ödün vermeyeceği, mitolojik teolojik havayla kozmosun sınırlarını zorlayanları engelleyeceği, aşırı zafiyet ve softa mahiyetin kuracağı barikatları yıkacağı yıl olsun...

 

Bu yeni yıl yazı, yazgı, tinsel ve dinsel manada, mantık dışı tüm tanrısal yükselişlerin eleneceği, arsızca pik ve dip yapan marjınallerin yaşamdan silineceği yıl olsun. Bu yeni yıl sefahatları uğruna sürekli oligarşiyi, oligarşik tiranlığı, neofaşizmi dayatanlara gününün gösterileceği, özgürlük için savaşanların kazanacağı bir yıl olsun...

 

Eskiyen yıllara bir çakma yılbaşı daha ekleyenlere inat El heykelliye kar düşse de düşmese de ne yazar. Yazarın en son dileğini, eskiye yenilmeyenler denizlere yazar. Yenilenen yıl yenilmez insanların yılı olsun...

 

DÜNYA; "10 ARALIK İNSAN HAKLARI GÜNÜ..."

İnsanlık tarihi boyunca sürdürülmüş ve hala sürdürülen en doğru mücadele, ‘hak ve özgürlük’ mücadelesidir. Bu uğurda elde edilen kazanımlar ise insanlık için en önemli ve en değerli kazanımlardır. Kaybedilen canlar ise ölümsüz kahramanlardır. Hak hukuk ve adalet yolunda, insanlık onuru için savaşanlara, sonsuzluğu arayanlara ve karanlığı aralayanlara selam ve saygıyla...

Yakın yüzyılda, insanlık onurunu zedeleyen faşizm odaklı sistemler yüzünden çıkan çatışmaların ve büyük paylaşım savaşlarının insanlığa ödettiği fatura çok ağırdır. Özellikle temel hak kayıpları hala yürekleri paralayan parabol. Diğer yandan İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan panorama, dünyada paradoksal ayrışmayı egemenleştirdi. Devletler otomatikman iki kutuptan birine taraf olmak veya olmamakla yüzleşti. Bağımsız bağlantısızlar üçüncü bir yolu seçti. Soğuk savaş devam ederken, kemikleşen kamplaşmaları yumuşatmak için BM kuruldu.

BM’in, 10 Aralık 1948 tarihli Genel Kurulu'nda insan haklarının uluslararası düzeyde korunmasına yönelik, ‘İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ kabul edildi. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, 6 Nisan 1949 tarih ve 9119 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’nın, 27 Mayıs 1949 tarih ve 7217 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanmasıyla cemiyetin kurucu üyesi Türkiye’nin de gündemine girdi. Böylece Türkiye; ‘Üye devletlerin, Birleşmiş Milletlerle iş birliği içinde, insan haklarının ve temel özgürlüklerin evrensel olarak saygı görmesi ve gözetilmesini sağlamayı taahhüt etti’. Ve ‘10 Aralık’ tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ‘İnsan Hakları Günü’ olarak kutlanmaya başlandı…

Ancak yıllar içinde egemen sermaye, geçmişin büyük savaşlarından dersini aldığından, bölgesel savaşları kızıştıran, geleneksel değerleri yozlaştıran, temel insan haklarını budayan kurgu sistemlerle, kukla devletlerle yol aldı. Tek dünya düzenine geçişle birlikte paralı gurkalar sahaya indirildi. Ve siyasal despotizm, tek kutuplu dünyanın geleceğine taşıdı. Bitmeyen amansız kapışmalar, demokratik kesintiler ve ihanetçi kalkışmaların gölgesinde yerel ve genel siyaset dizayn edildi. Siyaset çokuluslu sermaye ve egemen güçlerle yolu kesişen koordinatlara ayarlandı. Bilindik evrensel balans bozuldu. Bilim ve ideoloji düşmanı işbirlikçiler, büyük sermayenin güdümünde insan kıyımına dönüşen tipik siyasal organizasyonları hayata geçirdi. Böylece on yıllarca aynı teslimiyetçi resme ve aynı durum tespitine hizmet edenler güçlendi. İktidar oligarşisi gittikçe artan hak ihlalleriyle bütünleşti. Ancak tüm siyasal ve sosyal enstrümanlar kullanılmış olsa da algı operasyonlarıyla iktidar erki azıtsa da sistem tıkandı. Yani yakın geçmişin siyaset tekeli, resmen insan hakları öğüten değirmenler gibi sert rüzgardan ve akan sulardan beslendi. Çarpık sistem tatlı su siyasetçilerinin inisiyatifinde insafsızca işletildi. Hatta ‘Birleşmiş Milletler Cemiyeti’ kurulduğundan beri en yaman bağımlısı olan bir ülkenin, göbekten dışa bağlı iktidarları genç yaşlı, hasta muhtaç demeden tüm karşıtlarına ‘İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ ile çelişen bir dünya yaşattı...

Bu halden bilmez iktidar erki,  insan haklarını özetleyen evrensel beyannameyi ‘daima göz önünde bulundurması gerekli' iken bulundurmadı. Asla 'Hak ve özgürlüklere saygının yerleşmesini' amaçlamadı. Artı 'Eğitim ve öğretim yoluyla hem üye Devletlerin halklarında hem de egemenlikleri altındaki halklarda, hak ve özgürlüklerin evrensel ve etkin olarak tanınmasını ve gözetilmesini' amaçlamadı. Dünyalı olmanın gereği; 'Ulusal ve uluslararası tedrici önlemler alarak çaba göstermeli' iken göstermedi…

Gerçekler gözlerden kaçırılarak evrensel idealler ve ideolojilerin tersine yıllarca yasal kaideye uydurulmaya çalışılan keşmekeş düzenine geçildi. Devlet bünyesine dinsel yaftalı kontrolsüz güç yığması, mutasyona uğramış kontrollü kadro yığılması için ampirik yöntemler geliştirildi. Bu yasal zemini muvazaalı yoğunlaşma ve zehirli yağma neticede halklara yokluk getirdi. Yoksulluk topluma sirayet ettikçe iktidar, devleşen sesi kısmak adına bireysel ve toplumsal temel hak ve özgürlüklerin gerekçesiz işgaline girişti. Devletin olmazsa olmaz değerlerini, temel insan haklarını hiçe sayan istilacı bir atmosfer yarattı.

Yapay atmosfer sorgulamasız teslimiyet dayattı. Baskı altında bocalayan insanlara insafsızca, ileri düzeyde biat yakıştırıldı. Mevcut dinsel motifli siyasete, malum piramitsel hiyerarşiye ve paralel kontur kuvvetlere metazori saygı ve üstün hizmet haktan sayıldı. Büyük yıkımın adı ise ileri demokrasi olarak lanse edildi.

Yeni devlet kurgusu adına desise ve dalevere yüklü bir referandumla tek başlı rejime geçildi. Kusurlu rejim tek kalemde hibrit rejim taklidine evrildi. Ayrıca yasal dayanaksız hamlelerle, 'sen yap geç yasası sonradan gelir' hukuk tanımazlığına zirve yaptırıldı. Ayrımcılığı güncellemek adına; ‘bağımsız, vesayet altında ya da kendi kendini yönetemeyen ya da egemenliği başka yollardan sınırlanmış bir ülke olsun ya da olmasın, bir kişinin uyruğu olduğu ülke ya da memleketin siyasal, hukuksal ya da uluslararası statüsüne dayanarak hiçbir ayrım yapılamaz.’ evrensel bildirge maddesi alenen çiğnendi...

Radikal yol ayrımı yaşanmadan çok önce, zamanında temel hak ve özgürlüklerin kabulü ve geliştirilmesi açısından tüm dünya uyurken, beğenilmeyen Cumhuriyet demokratikleşme öncüsüydü. Rejim değişince demokrasiyi öğütme ve anti demokratik uygulamalar öcüsü oldu. Haliyle faşizan baskılara direnmek ihanet, her türlü demokratik talep çıkışı densizlik sayıldı. Düşkün iktidar köşeye her sıkıştığında hemen Demokles’in kılıcına başvurdu. Gerçeklerle çelişen asılsız anektodlarla CHP’nin kurulması ve Cumhuriyetin ilanından bugüne aydınlanmacı modelle kavga edildi. Hatta çok partili rejimle gelişen demokratikleşme sürecinden bu yana, uzun soluklu hükümet etmemiş olsa da her yanlış ve kötülük sola, solculara ve sosyal demokratlara mal edildi. Her fırsatta tek parti dönemine düşmanlık eden, asla iflah olmaz bu saltanat-hilafet heveslileri Cumhuriyet tarihinde palazlandıklarını, malum tek başlı iktidar eliyle sürdürülen hak gaspları ve hak ihlalleriyle unutturmaya çalıştı. Sürekli mazlumu oynadı...

Bu kaypak ve oynak düzen İnsan hakları Beyannamesi gereği; ‘Herkesin yaşama hakkı ile kişi özgürlüğü ve güvenliğine hakkı vardır.’ iradesini salt genel idare ve yandaşları çıkarına kullandı. Kınadıkları demokrasinin her getirisini kendilerine hak görüp, evrensel insan haklarına uyumun neticesi görmeyerek vicdan rahatlattı. Haksız kazanç sağlayanların topu bin bir bahaneyle sağ partilerin tek parti dönemlerini objektif olarak süzgeçten geçirmekten kaçındı. Öyle ki asla hırsı sönmeyenler, hızını alamayanlar ve katiyyen doymayanlar, sistemin ücra hücrelerine, devletin kılcal damarlarına hain sızıntıyı önemsemedi. Yönetsel tıkanmanın farkına varılmasıyla birlikte yine kabuk değiştirildi.

Bu kez bukalemunis buharlaşma tutmadı ve hak, hukuk, adalet gaspıyla hakimiyet sürenlerin halk desteği giderek azaldı. Ancak rota anında ırk renk, dil din, ulusal dünyasal, yerel genel, cinsiyet tabiiyet, ide mide, soy köken, zengin yoksul, candaş yandaş farklılıklarına çevrildi. Böylece salt sistemseverler yararına siyasal rant, safi kar gözetildi. Yani partili başkanlık makamı göz göre göre; ‘Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım gözetilmeksizin yasa tarafından eşit korunmaya hakkı vardır. Herkes, bu bildirgeye aykırı herhangi bir ayrımcılığa ve ayrımcı kışkırtmalara karşı eşit korunma hakkına sahiptir.’ ilkesini yok saydı. Otokratik rejim, lafta kanunlar çerçevesinde davrandığını varsayarak eşitlik ilkesini güden güne tırpanladı. Tarih perdesinde cereyan eden bu antidemokratik tavrın, baş çelişki olarak kayda geçmesini tınmadı...

Evrensel İnsan Hakları Bildirgesinde tanımlanan; ‘Herkesin anayasa ya da yasayla tanınmış temel haklarını ihlal eden eylemlere karşı yetkili ulusal mahkemeler eliyle etkin bir yargı yolundan yararlanma hakkı vardır.’ hakkı katiyyen muhaliflere tanınmıyor. Politize olmuş bağımsız yargı, aleni hak hukuk ihlalleriyle ‘Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz, tutuklanamaz ve sürgün edilemez.’ maddesini zıddına işletiyor. İktidar muhalifleri neredeyse keyfekeder, iddianamesiz, yargılamasız yıllarca tutuklu yargılanarak bir nevi önceden cezalandırılıyor.

Son yıllarda siyasi dayatmalarla zihni zorlayan, liyakatsiz yükselişlerle mevcut zihniyeti bile batıran aymazlık pik noktasına erişti. Sanki insan haklarını hiç eden  kadük genel yapı, güdük yapılanma ve sağlıksız duruş, gerilemenin ve çöküşün mimarı sığ disiplin, dip yapma sürecine girdi. O yüzden bozuk sistem ardılları sorunların çözümü garantisiz, uçuk kaçık yön ve yöntem haritalarıyla despotizmi netleştiren çizgiye hapsoldu. Ne yazık ki Cumhuriyet döneminde emsali görülmemiş gözaltı ve tutuklamalarla, kusurlu kurgu devam ettiriliyor. Öyle ki evrensel insan hakları çerçevesinde; ‘Herkesin, hak ve yükümlülüklerinin belirlenmesinde ve kendisine herhangi bir suç isnadında bağımsız ve yansız bir mahkeme tarafından tam bir eşitlikle, hakça ve kamuya açık olarak yargılanmaya hakkı vardır.’ ilkesi rafta unutuluyor. Ayrıca koşullu şartlı, keskin ve değişmez sanılan sağcı rüzgâra sırtını yaslamış, mevcut tek parti iktidarına taparcasına bağlanmış ve sadece bir adama bel bağlamışlar hesap gününün yaklaştığını unutturuyor. Oysa nedensiz suçlamalar, gerekçesiz kararlar ve boş savlarla boğuşanlar ile evrensel insan haklarına uymayanlar ve körü körüne AKP iktidarından yana olanların da hesap vereceği veya aklanacağı günlerin yakınlaştığı açık...

O yüzden ‘10 Aralık’ daha da önemli. Salt şu maddesi için bile herkesçe anılmaya ve kutlanmaya değer; ‘Kendisine cezai bir suç yüklenen herkesin, savunması için gerekli olan tüm güvencelerin tanındığı, kamuya açık bir yargılanma sonucunda suçluluğu yasaya göre kanıtlanıncaya kadar suçsuz sayılma hakkı vardır.’ Ancak insan hakları dünyasını tersine çeviren iç güdüler ve garip bağlantılarla ağır kusurlar örtülüyor. Dikkatlerden kaçan itiraflar ve iftiralarla muhalifler sindirilmeye çalışılıyor. Aslında tüm atraksiyonlar yarının siyasal suçlarını teşkil ediyor...

Bugün insan haklarının geleceğini gizli arzularla kasıtlı mesajlara hapsetmek, resmen kısır atıflarla kamuoyu örgüsünü oyalama taktiğidir. Yapay övgü ve suni sevgi sarmalında yeni siyaset güncellemektir. Son kez olsa da iktidar erkini elde tutma gayreti, denizi geçip derede boğulmaktır. Bu nedenle temel insani hakları ve insancıl değerleri yok eden ucube modeli kanıksamak veya bu acayip rejime karşı çıkmak suç olmamalı. Diğer yandan insan haklarını sistematik eşgüdümle tırpanlama modasına uyanların, mostralık mottolarını boşa çıkarmak ise başlıca görev olmalı...

Gelinen aşama, evrensel boyutta yasal statüye uymadan, iki Cumhurbaşkanı adayının esir tutulduğu gerçeğidir. Öncelikle onyedi milyon imzayla adaylaşan İmamoğlu’na reva görülenlere kör bakmak, artan tepkiye kulak tıkamak resmen yasa tanımazlıktır. Beka bahanesiyle saklanan basiretsizliktir. Benzeri görülmedik ve duyulmadık bu kişisel hınca ve siyaseten yasadışılığa isyan yasaldır. Yine birçok parti genel başkanı, onlarca yerel başkanı, seçilmiş siyasi, masum yönetici, teknokrat ve bürokratı sudan sebep tutuklu yargılatma, iş insanlarına ve gazetecilere suni suçlar salma, başta insan haklarına açık saldırıdır. Evrensel Beyannamede yer alan; ‘Hiç kimseye işkence ya da zalimce, insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele ya da ceza uygulanamaz.’ ilkesine aldırmazlıktır. Yani evveli ve sonrası resmen siyasidir.

Sürekli aldananların, yasa tanımaz biçimde uyguladığı aldatmacadır…

Kara düzen kutsal emanete ihanette sınır tanımayınca, durduraksız despotik eğilim siyaset dünyasını kuşatınca, insanlık tarihini yeniden yazma gereği kendiliğinden türer. Evrim devrim potansiyelli yasal karşıtlık dozu arttıkça, işbirlikçi iktidarların faşist yöntemlere yeltenişi de artar. Hatta; ‘Hiç kimse, işlendiği sırada ulusal ya da uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan herhangi bir fiil yapmak ya da yapmamaktan dolayı suçlu sayılamaz. Kimseye, suçun işlendiği sırada yasalarda öngörülen cezadan daha ağır bir ceza verilemez.’ maddesi faşizanca örselenir...

Sıralanan sivil darbe kuşatmalarıyla, sistem karşıtlarına önce cezası baştan kesilmiş suçlar isnat ediliyor. Sonra gözaltı. Peşine asla yasal olmayan, yasaya uydurulan upuzun tutukluluk süreleri. Hukuk dışı mesnetsiz iddialar ise oradan buradan perakendeci zihniyetle toparlanıyor. İşte böylesine yasa tanımaz formda, lafta yasal atmosferde '10 Aralık' insanlığa nefes aldıran, mücadele azmi aşılayan bir gün...

Ancak büyük sermaye destekli, dünyayı komple kuşatan gerici komplo düzeneği, yıllar içinde ne kadar düzgün işleyen mekanizma varsa bir bir bozdu. Hatta işine gelmeyen ne kadar bağımsız devlet varsa yaktı yıktı. Böldü parçaladı. Türlü siyasi oyun ve tazgahla her türlü siyasi gücü tekeline geçirdi. Kaypak işbirlikçiler, cılız becerili fırsatçı yandaşlar bozulmayı tepe noktasına vardırdı. Yani varlık darlık planlayıcısı iktidar ve havarisi, takındıkları ısrarcı havayla insanlık tarihini gerisingeri işletme saldırganlığını görev saydı. Hukuki saygısızlığı hiç sorgulamadı. Cumhuriyeti yıkma, demokrasiyi yok etme hevesini de sorgulatmadı…

Bu heves aslında yığınla derdin tek nedeni ve sonun başlangıcı. O yüzden; ‘İnsanlık ailesinin bütün üyeleri doğal yapısındaki onuru ile eşit ve devredilemez haklarını tanımanın dünyada özgürlük, adalet ve barışın temeli olduğunu’ ve evrensel beyannamede yer aldığını bilecek. Devamla; ‘İnsan haklarını göz ardı etmenin ve hor görmenin, insanlığın vicdanında infial uyandıran barbarca eylemlere yol açtığını ve insanların korku ve yoksunluktan kurtulması, konuşma ve inanma özgürlüğüne sahip olacağı bir dünyanın ortaya çıkmasının sıradan insanların en yüksek özlemi olarak ilan edilmiş bulunduğunu, insanın zorbalık ve baskıya karşı son çare olarak başkaldırmak zorunda kalmaması için, insan haklarının hukukun egemenliğiyle korunmasının önemli olduğunu…’ halklara ve topumsal katmanlara öğretecek...

Bugünden yarına acımasızca zulme uğratılan insanlık; ‘daha geniş özgürlük içinde toplumsal gelişme ve daha iyi bir yaşam düzeyini sağlamaya kararlı’ biçimde hak ve özgürlük mücadelesi içinde olmalıdır. Ezilenler yılmadan, insanlık onuru adına mücadeleyi yükselterek sürdürmelidir. Haklı ve en doğru mücadele insanlık onurunu çiğnetmeme mücadelesidir. Çünkü evrensel kazanımlar kutlu direnişlerle gerçekleşir. Aksi halde ileri demokrasi safsatasıyla insan hakları mücadelesine akla gelmez, vicdana sığmaz kulplar takılır. Hatta 10 Aralık gününün kutlanması bile zamanla suç kapsamında değerlendirilebilir...

Onun için onlarca yıldır değersizleştirilen kutlu değerler uğruna mücadele şart. Bu kutlu günün ve güncenin özü, geleceğe aktarımın son sözü ise ‘İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde kayıtlı; ‘Herkesin düşünce ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak düşüncelerinden dolayı rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın, bilgi ve düşünceleri her yoldan araştırmak, elde etmek ve yaymak hakkını gerekli kılar.’ Kıldan ince kılıçtan keskin hak, hukuk ve adalet yolculuğunun, özgür dünya düşünün tek güvencesi de budur...

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 10 Aralık 1948 tarihli ve 217-A sayılı kararıyla benimsenen ve ilan edilen ‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ 30 madde 34 fıkradan ibaret. Özgür dünyanın geleceği, insanlığın yarını adına her bir maddesi sonsuza taşınacak ibret. Son maddesi ise tarihsel gerçek; ‘Bu Bildirgenin hiçbir hükmü, herhangi bir Devlet, grup ya da kişiye, burada belirtilen hak ve özgürlüklerden herhangi birinin yok edilmesini amaçlayan herhangi bir etkinlikte ve eylemde bulunma hakkı verecek şekilde yorumlanamaz.’ Bu temelde

yarınlara aktarılacak yorumsuz dipnot ise; 'İnsan hakları ihlalleri, ilanihaye insanlığa hakarettir. Hak, hukuk ve adalet mücadelesi ise asla siyasi değil insani meseledir...'10 ARALIK İNSAN HAKLARI GÜNÜ

İnsanlık tarihi boyunca sürdürülmüş ve hala sürdürülen en doğru mücadele, ‘hak ve özgürlük’ mücadelesidir. Bu uğurda elde edilen kazanımlar ise insanlık için en önemli ve en değerli kazanımlardır. Kaybedilen canlar ise ölümsüz kahramanlardır. Hak hukuk ve adalet yolunda, insanlık onuru için savaşanlara, sonsuzluğu arayanlara ve karanlığı aralayanlara selam ve saygıyla...

Yakın yüzyılda, insanlık onurunu zedeleyen faşizm odaklı sistemler yüzünden çıkan çatışmaların ve büyük paylaşım savaşlarının insanlığa ödettiği fatura çok ağırdır. Özellikle temel hak kayıpları hala yürekleri paralayan parabol. Diğer yandan İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan panorama, dünyada paradoksal ayrışmayı egemenleştirdi. Devletler otomatikman iki kutuptan birine taraf olmak veya olmamakla yüzleşti. Bağımsız bağlantısızlar üçüncü bir yolu seçti. Soğuk savaş devam ederken, kemikleşen kamplaşmaları yumuşatmak için BM kuruldu.

BM’in, 10 Aralık 1948 tarihli Genel Kurulu'nda insan haklarının uluslararası düzeyde korunmasına yönelik, ‘İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ kabul edildi. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, 6 Nisan 1949 tarih ve 9119 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’nın, 27 Mayıs 1949 tarih ve 7217 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanmasıyla cemiyetin kurucu üyesi Türkiye’nin de gündemine girdi. Böylece Türkiye; ‘Üye devletlerin, Birleşmiş Milletlerle iş birliği içinde, insan haklarının ve temel özgürlüklerin evrensel olarak saygı görmesi ve gözetilmesini sağlamayı taahhüt etti’. Ve ‘10 Aralık’ tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ‘İnsan Hakları Günü’ olarak kutlanmaya başlandı…

Ancak yıllar içinde egemen sermaye, geçmişin büyük savaşlarından dersini aldığından, bölgesel savaşları kızıştıran, geleneksel değerleri yozlaştıran, temel insan haklarını budayan kurgu sistemlerle, kukla devletlerle yol aldı. Tek dünya düzenine geçişle birlikte paralı gurkalar sahaya indirildi. Ve siyasal despotizm, tek kutuplu dünyanın geleceğine taşıdı. Bitmeyen amansız kapışmalar, demokratik kesintiler ve ihanetçi kalkışmaların gölgesinde yerel ve genel siyaset dizayn edildi. Siyaset çokuluslu sermaye ve egemen güçlerle yolu kesişen koordinatlara ayarlandı. Bilindik evrensel balans bozuldu. Bilim ve ideoloji düşmanı işbirlikçiler, büyük sermayenin güdümünde insan kıyımına dönüşen tipik siyasal organizasyonları hayata geçirdi. Böylece on yıllarca aynı teslimiyetçi resme ve aynı durum tespitine hizmet edenler güçlendi. İktidar oligarşisi gittikçe artan hak ihlalleriyle bütünleşti. Ancak tüm siyasal ve sosyal enstrümanlar kullanılmış olsa da algı operasyonlarıyla iktidar erki azıtsa da sistem tıkandı. Yani yakın geçmişin siyaset tekeli, resmen insan hakları öğüten değirmenler gibi sert rüzgardan ve akan sulardan beslendi. Çarpık sistem tatlı su siyasetçilerinin inisiyatifinde insafsızca işletildi. Hatta ‘Birleşmiş Milletler Cemiyeti’ kurulduğundan beri en yaman bağımlısı olan bir ülkenin, göbekten dışa bağlı iktidarları genç yaşlı, hasta muhtaç demeden tüm karşıtlarına ‘İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ ile çelişen bir dünya yaşattı...

Bu halden bilmez iktidar erki,  insan haklarını özetleyen evrensel beyannameyi ‘daima göz önünde bulundurması gerekli' iken bulundurmadı. Asla 'Hak ve özgürlüklere saygının yerleşmesini' amaçlamadı. Artı 'Eğitim ve öğretim yoluyla hem üye Devletlerin halklarında hem de egemenlikleri altındaki halklarda, hak ve özgürlüklerin evrensel ve etkin olarak tanınmasını ve gözetilmesini' amaçlamadı. Dünyalı olmanın gereği; 'Ulusal ve uluslararası tedrici önlemler alarak çaba göstermeli' iken göstermedi…

Gerçekler gözlerden kaçırılarak evrensel idealler ve ideolojilerin tersine yıllarca yasal kaideye uydurulmaya çalışılan keşmekeş düzenine geçildi. Devlet bünyesine dinsel yaftalı kontrolsüz güç yığması, mutasyona uğramış kontrollü kadro yığılması için ampirik yöntemler geliştirildi. Bu yasal zemini muvazaalı yoğunlaşma ve zehirli yağma neticede halklara yokluk getirdi. Yoksulluk topluma sirayet ettikçe iktidar, devleşen sesi kısmak adına bireysel ve toplumsal temel hak ve özgürlüklerin gerekçesiz işgaline girişti. Devletin olmazsa olmaz değerlerini, temel insan haklarını hiçe sayan istilacı bir atmosfer yarattı.

Yapay atmosfer sorgulamasız teslimiyet dayattı. Baskı altında bocalayan insanlara insafsızca, ileri düzeyde biat yakıştırıldı. Mevcut dinsel motifli siyasete, malum piramitsel hiyerarşiye ve paralel kontur kuvvetlere metazori saygı ve üstün hizmet haktan sayıldı. Büyük yıkımın adı ise ileri demokrasi olarak lanse edildi.

Yeni devlet kurgusu adına desise ve dalevere yüklü bir referandumla tek başlı rejime geçildi. Kusurlu rejim tek kalemde hibrit rejim taklidine evrildi. Ayrıca yasal dayanaksız hamlelerle, 'sen yap geç yasası sonradan gelir' hukuk tanımazlığına zirve yaptırıldı. Ayrımcılığı güncellemek adına; ‘bağımsız, vesayet altında ya da kendi kendini yönetemeyen ya da egemenliği başka yollardan sınırlanmış bir ülke olsun ya da olmasın, bir kişinin uyruğu olduğu ülke ya da memleketin siyasal, hukuksal ya da uluslararası statüsüne dayanarak hiçbir ayrım yapılamaz.’ evrensel bildirge maddesi alenen çiğnendi...

Radikal yol ayrımı yaşanmadan çok önce, zamanında temel hak ve özgürlüklerin kabulü ve geliştirilmesi açısından tüm dünya uyurken, beğenilmeyen Cumhuriyet demokratikleşme öncüsüydü. Rejim değişince demokrasiyi öğütme ve anti demokratik uygulamalar öcüsü oldu. Haliyle faşizan baskılara direnmek ihanet, her türlü demokratik talep çıkışı densizlik sayıldı. Düşkün iktidar köşeye her sıkıştığında hemen Demokles’in kılıcına başvurdu. Gerçeklerle çelişen asılsız anektodlarla CHP’nin kurulması ve Cumhuriyetin ilanından bugüne aydınlanmacı modelle kavga edildi. Hatta çok partili rejimle gelişen demokratikleşme sürecinden bu yana, uzun soluklu hükümet etmemiş olsa da her yanlış ve kötülük sola, solculara ve sosyal demokratlara mal edildi. Her fırsatta tek parti dönemine düşmanlık eden, asla iflah olmaz bu saltanat-hilafet heveslileri Cumhuriyet tarihinde palazlandıklarını, malum tek başlı iktidar eliyle sürdürülen hak gaspları ve hak ihlalleriyle unutturmaya çalıştı. Sürekli mazlumu oynadı...

Bu kaypak ve oynak düzen İnsan hakları Beyannamesi gereği; ‘Herkesin yaşama hakkı ile kişi özgürlüğü ve güvenliğine hakkı vardır.’ iradesini salt genel idare ve yandaşları çıkarına kullandı. Kınadıkları demokrasinin her getirisini kendilerine hak görüp, evrensel insan haklarına uyumun neticesi görmeyerek vicdan rahatlattı. Haksız kazanç sağlayanların topu bin bir bahaneyle sağ partilerin tek parti dönemlerini objektif olarak süzgeçten geçirmekten kaçındı. Öyle ki asla hırsı sönmeyenler, hızını alamayanlar ve katiyyen doymayanlar, sistemin ücra hücrelerine, devletin kılcal damarlarına hain sızıntıyı önemsemedi. Yönetsel tıkanmanın farkına varılmasıyla birlikte yine kabuk değiştirildi.

Bu kez bukalemunis buharlaşma tutmadı ve hak, hukuk, adalet gaspıyla hakimiyet sürenlerin halk desteği giderek azaldı. Ancak rota anında ırk renk, dil din, ulusal dünyasal, yerel genel, cinsiyet tabiiyet, ide mide, soy köken, zengin yoksul, candaş yandaş farklılıklarına çevrildi. Böylece salt sistemseverler yararına siyasal rant, safi kar gözetildi. Yani partili başkanlık makamı göz göre göre; ‘Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım gözetilmeksizin yasa tarafından eşit korunmaya hakkı vardır. Herkes, bu bildirgeye aykırı herhangi bir ayrımcılığa ve ayrımcı kışkırtmalara karşı eşit korunma hakkına sahiptir.’ ilkesini yok saydı. Otokratik rejim, lafta kanunlar çerçevesinde davrandığını varsayarak eşitlik ilkesini güden güne tırpanladı. Tarih perdesinde cereyan eden bu antidemokratik tavrın, baş çelişki olarak kayda geçmesini tınmadı...

Evrensel İnsan Hakları Bildirgesinde tanımlanan; ‘Herkesin anayasa ya da yasayla tanınmış temel haklarını ihlal eden eylemlere karşı yetkili ulusal mahkemeler eliyle etkin bir yargı yolundan yararlanma hakkı vardır.’ hakkı katiyyen muhaliflere tanınmıyor. Politize olmuş bağımsız yargı, aleni hak hukuk ihlalleriyle ‘Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz, tutuklanamaz ve sürgün edilemez.’ maddesini zıddına işletiyor. İktidar muhalifleri neredeyse keyfekeder, iddianamesiz, yargılamasız yıllarca tutuklu yargılanarak bir nevi önceden cezalandırılıyor.

Son yıllarda siyasi dayatmalarla zihni zorlayan, liyakatsiz yükselişlerle mevcut zihniyeti bile batıran aymazlık pik noktasına erişti. Sanki insan haklarını hiç eden  kadük genel yapı, güdük yapılanma ve sağlıksız duruş, gerilemenin ve çöküşün mimarı sığ disiplin, dip yapma sürecine girdi. O yüzden bozuk sistem ardılları sorunların çözümü garantisiz, uçuk kaçık yön ve yöntem haritalarıyla despotizmi netleştiren çizgiye hapsoldu. Ne yazık ki Cumhuriyet döneminde emsali görülmemiş gözaltı ve tutuklamalarla, kusurlu kurgu devam ettiriliyor. Öyle ki evrensel insan hakları çerçevesinde; ‘Herkesin, hak ve yükümlülüklerinin belirlenmesinde ve kendisine herhangi bir suç isnadında bağımsız ve yansız bir mahkeme tarafından tam bir eşitlikle, hakça ve kamuya açık olarak yargılanmaya hakkı vardır.’ ilkesi rafta unutuluyor. Ayrıca koşullu şartlı, keskin ve değişmez sanılan sağcı rüzgâra sırtını yaslamış, mevcut tek parti iktidarına taparcasına bağlanmış ve sadece bir adama bel bağlamışlar hesap gününün yaklaştığını unutturuyor. Oysa nedensiz suçlamalar, gerekçesiz kararlar ve boş savlarla boğuşanlar ile evrensel insan haklarına uymayanlar ve körü körüne AKP iktidarından yana olanların da hesap vereceği veya aklanacağı günlerin yakınlaştığı açık...

O yüzden ‘10 Aralık’ daha da önemli. Salt şu maddesi için bile herkesçe anılmaya ve kutlanmaya değer; ‘Kendisine cezai bir suç yüklenen herkesin, savunması için gerekli olan tüm güvencelerin tanındığı, kamuya açık bir yargılanma sonucunda suçluluğu yasaya göre kanıtlanıncaya kadar suçsuz sayılma hakkı vardır.’ Ancak insan hakları dünyasını tersine çeviren iç güdüler ve garip bağlantılarla ağır kusurlar örtülüyor. Dikkatlerden kaçan itiraflar ve iftiralarla muhalifler sindirilmeye çalışılıyor. Aslında tüm atraksiyonlar yarının siyasal suçlarını teşkil ediyor...

Bugün insan haklarının geleceğini gizli arzularla kasıtlı mesajlara hapsetmek, resmen kısır atıflarla kamuoyu örgüsünü oyalama taktiğidir. Yapay övgü ve suni sevgi sarmalında yeni siyaset güncellemektir. Son kez olsa da iktidar erkini elde tutma gayreti, denizi geçip derede boğulmaktır. Bu nedenle temel insani hakları ve insancıl değerleri yok eden ucube modeli kanıksamak veya bu acayip rejime karşı çıkmak suç olmamalı. Diğer yandan insan haklarını sistematik eşgüdümle tırpanlama modasına uyanların, mostralık mottolarını boşa çıkarmak ise başlıca görev olmalı...

Gelinen aşama, evrensel boyutta yasal statüye uymadan, iki Cumhurbaşkanı adayının esir tutulduğu gerçeğidir. Öncelikle onyedi milyon imzayla adaylaşan İmamoğlu’na reva görülenlere kör bakmak, artan tepkiye kulak tıkamak resmen yasa tanımazlıktır. Beka bahanesiyle saklanan basiretsizliktir. Benzeri görülmedik ve duyulmadık bu kişisel hınca ve siyaseten yasadışılığa isyan yasaldır. Yine birçok parti genel başkanı, onlarca yerel başkanı, seçilmiş siyasi, masum yönetici, teknokrat ve bürokratı sudan sebep tutuklu yargılatma, iş insanlarına ve gazetecilere suni suçlar salma, başta insan haklarına açık saldırıdır. Evrensel Beyannamede yer alan; ‘Hiç kimseye işkence ya da zalimce, insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele ya da ceza uygulanamaz.’ ilkesine aldırmazlıktır. Yani evveli ve sonrası resmen siyasidir.

Sürekli aldananların, yasa tanımaz biçimde uyguladığı aldatmacadır…

Kara düzen kutsal emanete ihanette sınır tanımayınca, durduraksız despotik eğilim siyaset dünyasını kuşatınca, insanlık tarihini yeniden yazma gereği kendiliğinden türer. Evrim devrim potansiyelli yasal karşıtlık dozu arttıkça, işbirlikçi iktidarların faşist yöntemlere yeltenişi de artar. Hatta; ‘Hiç kimse, işlendiği sırada ulusal ya da uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan herhangi bir fiil yapmak ya da yapmamaktan dolayı suçlu sayılamaz. Kimseye, suçun işlendiği sırada yasalarda öngörülen cezadan daha ağır bir ceza verilemez.’ maddesi faşizanca örselenir...

Sıralanan sivil darbe kuşatmalarıyla, sistem karşıtlarına önce cezası baştan kesilmiş suçlar isnat ediliyor. Sonra gözaltı. Peşine asla yasal olmayan, yasaya uydurulan upuzun tutukluluk süreleri. Hukuk dışı mesnetsiz iddialar ise oradan buradan perakendeci zihniyetle toparlanıyor. İşte böylesine yasa tanımaz formda, lafta yasal atmosferde '10 Aralık' insanlığa nefes aldıran, mücadele azmi aşılayan bir gün...

Ancak büyük sermaye destekli, dünyayı komple kuşatan gerici komplo düzeneği, yıllar içinde ne kadar düzgün işleyen mekanizma varsa bir bir bozdu. Hatta işine gelmeyen ne kadar bağımsız devlet varsa yaktı yıktı. Böldü parçaladı. Türlü siyasi oyun ve tazgahla her türlü siyasi gücü tekeline geçirdi. Kaypak işbirlikçiler, cılız becerili fırsatçı yandaşlar bozulmayı tepe noktasına vardırdı. Yani varlık darlık planlayıcısı iktidar ve havarisi, takındıkları ısrarcı havayla insanlık tarihini gerisingeri işletme saldırganlığını görev saydı. Hukuki saygısızlığı hiç sorgulamadı. Cumhuriyeti yıkma, demokrasiyi yok etme hevesini de sorgulatmadı…

Bu heves aslında yığınla derdin tek nedeni ve sonun başlangıcı. O yüzden; ‘İnsanlık ailesinin bütün üyeleri doğal yapısındaki onuru ile eşit ve devredilemez haklarını tanımanın dünyada özgürlük, adalet ve barışın temeli olduğunu’ ve evrensel beyannamede yer aldığını bilecek. Devamla; ‘İnsan haklarını göz ardı etmenin ve hor görmenin, insanlığın vicdanında infial uyandıran barbarca eylemlere yol açtığını ve insanların korku ve yoksunluktan kurtulması, konuşma ve inanma özgürlüğüne sahip olacağı bir dünyanın ortaya çıkmasının sıradan insanların en yüksek özlemi olarak ilan edilmiş bulunduğunu, insanın zorbalık ve baskıya karşı son çare olarak başkaldırmak zorunda kalmaması için, insan haklarının hukukun egemenliğiyle korunmasının önemli olduğunu…’ halklara ve topumsal katmanlara öğretecek...

Bugünden yarına acımasızca zulme uğratılan insanlık; ‘daha geniş özgürlük içinde toplumsal gelişme ve daha iyi bir yaşam düzeyini sağlamaya kararlı’ biçimde hak ve özgürlük mücadelesi içinde olmalıdır. Ezilenler yılmadan, insanlık onuru adına mücadeleyi yükselterek sürdürmelidir. Haklı ve en doğru mücadele insanlık onurunu çiğnetmeme mücadelesidir. Çünkü evrensel kazanımlar kutlu direnişlerle gerçekleşir. Aksi halde ileri demokrasi safsatasıyla insan hakları mücadelesine akla gelmez, vicdana sığmaz kulplar takılır. Hatta 10 Aralık gününün kutlanması bile zamanla suç kapsamında değerlendirilebilir...

Onun için onlarca yıldır değersizleştirilen kutlu değerler uğruna mücadele şart. Bu kutlu günün ve güncenin özü, geleceğe aktarımın son sözü ise ‘İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde kayıtlı; ‘Herkesin düşünce ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak düşüncelerinden dolayı rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın, bilgi ve düşünceleri her yoldan araştırmak, elde etmek ve yaymak hakkını gerekli kılar.’ Kıldan ince kılıçtan keskin hak, hukuk ve adalet yolculuğunun, özgür dünya düşünün tek güvencesi de budur...

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 10 Aralık 1948 tarihli ve 217-A sayılı kararıyla benimsenen ve ilan edilen ‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ 30 madde 34 fıkradan ibaret. Özgür dünyanın geleceği, insanlığın yarını adına her bir maddesi sonsuza taşınacak ibret. Son maddesi ise tarihsel gerçek; ‘Bu Bildirgenin hiçbir hükmü, herhangi bir Devlet, grup ya da kişiye, burada belirtilen hak ve özgürlüklerden herhangi birinin yok edilmesini amaçlayan herhangi bir etkinlikte ve eylemde bulunma hakkı verecek şekilde yorumlanamaz.’ Bu temelde

yarınlara aktarılacak yorumsuz dipnot ise; 'İnsan hakları ihlalleri, ilanihaye insanlığa hakarettir. Hak, hukuk ve adalet mücadelesi ise asla siyasi değil insani meseledir...'

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

HER YAZ YAZI FUARI

  HER YAZ YAZI FUARI Park köşelerinde çadır gölgelerine park eden her yeni fuar, yazın gelişinin müjdesi artık. Her yaz yazı fuarı, açık h...