TAM SAHA PRESS, YIKILMAZ BLOKSS...

17 Haziran 2026 Çarşamba

haziran26

 

SANTRAFOR YOKSA GOL YOK, TUR YOK...

Futbol, milyarları kendine bağlayan muhteşem bir oyun. Sırf oyun olmanın ötesinde dünyadaki en büyük endüstrilerden biri. Turnuvalar, organizasyonlar, şampiyonalar kapsamında öncesi ve sonrası maçlar ise en ucuz eğlence ve seyahat tipi. Ayrıca futbolun tılsımı ülke gücünde değil oynayış gücünde. On yıllar boyu ekonomisi dip yapan ülkeler  bile dört yılda bir sahaya doğru yayılınca hele futbolda en güçlülerden olunca işin rengi değişiyor. Hatta futbolu hiç umursamazlar bile uzman edasıyla havaya giriyor. Futbol böyle bir saplantı işte...

Bir de futbolu ikinci üçüncü spor branşı gören ülkeler var. Onlar için kazanılması mucize sayılabilir bir maçı almak şampiyonlukla eş değer. Onlarda maç maç ilerlemek ve değerlenmek derdinde. Bu nedenle futbolu pek önemsemeyen ülke takımlarıyla oynanan maçlar hayli zor geçer. Favorisi belli, kazanılması basit görülen bir karşılaşma çok çetin ve bol çekişmeli olur. Çünkü sportif statüsü düşük görüldüğünden, diğer branş sporcuları gibi ilgi görmediklerinden hırslanan  futbolcular ekstra efor sarfeder.

Bizde öyle mi ya futbol her şey. Ekmek kadar, su kadar değerli. Hatta siyasetin bile üstünde. Veya siyaset futbolun içinde. Her şampiyonada yıllar yılı futbola bulaştırılan kara para, bahis, şike,  astronomik transferler, hak gaspları anında unutulur. Diğer yandan Milli forma bir partinin, ideolojik bir yapının temsil edilebileceği, ayrıştırıcı siyaseti simgeleştirme aparatı değildir. Bu prokatif tavır karanlık zihniyetin karşısında duranları rencide edebilir. Milyonların ortak değerine bakış açısını zedeleyebilir. Çünkü dünya futbolu ırkçılık barındırmaz. Futbol faşizan nefreti kabullenmez. Futbolda gücü futbolla göstermek esastır. Radikal milliyetçi şuuraltı hareketlerle değil. İşte bunlar unutulmamalı...

Unutulursa Kapıkule dışındaki her maça gaza aşkıyla, yürekler ağızda çıkılır. Çıkılır da yarı amatör bir takım gelir, uluslararası arenada kendine ön sıralarda yer bulan, bire birde yetenekleri yadsınamaz millileri üç atak, iki gol sahadan siler. Sonra yüzde bilmem kaç top bizde kaldıyla övünme faslı. Oysa futbolu zayıf olanlar, çapını bilenler rakibine topla daha çok oynama fırsatı tanır. Rakip topu evir çevir dolaştırırken hata kollar, golleri çakar, dünyada manşet olurlar.

Oysa futbolda top hakimiyeti önemli, topa çok hakim olmak değil. Yeteneğine güvenmeden gelen her topa ilk sen hakim olacaksın. Gol atarsın veya atamazsın. Ama disiplin kaybedilmezse eninde  sonunda bir karambol olur gol. O da olmadı umutlar başka turnuvaya kaldı. Eğer bu maç alınsaydı tur garanti. Ya şimdi. Şampiyonaya devam etmek için kesinlikle kazanılması şart iki maç. Kalan maçlar galip bitirilse de  tur şansa bağlı.

Belki de bu öngörüyle maça tam saha baskı başlandı. Eğer yelkenler fora, maç

baskılı oynanacaksa, soldan sağdan, yandan ortadan ortalar yapılacaksa, oyun sıkışınca doldur boşalt yapılacaksa illa santraforun olacak. En az bir tane, iki civa gibi ikiz kule olursa ne ala.  Yoksa hayana top sende kalır, boyuna golü yer kala kalırsın. Çaresizlikle çırpınırken ikincisi de girer çürük kapıdan.

Çünkü santrafor sadece gol atmaz. Planlı pres koyar, topu her şartta stoplar, indirir, kaldırır, saklar, üç direği görünce vurur. Oyun stoplayınca, sahanın her yanında adam boşaltır, kısa verkaçlarda duvar olur, uzun aşırmalarda top aktarır kral olur. Şandel şişirmeleri bile bir dev adam gibi yumuşatır, şakülünde adrese gönderir, oyunu açar. Özellikle onsekiz dışından içinden önüne düşeni sert vuruşla şutlar. Altıpastan sekene sakince ayak koyar, ritmik uzanışla kafayı çakar oyunu bitirir...

Zar zor gitmişsin Dünya kupasına ama kafada oynamadan şampiyon olma hayali. Üstelik rakibi de küçük görerek çıkmışsın ilk maça bir santrforun bile yok. Kadroda var da çağla, çaylak diye güvenmediğinden atmıyorsun sahaya. Taktiğin kontratak yani geçiş oyunu olsa kadro tercihi belki anlaşılabilir. Ama sahada tam  aksi bir oyun oynanınca bu forvet hattıyla maça tutunmanın güç olacağını anlamak gerekirdi. Belki taktik bu olmayabilir ama maça rakip sahada baskı uygulayarak başlayıp bitiriyorsan akla bunların gelmesi çok normal...

Anormal olan kanatlardan bazı anlar top getiriyorsun, oyunun doğal sonucu olarak sık korner atıyorsun. Ama hep havayı dövüyorsun. Çünkü sahada santrfor tandanslı tipik bir oyuncun yok. Rakip de devşirme santraforun başta tüm takımını dövüyor. Oysa o pozisyona sürdüğün oyuncunun silik ve etkisiz performans göstereceği malum. Çünkü rakip stoperler fiziksel olarak çok üstün. Boy pos endam onlarda. Ve sanki görmüyorsun, ikili mücadeleleri hep onlar kazanıyor. Santraforsuz oynadığın için hava topları tamam da yerden bile üstünlük sağlanamıyor. Yani santrafor yokluğu veya o yere ikame edilenin fizikondisyon eksikliği, ceza sahası etkisizliği olarak sahaya ve maça yansır...

Durum böyle gelişince elbette yokları oynarsın. Yirmisekiz hücumla bile skorbordu değiştiremezsin. Çünkü santraforun yok. Santrafor, hücum hattının en ucunda sorumluluk alır. Rakip savunmaya en yakın durur, sık sık stoperler arasına girer, bitmez tükenmez fiziksel gücüyle onları yıpratır. Dakika nefes aldırmaz. Hava toplarını sektirmez, etkili ve bitirici hamlelerle hücumu neticelendirir. Didinir didişir.

Sahadaki dizilişe bir türlü böyle bir santrafor ekleyemezsen kısa pas, yan pas top çevirirsin. Futbolbilir izleyiciyi canından bezdiren bu paslaşmalarda top kaybıyla oluşan rakip kontra ataklarını kesmekte de zorlanırsın. Bir veya iki önlersin, bir defalığına bariz bir hata ve maçı verirsin.

Ayrıca bu tip bir futbolcunun sahada bulunması gerektiği ve kadroda var olduğu anımsatıldığında 'yer bulamadık' diye yakınan bir hocayla buraya kadar. Bu beyanatı da ayrılığın kanıtıdır resmen. Ayrıca taktik gereği mi oyuncu tercihi mi bilinmez, maçın son dakikalarında stoperin hücum hattında çakılı oynaması zayıf rakibi çok bunalttı. Ya hemen yenilen ilk golden sonra daha çok vakit varken santrafor değişikliğine gidilseydi maç bu sonuçla biter miydi? Belki biterdi yine de. Denemek lazımdı, yer bulmak lazımdı. Yanlıştan dönülseydi eğer bir umut şimdi umut da yok.

O halde santraforlu veya santraforsuz kalan iki maç kazanılıp üst tura çıkılsa dahi şampiyona sonunda hocayla el sıkışılıp yollar ayrılmalıdır. Çünkü soyunma odasında tahtaya santraforsuz onbir yazmak maharet değil. Bilinir gerçek eğer santrafor yoksa gol yok. Şansa gollerle tur yok. Erken eve dönüş bileti daha şimdiden cepte. Turpun büyüğü şimdiden heybede. Hele bir şu şampiyona bitsin...

Santrafor 9 giyer, doğru söyleyen 9 köyden...

 

TEK YOL YENİ PARTİ, DEMOKRATİK DEVRİM SÜRECİ...

CHP'de yaşananların veya CHP'ye yaşatılanların bir teorik boyutu var bir de pratik  boyutu var. Meseleye her iki açıdan bakıldığında da durum vahim. Olanları teorik açıdan irdelemek çoğu kesimin anlamayacağı veya anlamak istemediği bir gerçeklik olarak dökülür satırlara. Pratiğine ise akıl sır ermez. Hatta satırın kimin elinde olduğu bilindiği halde ve acı gerçek açık seçik ortadayken.  Yani yaz ortası 'Kızıl Kar' yağdı, 'Cumhuriyetin ikinci yüzyılında, teolojik saplantılı ikinci cumhuriyetçi bir yapı, Cumhuriyeti kuran bir partiyi en diri ve dirlik düzen içindeyken truvalist işbirlikçiler vasıtasıyla masaya yatırdı. Uyduruk hastalıklar icat ederek operasyona başladı...'

Operasyonu kendine hak gören 'Karanlık Kafalı' mutlak butlancı tayfa dünden hazırdı. Şimdilik duracağı da yok. Bu yersiz ve arsız istilanın en  bariz özelliği ise ne yazık ki mevcut iktidarın hukuk dışı yaptırımlarla, hukuk tanımaz vasıtalarla geçmek istediği varsayılan anti-demokratik diktatörlüğe kapı aralayacak olması. En kötüsü ise partiyi ve parti örgütünü dolayısıyla memleketi geleceksizliğe teslim etme girişimi. Diğer yandan 'Kötünün Kötüsü' ise partide parçalanmayı getirecek bu kadar da olmaz dedirten 'Kasıtlı Kusur' işleme pervasızlığı. En 'Kötünün Katmerlisi' ise daha dün kendinden olanlara 'Kör Kılıç' kuşanılarak siyasi hayatın dar edilmesi. Kutsal dava unutularak, mutlakiyetin güzergahına 'Kora Kor' davranışlarla kara taş döşeyen butlancılıktan geri adım atılmaması. Daha ne olsun. Ek olarak ayıptır günahtır demeden 'Kös Kös' atak üstüne atak geliştirilerek, komplolarla ve asılsız yakıştırmalarla Ata emanetlerine ihanet edilmesi. Yetmez mi?

Zaten ülkede sinsi ve vahşi kapiralizm uyarınca yönetimsel üstyapı ve yönetildiğini farz eden altyapı kemikleşmiş. Kendi çapında kapitalistleşmiş. Hatta 'Kapitalsiz Kapitalistler' bile  bu faşizan girişimlerden siyasi nemalanma hevesinde. Bu nedenle devlet-hükümet eliyle, keskin muhalefeti önceleyen, birinci parti olan CHP içten çökertilmeye çalışılıyor. İş tutulan 'Kaypak Karakterli' dar düşünceliler sayesinde gelecekteki işleyişe CHP'nin karıştırılmaması öngörülüyor. Bu 'Kuyum Kayyum' müsveddelerinin işbirliğiyle pentagonist planın hayata geçirilmesi hedefleniyor. Çünkü mevcut iktidar karşıtlığı geniş bir toplumsal tabana yayılmış durumda. Bu nedenle muhalefete öncü parti konumuna evrilen CHP'nin, atanmış 'Kötü Katı' kimliklerin yasa dışı edimleriyle ve radikal tedbirlerle aradan çıkarılması  gerekiyor...

Plan dahilinde gereğince sonuç almak için, partiyi ters yüz etme iradesi de bir süredir el altında ve dışarıda tutulan 'Kara Karga' particilere sunuluyor. Peki niçin? CHP güdük bir parti konumuna evrilsin ve malum iktidarın söylene gelen sinsi emellerine asla ve kata engel olmasın. Hal ve gidişat apaçık böyleyken 'Kapı Kulu' zatların ve zehir zemberek zerzavatların hiç umurunda değil. Bu ucuz vesikalı vasatların tek umusu 'kapa gözü ye sözü, yap işi kap hazineyi' uydulaşmasının siyasi getirisi.

Proje program sapması büyük ve ekonomik sonucu endişe verici boyuta erişince atı alıp denizi geçmek de işe yaramaz. Cumhuriyeti eskitme hevesindeki bu karşı devrimci odaklar, kendi kurdukları ucube  rejime  rağmen duraksar ve gerilemeye başlar. Hatta yeni rejimden alabildiğine yararlanan üst sınıflar bloku, siyaseten ikinciliğe düşüşü bir türlü içine sindiremez. Dibe vuruş önlenemez olunca alt sınıfları zerre önemsemeyen başına buyruk malum yönetsel dinamik, son çare düşkün CHP'lileri devreye soktu. Kendi partilerini kendileri devirsinler biz de rahata erelim diye.

Soktu çünkü seçilmiş CHP kadroları ekonomik, sosyal ve siyasal taleplerinin sözcüsü olmayı içselleştirdi. Ezilen ve sömürülen tüm katmanların CHP'ye desteği gün geçtikçe arttı. İktidar değişikliği isteyen halkın ve iktidara yürüyen CHP'nin

bir şekilde bastırılması gerekiyordu. Düğmeye basıldı ve öyle de olacak gibi...

Hukuktan bir haber 'Kasıntı Kılavuz' ve toplama azınlık, bağımlı yargı ile kolluk gücü arkasında tipik baskınlarla ilk gediği açtı. Zamanla kulvar boşaltıldı. Ardından karşı devrim halkasını sevince boğan ikinci aşamaya geçildi. Kamuoyunda partiyi temsil edenlerden iktidarın işine gelemeyenlerin tasfiyesine başlandı. CHP'nin Büyük Meclis ayağı ve temel dayanağı yok edilerek orada aslını inkar eden güruha meşrulaşma zemini yaratıldı.

Kutlu direniş ve asli mücadele artan ivmeyle sürerse bu 'Kayıtsız Kanıtsız' tasfiye furyası vekillere, belediye reislerine, il ve ilçe başkanlarına ve Partinin asıl sahibi örgüt üyelerine dek sıçrayacak gibi görünüyor. Hatta halkın gözünde özel bir yer edinmiş Seçilmiş Genel Başkan bile atanmışı tarafından ihraca dönük tartışmaya açılacak görüntüsü var. Eğer CHP örgütleri tek yumruk yek vücut net tavır gösteremez ise malum iktidar ve işbirlikçilerinin 'Kafaya Koyduğu' ne varsa kısa sürede hayata geçecek gibi görünüyor.

Geçer çünkü içten ve dıştan karıştırılan CHP'de tüm pratiğin önce 'parti benim veya benim partim' aymazlığına sonra minik bir bölge mahkemesinin mistik kararına dayandırıldığı hiç unutulmamalı. Yani hukuk tüzük, yasa yönetmelik tanımayıp hiçe sayan 'Kalemi Kaypak', kanunen ve siyaseten geçersiz ıslak imzalı suç pusulalarıyla hıyanetçi duruş sergilemekten kaçınmıyor. Bu 'Kaçık Kaypak' süreçte her usulsüz hareketin izlendiği ve kayda geçtiği bilindiği halde Cumhuriyet tarihinin en hukuksuz ve adaletsiz siyaset anlayışı güdülüyor. Ama çıkarılan kuru gürültü artık toplumda karşılık bulmuyor.

Bulmaz çünkü yaşanan siyaset mimarlığı ve algı mühendisliği. Yaşatılan resmen tipik siyasi rezonans. Açıkça rezonans kanunu işliyor. Çünkü 'Kafadan Kanunsuz' idareci pozuyla, ihraç istemleri ve disiplin sevkleri devam edecek deniyor. Nihai amaç  Genel Başkanlık ikilemi yaratılarak Seçilmişini devre dışı bırakmak. Yani partiye çökme hangi çizgiye veya hangi çiziğe eklemlenecek belli aslında.

CHP'nin büyük yıkım getirecek bu arınma ve restorasyon masalıyla masada kalmasına seyirci kalmak, ortacı ve dengeci tutum sergilemek tarihi suça ortaklıktır. Bu suç ortaklığıyla geçiş dönemini atlatmaya kalkışmalar kesin unutulmaz. Unutulsa dahi bu kez tarih asla afettmez. O nedenle yılmadan direnenler ve nerede pozisyon aldığını ve almak gerektiğini cesaretle ifade edenler acil önlemler planlamalı. Hangi alternatif seçeneğe yakın duracaklarını ayrıntılı düşünmeli. Düşünmekten öte bir an önce uygulamaya geçmeli. Çünkü üçüncü bir seçeneğe daha yakın olma konusunda örgütün tavrı açık ve net. Safını açıklamayan 'Koyu Ketumlar' bile örgütün hassas dengeleriyle oynandığının farkında. Keskin saflaşmayı çıkar yol görme maliyetinin bizzat millete çıkacağı da kesin inanış. Ayrıca sırf güç dengesi oluşturmak maksatlı

etki tepki çerçevesinde kısır hamlelerin sırf enerji kaybı yarattığının da hesaba katılma beklentisi yüksek.

Ayrıca yargının taraf olduğu, taraflı yargıdan güç devşiren 'Kof Kobaylar' kanunsuz atamalarla parti içi meşruiyet kazanırsa ki rota bu ne olağanüstü kurultay ne de kurultay yapılmaz. Bu teoremler daha da çeşitlenebilir. CHP'de aleni terör estiren bu 'Kaotik Kafalı' yamaklara karşı parti içi demokrasi diyerek kazanım elde etme düşüncesi ise bundan böyle fazla ütopik bulunur. Bu polikazan düşkünlere, faşizan protiplere karşın güzel düşler kurmak ise hayalcilik olur.

Olur da tabansız tavansız  tartışmalar biteviye sürerken 'Kör Kerkenez' uzlaşmacılık anca olağanüstü kurultayın birbuçuk ay içinde toplanması için olur. Aksi halde CHP'nin ideolojik çizgisi dışına çıkan, çakma akılla partiyi çalma peşine düşen düşkünlerle el sıkışmak olmaz.  Olursa üçüncü yol ihtimali zedelenir. Parti hafızası olanlar yok sayılır. Ortak akıldan iyice uzaklaşılır.

O halde fazla beklemeden çok kısa bir sürede köprüleri yakanlarla yollar ayrılmalı. Parti içi mücadeleyi zamana yaymak riskli tavır. Çünkü konforlu alan heveslileri kaotik süreç uzadıkça kontrollü belirsizliğe düşer. Zaten daha şimdiden bu stratejisi uygulanıyor.

Ayrıca seçmen olaya ideolojik bakmadan, karşılıklı ilişkilere, siyasal kırgınlıklara takılı kalır. Düşünür taşınır ani ve sert tepki verir. Durum oraya doğru gidiyorsa ki gidiyor öncelikle mevcut siyasi atmosfer değişmezliği hedefe koyulmalı. Parti içi güç mücadelesinde daha da enerji kaybedilmemeli. Çünkü kim ne derse desin tek yol kaldı, baskın veya erken seçimlere girebilecek yeni bir parti kurulması. Bekleyip durup aciliyetten diyerek kurulmuşa kurulmamak gerek. Çünkü başlatılacak süreç demokratik devrim sürecidir. Bu süreç çoğu kesimin işine gelmeyebilir. 

O yüzden yıllardır kontrollü siyaset sarmalına  kızan bir 'Kötü Kalemşör' ardı sıra 'Kötü Kelamlar' sıraladı bahanesiyle eleştirilir veya 'zapt zabit' hizaya çekilebilir. Bir daha da yazmaz, olur biter. Ancak CHP'yi haksız hukuksuz sıfırlamaya görevli kötülükler pirosu 'HKK' bu şekilde davranmayı sürdürürse tırnak içinde tarih yazmaya devam eder. Yazmayı asla bırakmaz. Ve 'Kaknem Kadükler' bugün veya yarın, mutlaka bir gün hesaba çekilmez mi? Kimbilir....

 

LAKAP DÜŞKÜNLÜĞÜ...

Yerli yerinde paşalar gibi durup dururken, yersiz yere yüksekten düşmek korkutucudur. Bu düşüş, dehliz göçüğünde, toprak altında boğulmak kadar ürkütücüdür. Resmen kızıl ateşte yanmaktır. Hiçbir makam ve mevki, sırf bir lakap uğruna bu ve benzer hallere düşmeye değmez. Çünkü düşkünlük, en ihtişamlı zenginliği haybeden rest çekerek kaybetmektir. Böylece ilelebet yangın yeri coğrafyaya borçlu kalmaktır. Böylesine muvazaalı iflasın ağır yıkımı senelerce yaşanır. Ayrıca zehir zıkkım bir dille, lebden goncalar derilir. Eski lakaplar değişir. Yenisi iki cihanda kolayca yayılır...

Keyfi kekalar da bilir aslında "Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz..." Ve ecdat sırf takılan lakaplarla anılır. Genellikle yaptığı işe göre lakap almak, tarih yazanlara saygının ve tarihe yakın şahitliğin en öğretici ayrıntısıdır. Bu orijinal yakıştırmalarda orijine pek bakılmaz. Hiç sorgulamadan lakabının yüzyıllarca keyfini sürer insanlar. Öyle veya böyle göçüp gitmekle de takılmış lakaptan kurtulmak olanaksız. Çünkü asla reddi miras yapılamayan, dededen babaya, babadan evlatlara, evlatlardan torunlara geçen tek mirastır lakap...

Geçmiş siyasal lakaplar mevcut cenahta solcu, ilerici, devrimci, sosyalist, gomunist, anarşist, yolcu, orta yolcu ve benzer biçimlerde çeşitlenir. Ancak tümünün gayesi hayra alamettir. Tümü hikmet ve hizmet içerikli insani ve sınıfsal vasıflandırmadır. Bazı çapraşık lakaplar ise egemen güçlerin ve büyük sermayenin sosyal infilak çıkarmaya dönük dayatmasıdır. Popülist dini kültürün kısa sürede egemen kılınmasıyla başlatılan süreçte kullanılan tüm yakıştırmalar gibi...

Sıralı faşist darbelerle örtülü dincilik sokağa indirildi. Ve yeni siyasi lakaplar güncellendi. Öncellikle safiyane inancın terkedilmesi sağlandı.  İçi boş süslümanlık modalaştırıldı.  Avluculuğa prim yaptırıldı. Böylece memleket az gelişmişliğin kucağına itildi. Millet mecburen gericiliğin en ileri derece bozuk yapısını bağrına bastı. Aynı gemideyiz söylemi ve devlet eliyle ılımlı ılımlı, ılımlı dinciliğe yelken açıldı.

Zaman içinde din menşeili, karakteristik sağduyu, hayat tarzlarını da değiştirdi. Yaşama dair doğal içgüdüler, binlerce yıllık kültürel izlenimler dışlandı. Günlük yaşayanlar ile iki dünyalık geçinenler çok kolay kandırıldı. Sosyal lakaplarla, toplumsal kalıplarla sinsice oynandı. Zamanla eklenti adların, adamakıllı yakıştırmaların ve eski lakapların geçerliği kalmadı. Yani algı operasyonlarıyla her şey üst akla emanet edildi. Lakaplar dahil…

Oysa tarihle sabittir; düşmek, düşkünlük ve düşkün ilanı zor paklanır durumdur. Ateşle kazınır yüreklere. Bu öyle bir itibar kaybıdır ki iadesi asla olmaz. Makam ve mevkiden düşmek çok incitmez belki ama milletin gözünden düşmek iç dünyaları yakıp yıkan, kahreden en incitici duygudur. Zamanla inceldiği yerden kopsun babında pespayeleşilir. Nice değerler, eğerlerin peşinde berhava olur. İşin sonunda keşkeler dolar yüreğe. Ancak nafiledir. Yani temize çıkmak, hayatı temize çekmek düş olur. Arınmak güçleşir. Toplum bilimi çerçevesinde bile analizi zor durumdur bu...

Dramatik sürece hapsoluş ve yeni lakaplara bulaşma gerçekleşince nedenler önemsizleşir. Görünüşte özgün hikâyesi olanlar, milletin dağarcığını kurcalayan akışkan ve ucuz senaryolarla zedelenir. Gelecek kötücül şekillenir. Resmen bildik profillere kıyılır. Ve bu kıyıcı gaddarlar, kendi konumu ne olursa olsun, kontrol her kimdeyse ona tabi olur. Derin maksatları algılamadan, tatbiki lakaplar türetilişine aldırmadan sırf verilen görevi ifa ederler.

Yani yıllar yılı türlü badireler atlatmışlığın eseri olan, yapılanlarla anlam kazanmış lakaplar yüksünmeden değiştirilir. Sonra eza ceza mührü, alabora olmuş memleket evlatlarının evraklarına basılır. Hatta kurtuluş manevraları bir bir yasaklanır. Yani yeni emperyalizm, türdeş lakapları yataklık ve yatkınlık yönünde yeniler.

Ayrıca memleketin kurtuluş maliyeti arttıkça yeni anlamsız lakaplar doğar. Memleket meseleleriyle direkt ilgilenmeyen bir güruh, bu engizisyon yansıması karakterleri bulur, meydana çıkarır ve her cephede kullanır. Nice alamet görülmez, nice felaket baş gösterir. Eninde sonunda avlucu zihniyet topunu teslim alır. Yalandan arıt ve düzelt senaryosu işleme konur. Ardından art maksatlılar, lakap sağanağını karnaval havasında sürdürür.

Havaya kapılanlar, yarım ağız şu bu diyenler, ortanın sağına soluna serpilen ortacılar, hurafeci lafazan taşeronlar taifesi, kendi kurgusal karakterlerini yaratır. Tarifli, tarifeli uydurma pozisyonlar, varsayımsız varyasyonlar karakter erozyonunu hızlandırır. Ve geçmişten emanet lakapların yerine ağza yakışmayan yenileri eklenir. Ek bük tanımaz tafralı Adalılar bile lakapsızlardan veya lakayt lakaplardan azçok etkilenir.

Bu lakap düşkünlüğü, bir süre daha menfi kelamşor kekeler tarafından keyfe keder kullanılır. Sonrasında bu kaotik dönemde düşenler düşer, ayakta kalan kalemşorlar yeni bir yürüyüş yeğler. Tarihe geçecek yeniden yapılanmayla birlikte ata lakaplarından asla vazgeçmeyiş kutsanır.

Cavusolu da aklına söz düşer, yüreğine köz, bu lakapsal düşkünlüğü yazar...

 

FİTBOLDA 'PİRO, PİERO VE TRİO' ÜÇGENİ

Fitbol literatürüne yıllar yılı neler girdi neler. Giren çıkan, çoğu unutuldu. Ancak bu unutulmaz çünkü fitbolcu fitbolcunun yurdudur. Realist fitbol kamuoyu öyle malumun kaybedeceği anlaşılan maçı mahkeme de bitiren politik operasyona kanmaz. Evrensel fitbol üçüncü gözün fitbolu, uyduruk bir kararla kanun, kural, adalet tanımadan kuşatmasına rıza göstermez. Fitbolikler tepegözün kullandığı sınırsız  güçle, saldığı korkuyla sinmez. Fitbolistlere can feda bu da girsin literatüre ve unutulmasın ilelebet, 'Korkaranlık güçler, sevginin ve rengin gücüne direnemez...' Cümle alem duysun. Son yıllarda tevatürle literatüre giren, yakınlarda  düşük bütçeli avantüre ayağı dolanan 'piro-pirom' da duysun. Duyarsa duysun, duymazsa uydursun...

Fanatik fitbol uydusu Piro,  amigoslara direnemez. Kutlu aşka ve renkdaşlığa da direnemez. Çünkü fitbola epey büyük ve çok geç yaşta başladı. Fitboldan fazla anlamaz. Yaşıtlarına göre daha çömez fitbolcu. Emektar jenerasyonun ilgisiyle enerjisiyle, kısa zamanda bilge ve saygı uyandıran konuma yükseltildi. O kadar. Sonra geriledi, kala kaldı her maç. Kendi gerildi, ortamı gerdi. Ve fitbolda yol göstericiliği hiç tutmadı. Uzun yolculukla kan uyuşmadı. Fitboliklere yeni bir yol açamadı. Hatta açılanı kapadı. Genel kanaat odur ki önder olamadı. Sadece kaptanlığı kaptı. Fitbolun yüzyıllık ulu çınarına kaptanlığı bile kofti, 'Ahlak ve iyiniyet kurallarına aykırı' diyen fitbol yazarları var. Piro yine ofsayta düşerse artık Var da var...

Ayrıca fitbolda artık piero var. Birçok sportif alanda aktif, tam faal. Piero, analiz yapan, grafik çıkartan, istatistik tutan, denge derleyen ve fitbolu demleyen bir yazılım metodu. Bu modeli yani Piero veya benzerini kullanmadan yeni ve modern fitbolu tahlil etmek zor. Maç kazanmak ise kocaman hayal. Şampiyonluk ise ütopya. Pironun fitbolun vazgeçilmez sistemi, Pieroyu kullanmadığı çok belli. Çünkü fitbolda taktik maktik tanımadan bodozlama atak pratiği uygulatıyor. Bir otomatik panik yaşıyor sanki hazirun. Netice de yazık olacak, yazıklar olsun diyenler olacak ama kime? Şimdilik piro oralı değil. Değilse radikal fitbol hafızası suçlu. Fitbolistleri sürekli absürd yanıltmalarla oyaladığı için.Tek bir kere olsun fitbol tarihinde doğru tarafta yer almayanları çabuk unuttuğu için...

Bu arada fitbolun malum manzarasına bakıp puro tüttüren neofaşist- holiganist kodamanlar da hiç oralı değil. Zaten buralı da değiller. Salt kalp paraları burada, kalpazan paryaları her sahada. Misal maçın her safhasında 'parayı veren düdüğü çalar' havalı, fitbolun bol atarlı tek akımlı hakim triosu da iş başında. Bu her türden hakim triosu, eksigon kara bulutların, şiddetli pentagon hava akımlarını mikro-makro patlamalara dönüştürmesiyle düdüğü üfler. Mutedil deniz dalgalarının müthiş tusinamilere dönüşmesiyle çalınan düdükler anında çark eder.

Çarkedenlerin topunun çarkına zurna. Ancak fitbolun rotası tek düdükle bile hemen değişir. Fitbolun deniz bakışlı aktörleri de cebren ve hileyle değiştirilir. Mutlak değişmezlik kuralı ise; tek sesli düzen. Butlan ve Sultan. İkisi de Taksim-Tünel'de ayni telde gelen giden küçük vagon gibidir. Ama vagondakilere yazık...

Reel fitbolda tüm Pe'ler değişir de Pi sayısı değişmez. Çünkü fitbol topunun boyutu ne olursa olsun, hayallere sığmaz dev boyuta ulaşsa dahi Pi sabittir. Fitbolun çemberi daraltılsa, özü boşaltılıp, gerçek değeri küçümsense de Pi sonsuza dek tekrar etmeden uzar gider. Hal böyleyken en başta fitbol hafızası suçludur. Özellikle bilgi kirliliğiyle içeri kapatılma kararlarına karşı koyma gerekçelerini unutturduğu için. Emek düşmanlarının fitbolu dizayn etme girişimlerine 'yeter karışmayın, biz yönetiriz" demeyi hafızalardan sildiği için...

Fitbolda, 'Piro, Piero ve Trio Bermuda Şeytan Üçgeni'  yazısı, hafızalardan silinmeyen bir fitbol anısıyla bitsin. Bakırköy Zuhuratbaba fitbol sahası turşucusuyla sonlansın kutsal üçleme. Her yaz, Zuhuratbaba' da amatör profesyonel fitbolcu karması takımların yerel kupa maçları pek meşhurdu. Turşucu da. Elinde Çengelköy bademi turşusu, seyircilere 'Hıyara bak hıyara' diye marketing yapardı. Öyle ki 'Hıyara bak, hıyara' makarası kukarası ile turşu kovası ilk turda biterdi. İkinci tura başlardı...

Fitbolda ikinci turun ilk maçı belli. Malum durumdan vazife çıkarıp, şahsi çıkar sağlamadan küresel fitbolun azgın p-iyonlarıyla dişe diş mücadele. Her maç final. Mücadele, direniş, dayanışma ve son hedef şampiyonluk..

 

FİTBOLDA BAYRAM, ŞAMPİYONLUK...

Fitbol tarihinde kazananı daima endüstriyel blok belirler. Yani her türlü şart ve koşulda kesinlikle o değişmez kural işler. Yani fitbolda daima baştacirin dediği olur. Fitbolda bayram ise şampiyonluktur. Onu da tüccar statüsünde cakalanan sarsak yöneticiler, sabık hakimler ve solak politikacılar belirler. Şanlı ikinciliklerde ise devreye tarihin en eski mesleği, hayal tacirliği sokulur. Fitbol tacirliğini layığıyla yapamayanlar, yaptıklarını yüzüne gözüne bulaştırınca da bayram zehir olur. Şampiyonluk yine yeni sezona kalır...

Fitbol tarihine teneke harflerle yazılan kaçırılmış onüç şampiyonluk ardından gölge şampiyonluğa koşulduğu görülünde düdükler meşin yuvarlağın şamyeline üfler. Kabak tadı veren fetbazlıkla, fitbolu temkinsiz icracılar, salbenili hayal satanlar veya absürd hayallere alıcı bulanlar ele geçirir. Yetki göçertilir, yetke geçirtilir. Taraftarın beklentilerini öngörme ve taleplere göre fitbola yön verme şartı hemen çiğnenir. Zaten bunların topu, çipli topa ikna edilse atom bombası sanır, arka buldukları kolluğa teslim eder. Herbiri bir çapanoğlu, arkasına dönüp bakmaz. O yüzden yerelden genele artan şampiyonluk hayali ve hevesi kursakta kalır...

Malum kurguyu reddetmeyip, hakimliği haklayan bir kararla koltuklara yerleşir holiganist klikler. Bu kimliksiz ve kişiliksiz fitbol düşmanları kanun dışı salmalarla masum fitbolistlere  mevki ve makam kaybettirir. Acı gerçekleri yansıtmadan, akıllarda beşlik hurafeler, umutları süpüren  frikikler ve idari suistimaller sacayağında fitbolu sulandırırlar. Ondan sonra gelsin bakalım bayram, gelsin bakalım şampiyonluk. Bayram gelmiş kime, niye gelmemiş leylime...

Hah gelir vah gider. O halde fitbolda her yeni başlangıç kazanmaya dönük ciddi tasarruf. Bazen özel veya tüzel varyantlar, ansızın azınlığın zenginliğinden doğar. Gelişen azgınlık ise  hayal edilemez derinlikten beslenir. Kin kusar. Kendi krallığını, monarşik düzenini kurmaya kalkışır. Bu hin kalkışmalarla kuşkusuz geniş yığınların hayalleri yarım kalır. Kalsın varsın duyarsızlığı da zamanla sarpa sarar. Ve düz yolda tökezlenir. Yani tekrar bir şampiyonluk daha kaçar...

Fitbolda kurgu kusuru yıllardır bayramları zehir eder. Fitbol formatı mutsuzlarına bayramın ilk günü, yeniden incelenecek bir dosya hediyesi verilir. Adaleti onbir yıl sonra tecelli ettirecek, faili meçhul peşine düşüldüğü ilan edilir. Fitbolun gidişatından alınanlara bayram hediyesi aldatısı...

Bu aşamada erkin terkinden çekinmeyen fitbolistleri, erk sarhoşluğuna kapılanlar bunaltınca, hayaller gerçekle bağdaşmayınca, yaz günü dağına bağına tipi yağar. Tekelin ağına düşen zevatı uçukluk, ölçüsüzlük, aşkın hırs ve açgözlülük sportiflikten uzaklaştırır. Fitbolist ortamda zorbalaştırır, eylemlerini çirkinleştirir...

Yani fitbola anarşik yapı egemen olunca öğütler tutulmaz. Aç karınlar doymaz. Başıbozukluk baş gösterir. Uyduruk haller üç paraya işportada satılır.  Resmen ikincilikler yeni gerçeklik diye pazarlanır.

Ne yazık ki fitbolun politika kazanını kaynatan kılıcı körler iflah olmaz. Mutlak butlan ile mutlaki sultan kaftanı giyer. Kazanılmamış şampiyonluklar elbet bu pozla geri alınmaz. Dert başka. Kurtuluş gelmez. Şampiyonluk gelmez. Sportif enerji yetersizleşir. Ve hatta şampiyonluk gereksizleşir.

Fitbol gereksizlerinin savunduğu kurul iradesini yok saymak. Geçmişin kazanımlarını lafazanlıkla sayım döküm hilelerine bağlamak. Çapsız gafları yeryüzünün en kolay alınan satılan metasına dönüştürmek. Bu öylesine bir satış ki salt kaybetmek üzerine dalavere. Kibir soslu kelkibar tavrı. Ama fitbol arenası öyle bir arınma yeridir ki bazen tam kazanacakken kaybedilebilir, kaybederken de kazanılır...

Fitbol ham hayal, montaj film, uçuk kaçık proje, sığınmacı sığdırma  ve şatafatlı kampanya desteğiyle vizyona girenlere sahayı dar eder. Tehlike kampanaları çalınca, fitbol kaynaklarını lüzümsuz çarçur edenler hizaya çekilir. Edep yahu dedirtecek türden fitbol düzeneğine bulaşan banallik, düzmece imece, düzgün şuura sığmayan ilelebet kalede kalma hırsı hesaba çekilir. Ancak her hezimetsi netice de fitbol taciri politikacılara yeni senaryolar yazılır. Roller uyurgezer oynanır. Ve...

Fitbolda tam kerevetine çıkılacağı vakit, truvalık indirme bindirme operasyonlarına yeltenilir. Bir turnuvalık enerji boşa harcanır. Ayrıca evdeki hesap çarşıya uymayınca, cılız ateş feneri yakmayınca, provasız aşı tutmayınca tan yeri ağardığında kara masklı baskın turuna geçilir. Ek olarak iftira  tacirliği üzerinden fitbol politikasına revizyonist travma yüklenir. Yükü sadece taraftara yüklenen fitbol açmazıdır fitbolistlere reva görülen. Panoramik kısır döngü, kara günlere kapı aralayan  kamplaşma ve alenen karşı devrim süreci. Şutlan butlan karşılaşılan...

Fitbol maskaralarının eline geçen bu son turda, fitbol demokrasisi kesinkes kısa veya uzun vadeli kesintiye uğrayacak. Bizzat dumura uğratılacak. Yüreği fitbol aşkı ile çarpan fitbolistlerin vay haline...

Şanlı Alsancak uğruna Gündoğduda oynanan fitbol maçı öncesi tazyikligazlısuyla 'Gazi' olan, bayramı zehir edilen fitbolist Adalıların olsun bu bayram.

Bayram eskiden bayramdı diyenlere de fitbolda şampiyonluk gelsin seneye...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

haziran26

  SANTRAFOR YOKSA GOL YOK, TUR YOK... Futbol, milyarları kendine bağlayan muhteşem bir oyun. Sırf oyun olmanın ötesinde dünyadaki en büyük...