SANTRAFOR YOKSA GOL YOK, TUR
YOK...
Futbol, milyarları kendine
bağlayan muhteşem bir oyun. Sırf oyun olmanın ötesinde dünyadaki en büyük
endüstrilerden biri. Turnuvalar, organizasyonlar, şampiyonalar kapsamında
öncesi ve sonrası maçlar ise en ucuz eğlence ve seyahat tipi. Ayrıca futbolun tılsımı
ülke gücünde değil oynayış gücünde. On yıllar boyu ekonomisi dip yapan
ülkeler bile dört yılda bir sahaya doğru
yayılınca hele futbolda en güçlülerden olunca işin rengi değişiyor. Hatta
futbolu hiç umursamazlar bile uzman edasıyla havaya giriyor. Futbol böyle bir
saplantı işte...
Bir de futbolu ikinci üçüncü
spor branşı gören ülkeler var. Onlar için kazanılması mucize sayılabilir bir
maçı almak şampiyonlukla eş değer. Onlarda maç maç ilerlemek ve değerlenmek
derdinde. Bu nedenle futbolu pek önemsemeyen ülke takımlarıyla oynanan maçlar
hayli zor geçer. Favorisi belli, kazanılması basit görülen bir karşılaşma çok
çetin ve bol çekişmeli olur. Çünkü sportif statüsü düşük görüldüğünden, diğer
branş sporcuları gibi ilgi görmediklerinden hırslanan futbolcular ekstra efor sarfeder.
Bizde öyle mi ya futbol her
şey. Ekmek kadar, su kadar değerli. Hatta siyasetin bile üstünde. Veya siyaset
futbolun içinde. Her şampiyonada yıllar yılı futbola bulaştırılan kara para,
bahis, şike, astronomik transferler, hak
gaspları anında unutulur. Diğer yandan Milli forma bir partinin, ideolojik bir
yapının temsil edilebileceği, ayrıştırıcı siyaseti simgeleştirme aparatı
değildir. Bu prokatif tavır karanlık zihniyetin karşısında duranları rencide
edebilir. Milyonların ortak değerine bakış açısını zedeleyebilir. Çünkü dünya
futbolu ırkçılık barındırmaz. Futbol faşizan nefreti kabullenmez. Futbolda gücü
futbolla göstermek esastır. Radikal milliyetçi şuuraltı hareketlerle değil.
İşte bunlar unutulmamalı...
Unutulursa Kapıkule dışındaki
her maça gaza aşkıyla, yürekler ağızda çıkılır. Çıkılır da yarı amatör bir
takım gelir, uluslararası arenada kendine ön sıralarda yer bulan, bire birde
yetenekleri yadsınamaz millileri üç atak, iki gol sahadan siler. Sonra yüzde
bilmem kaç top bizde kaldıyla övünme faslı. Oysa futbolu zayıf olanlar, çapını
bilenler rakibine topla daha çok oynama fırsatı tanır. Rakip topu evir çevir
dolaştırırken hata kollar, golleri çakar, dünyada manşet olurlar.
Oysa futbolda top hakimiyeti
önemli, topa çok hakim olmak değil. Yeteneğine güvenmeden gelen her topa ilk
sen hakim olacaksın. Gol atarsın veya atamazsın. Ama disiplin kaybedilmezse
eninde sonunda bir karambol olur gol. O
da olmadı umutlar başka turnuvaya kaldı. Eğer bu maç alınsaydı tur garanti. Ya
şimdi. Şampiyonaya devam etmek için kesinlikle kazanılması şart iki maç. Kalan
maçlar galip bitirilse de tur şansa
bağlı.
Belki de bu öngörüyle maça
tam saha baskı başlandı. Eğer yelkenler fora, maç
baskılı oynanacaksa, soldan
sağdan, yandan ortadan ortalar yapılacaksa, oyun sıkışınca doldur boşalt
yapılacaksa illa santraforun olacak. En az bir tane, iki civa gibi ikiz kule
olursa ne ala. Yoksa hayana top sende
kalır, boyuna golü yer kala kalırsın. Çaresizlikle çırpınırken ikincisi de
girer çürük kapıdan.
Çünkü santrafor sadece gol
atmaz. Planlı pres koyar, topu her şartta stoplar, indirir, kaldırır, saklar,
üç direği görünce vurur. Oyun stoplayınca, sahanın her yanında adam boşaltır,
kısa verkaçlarda duvar olur, uzun aşırmalarda top aktarır kral olur. Şandel
şişirmeleri bile bir dev adam gibi yumuşatır, şakülünde adrese gönderir, oyunu
açar. Özellikle onsekiz dışından içinden önüne düşeni sert vuruşla şutlar.
Altıpastan sekene sakince ayak koyar, ritmik uzanışla kafayı çakar oyunu
bitirir...
Zar zor gitmişsin Dünya
kupasına ama kafada oynamadan şampiyon olma hayali. Üstelik rakibi de küçük
görerek çıkmışsın ilk maça bir santrforun bile yok. Kadroda var da çağla,
çaylak diye güvenmediğinden atmıyorsun sahaya. Taktiğin kontratak yani geçiş
oyunu olsa kadro tercihi belki anlaşılabilir. Ama sahada tam aksi bir oyun oynanınca bu forvet hattıyla
maça tutunmanın güç olacağını anlamak gerekirdi. Belki taktik bu olmayabilir
ama maça rakip sahada baskı uygulayarak başlayıp bitiriyorsan akla bunların gelmesi
çok normal...
Anormal olan kanatlardan bazı
anlar top getiriyorsun, oyunun doğal sonucu olarak sık korner atıyorsun. Ama
hep havayı dövüyorsun. Çünkü sahada santrfor tandanslı tipik bir oyuncun yok.
Rakip de devşirme santraforun başta tüm takımını dövüyor. Oysa o pozisyona
sürdüğün oyuncunun silik ve etkisiz performans göstereceği malum. Çünkü rakip
stoperler fiziksel olarak çok üstün. Boy pos endam onlarda. Ve sanki
görmüyorsun, ikili mücadeleleri hep onlar kazanıyor. Santraforsuz oynadığın
için hava topları tamam da yerden bile üstünlük sağlanamıyor. Yani santrafor
yokluğu veya o yere ikame edilenin fizikondisyon eksikliği, ceza sahası
etkisizliği olarak sahaya ve maça yansır...
Durum böyle gelişince elbette
yokları oynarsın. Yirmisekiz hücumla bile skorbordu değiştiremezsin. Çünkü
santraforun yok. Santrafor, hücum hattının en ucunda sorumluluk alır. Rakip
savunmaya en yakın durur, sık sık stoperler arasına girer, bitmez tükenmez
fiziksel gücüyle onları yıpratır. Dakika nefes aldırmaz. Hava toplarını
sektirmez, etkili ve bitirici hamlelerle hücumu neticelendirir. Didinir
didişir.
Sahadaki dizilişe bir türlü
böyle bir santrafor ekleyemezsen kısa pas, yan pas top çevirirsin. Futbolbilir
izleyiciyi canından bezdiren bu paslaşmalarda top kaybıyla oluşan rakip kontra
ataklarını kesmekte de zorlanırsın. Bir veya iki önlersin, bir defalığına bariz
bir hata ve maçı verirsin.
Ayrıca bu tip bir futbolcunun
sahada bulunması gerektiği ve kadroda var olduğu anımsatıldığında 'yer
bulamadık' diye yakınan bir hocayla buraya kadar. Bu beyanatı da ayrılığın
kanıtıdır resmen. Ayrıca taktik gereği mi oyuncu tercihi mi bilinmez, maçın son
dakikalarında stoperin hücum hattında çakılı oynaması zayıf rakibi çok
bunalttı. Ya hemen yenilen ilk golden sonra daha çok vakit varken santrafor
değişikliğine gidilseydi maç bu sonuçla biter miydi? Belki biterdi yine de.
Denemek lazımdı, yer bulmak lazımdı. Yanlıştan dönülseydi eğer bir umut şimdi
umut da yok.
O halde santraforlu veya
santraforsuz kalan iki maç kazanılıp üst tura çıkılsa dahi şampiyona sonunda
hocayla el sıkışılıp yollar ayrılmalıdır. Çünkü soyunma odasında tahtaya
santraforsuz onbir yazmak maharet değil. Bilinir gerçek eğer santrafor yoksa gol
yok. Şansa gollerle tur yok. Erken eve dönüş bileti daha şimdiden cepte. Turpun
büyüğü şimdiden heybede. Hele bir şu şampiyona bitsin...
Santrafor 9 giyer, doğru
söyleyen 9 köyden...
TEK YOL YENİ PARTİ,
DEMOKRATİK DEVRİM SÜRECİ...
CHP'de yaşananların veya
CHP'ye yaşatılanların bir teorik boyutu var bir de pratik boyutu var. Meseleye her iki açıdan
bakıldığında da durum vahim. Olanları teorik açıdan irdelemek çoğu kesimin
anlamayacağı veya anlamak istemediği bir gerçeklik olarak dökülür satırlara.
Pratiğine ise akıl sır ermez. Hatta satırın kimin elinde olduğu bilindiği halde
ve acı gerçek açık seçik ortadayken.
Yani yaz ortası 'Kızıl Kar' yağdı, 'Cumhuriyetin ikinci yüzyılında,
teolojik saplantılı ikinci cumhuriyetçi bir yapı, Cumhuriyeti kuran bir partiyi
en diri ve dirlik düzen içindeyken truvalist işbirlikçiler vasıtasıyla masaya
yatırdı. Uyduruk hastalıklar icat ederek operasyona başladı...'
Operasyonu kendine hak gören
'Karanlık Kafalı' mutlak butlancı tayfa dünden hazırdı. Şimdilik duracağı da
yok. Bu yersiz ve arsız istilanın en
bariz özelliği ise ne yazık ki mevcut iktidarın hukuk dışı yaptırımlarla,
hukuk tanımaz vasıtalarla geçmek istediği varsayılan anti-demokratik
diktatörlüğe kapı aralayacak olması. En kötüsü ise partiyi ve parti örgütünü
dolayısıyla memleketi geleceksizliğe teslim etme girişimi. Diğer yandan
'Kötünün Kötüsü' ise partide parçalanmayı getirecek bu kadar da olmaz dedirten
'Kasıtlı Kusur' işleme pervasızlığı. En 'Kötünün Katmerlisi' ise daha dün
kendinden olanlara 'Kör Kılıç' kuşanılarak siyasi hayatın dar edilmesi. Kutsal
dava unutularak, mutlakiyetin güzergahına 'Kora Kor' davranışlarla kara taş
döşeyen butlancılıktan geri adım atılmaması. Daha ne olsun. Ek olarak ayıptır
günahtır demeden 'Kös Kös' atak üstüne atak geliştirilerek, komplolarla ve
asılsız yakıştırmalarla Ata emanetlerine ihanet edilmesi. Yetmez mi?
Zaten ülkede sinsi ve vahşi
kapiralizm uyarınca yönetimsel üstyapı ve yönetildiğini farz eden altyapı
kemikleşmiş. Kendi çapında kapitalistleşmiş. Hatta 'Kapitalsiz Kapitalistler'
bile bu faşizan girişimlerden siyasi
nemalanma hevesinde. Bu nedenle devlet-hükümet eliyle, keskin muhalefeti
önceleyen, birinci parti olan CHP içten çökertilmeye çalışılıyor. İş tutulan
'Kaypak Karakterli' dar düşünceliler sayesinde gelecekteki işleyişe CHP'nin
karıştırılmaması öngörülüyor. Bu 'Kuyum Kayyum' müsveddelerinin işbirliğiyle
pentagonist planın hayata geçirilmesi hedefleniyor. Çünkü mevcut iktidar
karşıtlığı geniş bir toplumsal tabana yayılmış durumda. Bu nedenle muhalefete
öncü parti konumuna evrilen CHP'nin, atanmış 'Kötü Katı' kimliklerin yasa dışı
edimleriyle ve radikal tedbirlerle aradan çıkarılması gerekiyor...
Plan dahilinde gereğince
sonuç almak için, partiyi ters yüz etme iradesi de bir süredir el altında ve
dışarıda tutulan 'Kara Karga' particilere sunuluyor. Peki niçin? CHP güdük bir
parti konumuna evrilsin ve malum iktidarın söylene gelen sinsi emellerine asla
ve kata engel olmasın. Hal ve gidişat apaçık böyleyken 'Kapı Kulu' zatların ve
zehir zemberek zerzavatların hiç umurunda değil. Bu ucuz vesikalı vasatların
tek umusu 'kapa gözü ye sözü, yap işi kap hazineyi' uydulaşmasının siyasi
getirisi.
Proje program sapması büyük
ve ekonomik sonucu endişe verici boyuta erişince atı alıp denizi geçmek de işe
yaramaz. Cumhuriyeti eskitme hevesindeki bu karşı devrimci odaklar, kendi
kurdukları ucube rejime rağmen duraksar ve gerilemeye başlar. Hatta
yeni rejimden alabildiğine yararlanan üst sınıflar bloku, siyaseten ikinciliğe
düşüşü bir türlü içine sindiremez. Dibe vuruş önlenemez olunca alt sınıfları
zerre önemsemeyen başına buyruk malum yönetsel dinamik, son çare düşkün
CHP'lileri devreye soktu. Kendi partilerini kendileri devirsinler biz de rahata
erelim diye.
Soktu çünkü seçilmiş CHP
kadroları ekonomik, sosyal ve siyasal taleplerinin sözcüsü olmayı
içselleştirdi. Ezilen ve sömürülen tüm katmanların CHP'ye desteği gün geçtikçe
arttı. İktidar değişikliği isteyen halkın ve iktidara yürüyen CHP'nin
bir şekilde bastırılması
gerekiyordu. Düğmeye basıldı ve öyle de olacak gibi...
Hukuktan bir haber 'Kasıntı
Kılavuz' ve toplama azınlık, bağımlı yargı ile kolluk gücü arkasında tipik
baskınlarla ilk gediği açtı. Zamanla kulvar boşaltıldı. Ardından karşı devrim
halkasını sevince boğan ikinci aşamaya geçildi. Kamuoyunda partiyi temsil
edenlerden iktidarın işine gelemeyenlerin tasfiyesine başlandı. CHP'nin Büyük
Meclis ayağı ve temel dayanağı yok edilerek orada aslını inkar eden güruha
meşrulaşma zemini yaratıldı.
Kutlu direniş ve asli
mücadele artan ivmeyle sürerse bu 'Kayıtsız Kanıtsız' tasfiye furyası
vekillere, belediye reislerine, il ve ilçe başkanlarına ve Partinin asıl sahibi
örgüt üyelerine dek sıçrayacak gibi görünüyor. Hatta halkın gözünde özel bir
yer edinmiş Seçilmiş Genel Başkan bile atanmışı tarafından ihraca dönük
tartışmaya açılacak görüntüsü var. Eğer CHP örgütleri tek yumruk yek vücut net
tavır gösteremez ise malum iktidar ve işbirlikçilerinin 'Kafaya Koyduğu' ne
varsa kısa sürede hayata geçecek gibi görünüyor.
Geçer çünkü içten ve dıştan
karıştırılan CHP'de tüm pratiğin önce 'parti benim veya benim partim'
aymazlığına sonra minik bir bölge mahkemesinin mistik kararına dayandırıldığı
hiç unutulmamalı. Yani hukuk tüzük, yasa yönetmelik tanımayıp hiçe sayan 'Kalemi
Kaypak', kanunen ve siyaseten geçersiz ıslak imzalı suç pusulalarıyla hıyanetçi
duruş sergilemekten kaçınmıyor. Bu 'Kaçık Kaypak' süreçte her usulsüz hareketin
izlendiği ve kayda geçtiği bilindiği halde Cumhuriyet tarihinin en hukuksuz ve
adaletsiz siyaset anlayışı güdülüyor. Ama çıkarılan kuru gürültü artık toplumda
karşılık bulmuyor.
Bulmaz çünkü yaşanan siyaset
mimarlığı ve algı mühendisliği. Yaşatılan resmen tipik siyasi rezonans. Açıkça
rezonans kanunu işliyor. Çünkü 'Kafadan Kanunsuz' idareci pozuyla, ihraç
istemleri ve disiplin sevkleri devam edecek deniyor. Nihai amaç Genel Başkanlık ikilemi yaratılarak
Seçilmişini devre dışı bırakmak. Yani partiye çökme hangi çizgiye veya hangi
çiziğe eklemlenecek belli aslında.
CHP'nin büyük yıkım getirecek
bu arınma ve restorasyon masalıyla masada kalmasına seyirci kalmak, ortacı ve
dengeci tutum sergilemek tarihi suça ortaklıktır. Bu suç ortaklığıyla geçiş
dönemini atlatmaya kalkışmalar kesin unutulmaz. Unutulsa dahi bu kez tarih asla
afettmez. O nedenle yılmadan direnenler ve nerede pozisyon aldığını ve almak
gerektiğini cesaretle ifade edenler acil önlemler planlamalı. Hangi alternatif
seçeneğe yakın duracaklarını ayrıntılı düşünmeli. Düşünmekten öte bir an önce
uygulamaya geçmeli. Çünkü üçüncü bir seçeneğe daha yakın olma konusunda örgütün
tavrı açık ve net. Safını açıklamayan 'Koyu Ketumlar' bile örgütün hassas
dengeleriyle oynandığının farkında. Keskin saflaşmayı çıkar yol görme
maliyetinin bizzat millete çıkacağı da kesin inanış. Ayrıca sırf güç dengesi
oluşturmak maksatlı
etki tepki çerçevesinde kısır
hamlelerin sırf enerji kaybı yarattığının da hesaba katılma beklentisi yüksek.
Ayrıca yargının taraf olduğu,
taraflı yargıdan güç devşiren 'Kof Kobaylar' kanunsuz atamalarla parti içi
meşruiyet kazanırsa ki rota bu ne olağanüstü kurultay ne de kurultay yapılmaz.
Bu teoremler daha da çeşitlenebilir. CHP'de aleni terör estiren bu 'Kaotik
Kafalı' yamaklara karşı parti içi demokrasi diyerek kazanım elde etme düşüncesi
ise bundan böyle fazla ütopik bulunur. Bu polikazan düşkünlere, faşizan
protiplere karşın güzel düşler kurmak ise hayalcilik olur.
Olur da tabansız
tavansız tartışmalar biteviye sürerken
'Kör Kerkenez' uzlaşmacılık anca olağanüstü kurultayın birbuçuk ay içinde
toplanması için olur. Aksi halde CHP'nin ideolojik çizgisi dışına çıkan, çakma
akılla partiyi çalma peşine düşen düşkünlerle el sıkışmak olmaz. Olursa üçüncü yol ihtimali zedelenir. Parti
hafızası olanlar yok sayılır. Ortak akıldan iyice uzaklaşılır.
O halde fazla beklemeden çok
kısa bir sürede köprüleri yakanlarla yollar ayrılmalı. Parti içi mücadeleyi
zamana yaymak riskli tavır. Çünkü konforlu alan heveslileri kaotik süreç
uzadıkça kontrollü belirsizliğe düşer. Zaten daha şimdiden bu stratejisi uygulanıyor.
Ayrıca seçmen olaya ideolojik
bakmadan, karşılıklı ilişkilere, siyasal kırgınlıklara takılı kalır. Düşünür
taşınır ani ve sert tepki verir. Durum oraya doğru gidiyorsa ki gidiyor
öncelikle mevcut siyasi atmosfer değişmezliği hedefe koyulmalı. Parti içi güç
mücadelesinde daha da enerji kaybedilmemeli. Çünkü kim ne derse desin tek yol
kaldı, baskın veya erken seçimlere girebilecek yeni bir parti kurulması.
Bekleyip durup aciliyetten diyerek kurulmuşa kurulmamak gerek. Çünkü
başlatılacak süreç demokratik devrim sürecidir. Bu süreç çoğu kesimin işine
gelmeyebilir.
O yüzden yıllardır kontrollü
siyaset sarmalına kızan bir 'Kötü
Kalemşör' ardı sıra 'Kötü Kelamlar' sıraladı bahanesiyle eleştirilir veya 'zapt
zabit' hizaya çekilebilir. Bir daha da yazmaz, olur biter. Ancak CHP'yi haksız
hukuksuz sıfırlamaya görevli kötülükler pirosu 'HKK' bu şekilde davranmayı
sürdürürse tırnak içinde tarih yazmaya devam eder. Yazmayı asla bırakmaz. Ve
'Kaknem Kadükler' bugün veya yarın, mutlaka bir gün hesaba çekilmez mi?
Kimbilir....
LAKAP DÜŞKÜNLÜĞÜ...
Yerli yerinde paşalar gibi
durup dururken, yersiz yere yüksekten düşmek korkutucudur. Bu düşüş, dehliz
göçüğünde, toprak altında boğulmak kadar ürkütücüdür. Resmen kızıl ateşte
yanmaktır. Hiçbir makam ve mevki, sırf bir lakap uğruna bu ve benzer hallere düşmeye
değmez. Çünkü düşkünlük, en ihtişamlı zenginliği haybeden rest çekerek
kaybetmektir. Böylece ilelebet yangın yeri coğrafyaya borçlu kalmaktır.
Böylesine muvazaalı iflasın ağır yıkımı senelerce yaşanır. Ayrıca zehir zıkkım
bir dille, lebden goncalar derilir. Eski lakaplar değişir. Yenisi iki cihanda
kolayca yayılır...
Keyfi kekalar da bilir
aslında "Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz..." Ve ecdat sırf
takılan lakaplarla anılır. Genellikle yaptığı işe göre lakap almak, tarih
yazanlara saygının ve tarihe yakın şahitliğin en öğretici ayrıntısıdır. Bu
orijinal yakıştırmalarda orijine pek bakılmaz. Hiç sorgulamadan lakabının
yüzyıllarca keyfini sürer insanlar. Öyle veya böyle göçüp gitmekle de takılmış
lakaptan kurtulmak olanaksız. Çünkü asla reddi miras yapılamayan, dededen
babaya, babadan evlatlara, evlatlardan torunlara geçen tek mirastır lakap...
Geçmiş siyasal lakaplar
mevcut cenahta solcu, ilerici, devrimci, sosyalist, gomunist, anarşist, yolcu,
orta yolcu ve benzer biçimlerde çeşitlenir. Ancak tümünün gayesi hayra
alamettir. Tümü hikmet ve hizmet içerikli insani ve sınıfsal vasıflandırmadır.
Bazı çapraşık lakaplar ise egemen güçlerin ve büyük sermayenin sosyal infilak
çıkarmaya dönük dayatmasıdır. Popülist dini kültürün kısa sürede egemen
kılınmasıyla başlatılan süreçte kullanılan tüm yakıştırmalar gibi...
Sıralı faşist darbelerle
örtülü dincilik sokağa indirildi. Ve yeni siyasi lakaplar güncellendi.
Öncellikle safiyane inancın terkedilmesi sağlandı. İçi boş süslümanlık modalaştırıldı. Avluculuğa prim yaptırıldı. Böylece memleket
az gelişmişliğin kucağına itildi. Millet mecburen gericiliğin en ileri derece
bozuk yapısını bağrına bastı. Aynı gemideyiz söylemi ve devlet eliyle ılımlı
ılımlı, ılımlı dinciliğe yelken açıldı.
Zaman içinde din menşeili,
karakteristik sağduyu, hayat tarzlarını da değiştirdi. Yaşama dair doğal
içgüdüler, binlerce yıllık kültürel izlenimler dışlandı. Günlük yaşayanlar ile
iki dünyalık geçinenler çok kolay kandırıldı. Sosyal lakaplarla, toplumsal kalıplarla
sinsice oynandı. Zamanla eklenti adların, adamakıllı yakıştırmaların ve eski
lakapların geçerliği kalmadı. Yani algı operasyonlarıyla her şey üst akla
emanet edildi. Lakaplar dahil…
Oysa tarihle sabittir;
düşmek, düşkünlük ve düşkün ilanı zor paklanır durumdur. Ateşle kazınır
yüreklere. Bu öyle bir itibar kaybıdır ki iadesi asla olmaz. Makam ve mevkiden
düşmek çok incitmez belki ama milletin gözünden düşmek iç dünyaları yakıp
yıkan, kahreden en incitici duygudur. Zamanla inceldiği yerden kopsun babında
pespayeleşilir. Nice değerler, eğerlerin peşinde berhava olur. İşin sonunda
keşkeler dolar yüreğe. Ancak nafiledir. Yani temize çıkmak, hayatı temize
çekmek düş olur. Arınmak güçleşir. Toplum bilimi çerçevesinde bile analizi zor
durumdur bu...
Dramatik sürece hapsoluş ve
yeni lakaplara bulaşma gerçekleşince nedenler önemsizleşir. Görünüşte özgün
hikâyesi olanlar, milletin dağarcığını kurcalayan akışkan ve ucuz senaryolarla
zedelenir. Gelecek kötücül şekillenir. Resmen bildik profillere kıyılır. Ve bu
kıyıcı gaddarlar, kendi konumu ne olursa olsun, kontrol her kimdeyse ona tabi
olur. Derin maksatları algılamadan, tatbiki lakaplar türetilişine aldırmadan
sırf verilen görevi ifa ederler.
Yani yıllar yılı türlü
badireler atlatmışlığın eseri olan, yapılanlarla anlam kazanmış lakaplar
yüksünmeden değiştirilir. Sonra eza ceza mührü, alabora olmuş memleket
evlatlarının evraklarına basılır. Hatta kurtuluş manevraları bir bir
yasaklanır. Yani yeni emperyalizm, türdeş lakapları yataklık ve yatkınlık
yönünde yeniler.
Ayrıca memleketin kurtuluş
maliyeti arttıkça yeni anlamsız lakaplar doğar. Memleket meseleleriyle direkt
ilgilenmeyen bir güruh, bu engizisyon yansıması karakterleri bulur, meydana
çıkarır ve her cephede kullanır. Nice alamet görülmez, nice felaket baş gösterir.
Eninde sonunda avlucu zihniyet topunu teslim alır. Yalandan arıt ve düzelt
senaryosu işleme konur. Ardından art maksatlılar, lakap sağanağını karnaval
havasında sürdürür.
Havaya kapılanlar, yarım ağız
şu bu diyenler, ortanın sağına soluna serpilen ortacılar, hurafeci lafazan
taşeronlar taifesi, kendi kurgusal karakterlerini yaratır. Tarifli, tarifeli
uydurma pozisyonlar, varsayımsız varyasyonlar karakter erozyonunu hızlandırır.
Ve geçmişten emanet lakapların yerine ağza yakışmayan yenileri eklenir. Ek bük
tanımaz tafralı Adalılar bile lakapsızlardan veya lakayt lakaplardan azçok
etkilenir.
Bu lakap düşkünlüğü, bir süre
daha menfi kelamşor kekeler tarafından keyfe keder kullanılır. Sonrasında bu
kaotik dönemde düşenler düşer, ayakta kalan kalemşorlar yeni bir yürüyüş
yeğler. Tarihe geçecek yeniden yapılanmayla birlikte ata lakaplarından asla
vazgeçmeyiş kutsanır.
Cavusolu da aklına söz düşer,
yüreğine köz, bu lakapsal düşkünlüğü yazar...
FİTBOLDA 'PİRO, PİERO VE
TRİO' ÜÇGENİ
Fitbol literatürüne yıllar
yılı neler girdi neler. Giren çıkan, çoğu unutuldu. Ancak bu unutulmaz çünkü
fitbolcu fitbolcunun yurdudur. Realist fitbol kamuoyu öyle malumun kaybedeceği
anlaşılan maçı mahkeme de bitiren politik operasyona kanmaz. Evrensel fitbol
üçüncü gözün fitbolu, uyduruk bir kararla kanun, kural, adalet tanımadan
kuşatmasına rıza göstermez. Fitbolikler tepegözün kullandığı sınırsız güçle, saldığı korkuyla sinmez. Fitbolistlere
can feda bu da girsin literatüre ve unutulmasın ilelebet, 'Korkaranlık güçler,
sevginin ve rengin gücüne direnemez...' Cümle alem duysun. Son yıllarda
tevatürle literatüre giren, yakınlarda
düşük bütçeli avantüre ayağı dolanan 'piro-pirom' da duysun. Duyarsa
duysun, duymazsa uydursun...
Fanatik fitbol uydusu
Piro, amigoslara direnemez. Kutlu aşka
ve renkdaşlığa da direnemez. Çünkü fitbola epey büyük ve çok geç yaşta başladı.
Fitboldan fazla anlamaz. Yaşıtlarına göre daha çömez fitbolcu. Emektar jenerasyonun
ilgisiyle enerjisiyle, kısa zamanda bilge ve saygı uyandıran konuma
yükseltildi. O kadar. Sonra geriledi, kala kaldı her maç. Kendi gerildi, ortamı
gerdi. Ve fitbolda yol göstericiliği hiç tutmadı. Uzun yolculukla kan uyuşmadı.
Fitboliklere yeni bir yol açamadı. Hatta açılanı kapadı. Genel kanaat odur ki
önder olamadı. Sadece kaptanlığı kaptı. Fitbolun yüzyıllık ulu çınarına
kaptanlığı bile kofti, 'Ahlak ve iyiniyet kurallarına aykırı' diyen fitbol
yazarları var. Piro yine ofsayta düşerse artık Var da var...
Ayrıca fitbolda artık piero
var. Birçok sportif alanda aktif, tam faal. Piero, analiz yapan, grafik
çıkartan, istatistik tutan, denge derleyen ve fitbolu demleyen bir yazılım
metodu. Bu modeli yani Piero veya benzerini kullanmadan yeni ve modern fitbolu tahlil
etmek zor. Maç kazanmak ise kocaman hayal. Şampiyonluk ise ütopya. Pironun
fitbolun vazgeçilmez sistemi, Pieroyu kullanmadığı çok belli. Çünkü fitbolda
taktik maktik tanımadan bodozlama atak pratiği uygulatıyor. Bir otomatik panik
yaşıyor sanki hazirun. Netice de yazık olacak, yazıklar olsun diyenler olacak
ama kime? Şimdilik piro oralı değil. Değilse radikal fitbol hafızası suçlu.
Fitbolistleri sürekli absürd yanıltmalarla oyaladığı için.Tek bir kere olsun
fitbol tarihinde doğru tarafta yer almayanları çabuk unuttuğu için...
Bu arada fitbolun malum
manzarasına bakıp puro tüttüren neofaşist- holiganist kodamanlar da hiç oralı
değil. Zaten buralı da değiller. Salt kalp paraları burada, kalpazan paryaları
her sahada. Misal maçın her safhasında 'parayı veren düdüğü çalar' havalı,
fitbolun bol atarlı tek akımlı hakim triosu da iş başında. Bu her türden hakim
triosu, eksigon kara bulutların, şiddetli pentagon hava akımlarını mikro-makro
patlamalara dönüştürmesiyle düdüğü üfler. Mutedil deniz dalgalarının müthiş
tusinamilere dönüşmesiyle çalınan düdükler anında çark eder.
Çarkedenlerin topunun çarkına
zurna. Ancak fitbolun rotası tek düdükle bile hemen değişir. Fitbolun deniz
bakışlı aktörleri de cebren ve hileyle değiştirilir. Mutlak değişmezlik kuralı
ise; tek sesli düzen. Butlan ve Sultan. İkisi de Taksim-Tünel'de ayni telde
gelen giden küçük vagon gibidir. Ama vagondakilere yazık...
Reel fitbolda tüm Pe'ler
değişir de Pi sayısı değişmez. Çünkü fitbol topunun boyutu ne olursa olsun,
hayallere sığmaz dev boyuta ulaşsa dahi Pi sabittir. Fitbolun çemberi
daraltılsa, özü boşaltılıp, gerçek değeri küçümsense de Pi sonsuza dek tekrar
etmeden uzar gider. Hal böyleyken en başta fitbol hafızası suçludur. Özellikle
bilgi kirliliğiyle içeri kapatılma kararlarına karşı koyma gerekçelerini
unutturduğu için. Emek düşmanlarının fitbolu dizayn etme girişimlerine 'yeter
karışmayın, biz yönetiriz" demeyi hafızalardan sildiği için...
Fitbolda, 'Piro, Piero ve
Trio Bermuda Şeytan Üçgeni' yazısı,
hafızalardan silinmeyen bir fitbol anısıyla bitsin. Bakırköy Zuhuratbaba fitbol
sahası turşucusuyla sonlansın kutsal üçleme. Her yaz, Zuhuratbaba' da amatör
profesyonel fitbolcu karması takımların yerel kupa maçları pek meşhurdu.
Turşucu da. Elinde Çengelköy bademi turşusu, seyircilere 'Hıyara bak hıyara'
diye marketing yapardı. Öyle ki 'Hıyara bak, hıyara' makarası kukarası ile
turşu kovası ilk turda biterdi. İkinci tura başlardı...
Fitbolda ikinci turun ilk
maçı belli. Malum durumdan vazife çıkarıp, şahsi çıkar sağlamadan küresel
fitbolun azgın p-iyonlarıyla dişe diş mücadele. Her maç final. Mücadele,
direniş, dayanışma ve son hedef şampiyonluk..
FİTBOLDA BAYRAM,
ŞAMPİYONLUK...
Fitbol tarihinde kazananı
daima endüstriyel blok belirler. Yani her türlü şart ve koşulda kesinlikle o
değişmez kural işler. Yani fitbolda daima baştacirin dediği olur. Fitbolda
bayram ise şampiyonluktur. Onu da tüccar statüsünde cakalanan sarsak yöneticiler,
sabık hakimler ve solak politikacılar belirler. Şanlı ikinciliklerde ise
devreye tarihin en eski mesleği, hayal tacirliği sokulur. Fitbol tacirliğini
layığıyla yapamayanlar, yaptıklarını yüzüne gözüne bulaştırınca da bayram zehir
olur. Şampiyonluk yine yeni sezona kalır...
Fitbol tarihine teneke
harflerle yazılan kaçırılmış onüç şampiyonluk ardından gölge şampiyonluğa
koşulduğu görülünde düdükler meşin yuvarlağın şamyeline üfler. Kabak tadı veren
fetbazlıkla, fitbolu temkinsiz icracılar, salbenili hayal satanlar veya absürd
hayallere alıcı bulanlar ele geçirir. Yetki göçertilir, yetke geçirtilir.
Taraftarın beklentilerini öngörme ve taleplere göre fitbola yön verme şartı
hemen çiğnenir. Zaten bunların topu, çipli topa ikna edilse atom bombası sanır,
arka buldukları kolluğa teslim eder. Herbiri bir çapanoğlu, arkasına dönüp
bakmaz. O yüzden yerelden genele artan şampiyonluk hayali ve hevesi kursakta
kalır...
Malum kurguyu reddetmeyip,
hakimliği haklayan bir kararla koltuklara yerleşir holiganist klikler. Bu
kimliksiz ve kişiliksiz fitbol düşmanları kanun dışı salmalarla masum
fitbolistlere mevki ve makam
kaybettirir. Acı gerçekleri yansıtmadan, akıllarda beşlik hurafeler, umutları
süpüren frikikler ve idari suistimaller
sacayağında fitbolu sulandırırlar. Ondan sonra gelsin bakalım bayram, gelsin
bakalım şampiyonluk. Bayram gelmiş kime, niye gelmemiş leylime...
Hah gelir vah gider. O halde
fitbolda her yeni başlangıç kazanmaya dönük ciddi tasarruf. Bazen özel veya
tüzel varyantlar, ansızın azınlığın zenginliğinden doğar. Gelişen azgınlık
ise hayal edilemez derinlikten beslenir.
Kin kusar. Kendi krallığını, monarşik düzenini kurmaya kalkışır. Bu hin
kalkışmalarla kuşkusuz geniş yığınların hayalleri yarım kalır. Kalsın varsın
duyarsızlığı da zamanla sarpa sarar. Ve düz yolda tökezlenir. Yani tekrar bir
şampiyonluk daha kaçar...
Fitbolda kurgu kusuru
yıllardır bayramları zehir eder. Fitbol formatı mutsuzlarına bayramın ilk günü,
yeniden incelenecek bir dosya hediyesi verilir. Adaleti onbir yıl sonra tecelli
ettirecek, faili meçhul peşine düşüldüğü ilan edilir. Fitbolun gidişatından
alınanlara bayram hediyesi aldatısı...
Bu aşamada erkin terkinden
çekinmeyen fitbolistleri, erk sarhoşluğuna kapılanlar bunaltınca, hayaller
gerçekle bağdaşmayınca, yaz günü dağına bağına tipi yağar. Tekelin ağına düşen
zevatı uçukluk, ölçüsüzlük, aşkın hırs ve açgözlülük sportiflikten uzaklaştırır.
Fitbolist ortamda zorbalaştırır, eylemlerini çirkinleştirir...
Yani fitbola anarşik yapı
egemen olunca öğütler tutulmaz. Aç karınlar doymaz. Başıbozukluk baş gösterir.
Uyduruk haller üç paraya işportada satılır.
Resmen ikincilikler yeni gerçeklik diye pazarlanır.
Ne yazık ki fitbolun politika
kazanını kaynatan kılıcı körler iflah olmaz. Mutlak butlan ile mutlaki sultan
kaftanı giyer. Kazanılmamış şampiyonluklar elbet bu pozla geri alınmaz. Dert
başka. Kurtuluş gelmez. Şampiyonluk gelmez. Sportif enerji yetersizleşir. Ve
hatta şampiyonluk gereksizleşir.
Fitbol gereksizlerinin
savunduğu kurul iradesini yok saymak. Geçmişin kazanımlarını lafazanlıkla sayım
döküm hilelerine bağlamak. Çapsız gafları yeryüzünün en kolay alınan satılan
metasına dönüştürmek. Bu öylesine bir satış ki salt kaybetmek üzerine dalavere.
Kibir soslu kelkibar tavrı. Ama fitbol arenası öyle bir arınma yeridir ki bazen
tam kazanacakken kaybedilebilir, kaybederken de kazanılır...
Fitbol ham hayal, montaj
film, uçuk kaçık proje, sığınmacı sığdırma
ve şatafatlı kampanya desteğiyle vizyona girenlere sahayı dar eder.
Tehlike kampanaları çalınca, fitbol kaynaklarını lüzümsuz çarçur edenler hizaya
çekilir. Edep yahu dedirtecek türden fitbol düzeneğine bulaşan banallik,
düzmece imece, düzgün şuura sığmayan ilelebet kalede kalma hırsı hesaba
çekilir. Ancak her hezimetsi netice de fitbol taciri politikacılara yeni
senaryolar yazılır. Roller uyurgezer oynanır. Ve...
Fitbolda tam kerevetine
çıkılacağı vakit, truvalık indirme bindirme operasyonlarına yeltenilir. Bir
turnuvalık enerji boşa harcanır. Ayrıca evdeki hesap çarşıya uymayınca, cılız
ateş feneri yakmayınca, provasız aşı tutmayınca tan yeri ağardığında kara masklı
baskın turuna geçilir. Ek olarak iftira
tacirliği üzerinden fitbol politikasına revizyonist travma yüklenir.
Yükü sadece taraftara yüklenen fitbol açmazıdır fitbolistlere reva görülen.
Panoramik kısır döngü, kara günlere kapı aralayan kamplaşma ve alenen karşı devrim süreci.
Şutlan butlan karşılaşılan...
Fitbol maskaralarının eline
geçen bu son turda, fitbol demokrasisi kesinkes kısa veya uzun vadeli kesintiye
uğrayacak. Bizzat dumura uğratılacak. Yüreği fitbol aşkı ile çarpan
fitbolistlerin vay haline...
Şanlı Alsancak uğruna
Gündoğduda oynanan fitbol maçı öncesi tazyikligazlısuyla 'Gazi' olan, bayramı
zehir edilen fitbolist Adalıların olsun bu bayram.
Bayram eskiden bayramdı
diyenlere de fitbolda şampiyonluk gelsin seneye...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.